Avrupa’daki krizin nasıl şekilleneceği, nasıl üstesinden gelineceği üzerinde tartışmalar süredursun, geçen hafta Avrupa’nın gündemini Nobel Barış Ödülü oluşturuyordu. 10 Aralık’ta Norveç’in Başkenti Oslo’da düzenlenen bir törenle 1900 yılından beri Alfred Nobel’in vasiyeti üzerine kardeşliği, silah ve orduların azaltılmasını sağlayan ve barış kongreleri düzenlemek için en çok çaba sarf eden kişi veya kuruluşlara verilen ödül, bu yılki sahiplerine teslim edildi. Dünyanın birçok ülkesinden katılımın sağlandığı ve dünyanın birçok yerinden birçok kişi ve kurumlara ödüllerin dağıtıldığı törende bu yıl Avrupa Birliği de Nobel Ödülü’nü almaya layık görülenler arasında yerini aldı.

 

500 milyon “Avrupalı”yı temsilen ödül, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz'a takdim edildi. Birliğin ödüle layık görülmesinin temelinde Avrupa Birliği’nin Avrupa kıtasında göstermiş olduğu birleştirici etkinin esas alındığı belirtilmiştir. Bu tarihi anlar ise Fransa Cumhurbaşkanı Hollande ve Almanya Başbakanı Merkel’in ellerini kenetlemiş halde ayağa kalkarak katılımcıları selamlamalarıyla hafızalara kazındı. [1] Ancak bazı noktalar var ki, ödülün verilme zamanı ve mesajının daha detaylı incelenmesi gerekmektedir ve bu gerekçeyle bu yazıda AB’nin yeni ödülü değerlendirilecektir.

 

Avrupa Birliği, iki Dünya Savaşı’nın ardından Almanya ve Fransa arasındaki dostluk ilişkilerinin korunması, Eski Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Doğu Avrupa’nın istikrara kavuşturulmasında oynağı birleştirici roller, demokrasi ve insan haklarına yapmış olduğu katkılar neticesinde kıtaya getirmiş olduğu birliktelik ve barış sebebiyle böylesine kutsal bir ödülü çoktan hak etmiştir. Bu nedenle, Avrupa Birliği gibi bir kurum olmaksızın bu bölgelerde demokratikleşmeyi ve barışı sağlamanın çok da kolay olmayacağını söylemek yersiz olmayacaktır. Nobel komitesinin de Birliğin bu başarılarını dikkate alarak bu ödüle layık görmüş olduğu ancak bazı noktaların (doğal olarak) bu değerlendirme yapılırken göz önüne alınmadığını söylemek mümkündür. Örneğin Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerin rejim değiştirdikten sonra istikrarlı bir demokrasiye ulaşmalarına yapmış olduğu katkıların yanında bu ülkelerin şu anda yaşamakta oldukları ekonomik krizdeki Avrupa Birliği’nin, özellikle Euro’nun büyük payı dikkate alınmamıştır.

 

Öncelikle, Nobel Barış Ödülü’nün verilme gerekçesi olarak “1945 yılından bu yana Avrupa kıtasında sağlanan barış durumu ve 70 yıl içerisinde üç kere savaşan Almanya ve Fransa için savaşma olasılığının kalmadığı belirtilirken Avrupa Birliği’nin sadece Almanya ve Fransa’dan ibaret olmadığının da dikkate alınması gerekirdi. Kaldı ki, Avrupa tarihini incelediğimizde 1945’ten sonra Avrupa’da bir savaş yaratacak bir olguya rastlamak oldukça zordur ve birliğin almış olduğu kararlar tüm üyeleri bağlıyorken ve Euro’nun en başından beri bazı ülkeler için riskli bir proje olması Avrupa’nın bir bütün olarak ele alınmasını gerektirmektedir.

 

Avrupa Birliği’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz ortamında 27 üye ülke arasında önemli ayrışmaların da yaşandığını söylemek mümkündür. Krizin ilk dalgasında Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerin ekonomilerinin kötüye gitmesinin ardından, özellikle Yunanistan için önceleri Birlikten çıkarılma, bir süre sonra ise Euro bölgesinden çıkarılıp çıkarılmaması üzerine çok konuşulmuştu. Bu bakımdan, eğer sebep gerçekten barışa yapılan katkılarsa bu ödülün biraz geç kalınmış bir ödül olduğunu söylemek de mümkündür. Şöyle ki, kriz öncesi dönemlerde özellikle de ortak para birimi Euro’nun da katkılarıyla ve Doğu Avrupa’nın da birliğe katılmasıyla sağlanan istikrarlı süreç bu ödülün asıl kazanıldığı dönemlerdi, yorumunu yapmak doğru olacaktır.

 

Diğer yandan, Ödül Komitesinin barışa, demokrasi ve insan haklarına yapmış olduğu vurgu da dikkatlerden kaçmamıştır. Çünkü Avrupa ülkelerinde uygulanan göçmen politikaları da Avrupa’nın ödülün verilme gerekçesinde yer alan insan hak ve özgürlüklerine ve demokrasiye olan desteğini sorgulatmaktadır. Özellikle göçmen yasalarında Avrupalı olmayanlara yapılmakta olunan ayrımcılık Avrupa’nın göçmen politikalarında sınıfta kaldığının kanıtıdır. ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa’da kısa bir süre önce çıkan yasalar dışarıdan işgücü göçünü sınırlamaya ve baskı altına almaya yönelik politikalar içermektedir. İşgücü akışı kontrol altına alınarak, sadece gereksinim duyulan düzeyde, ucuz ve yüksek vasıflı işgücünün tercih edilmesi ve işsiz göçmenlerinse sınır dışı edilmesi hedeflenmektedir. Bunun temelinde ise uluslararası sermayenin vasıflı işçi gerektirmeyecek malların üretimini, işgücünün ucuz olduğu ülkelerde yaptırması vardır. Bunun Türkleri en çok ilgilendiren örneklerinden biri ise Almanya’daki “vatandaşlık yasası” olmuştur. Yasaya göre Almanya’ya yeni gelenlere Almanca bilme zorunluluğu, mevcut göçmenlerin 23 yaşından büyük çocuklarının bir kısmının yeterli gelire sahip olmamaları durumunda Alman vatandaşı olamamaları, uyum sağlamaya karşı olanların veya uyum sağlayamayanların cezalandırılmaları öngörülmektedir.

 

Diğer bir örnek ise, Fransa’dan gelmektedir. Çok değil iki yıl önce Fransa, göçebe Roman azınlığı sınır dışı etmesiyle Avrupa’da insan hakları hilallerinin yeniden gündeme gelmesine sebebiyet vermişti. Göçmen Roman sorunu ise halen Bulgaristan, Romanya ve Fransa arasında aslında Avrupa’nın sorunuyken devletlerin sorunu olarak kalmış bir sorundur. Sonuç olarak ülkelerin “gerektiğinde” Birlikten ve Avrupa’dan önce “bireysel” çıkarlarının geldiğini ve bazı durumlarda sorunlarına “Birlik”te yaklaşamadıklarını söylemek mümkündür.

 

Diğer yandan, Dünya barışı için atılan adımlarda, gerek terörle mücadele gerekse de silahsızlanma olsun, Avrupa’nın adımlarının biraz isteksiz ve biraz da geriden geldiği yorumunda bulunmak yersiz olmayacaktır. Özellikle Dış Hareket Hizmetleri (ECS)’nin Bosna’daki yetersizliği AB’nin dış politikada karar birliğine varma konusunda yeterince hızlı hareket edemediğini ve bu durumun barışı geciktirdiğini acı bir şekilde göstermiştir.

 

Şimdilerdeki manzara ise çizilen barış ortamı çerçevesinden biraz uzakta. Öyle ki, ödülün alındığı saatlerde başta Atina olmak üzere Avrupa’nın çeşitli yerlerinde gösteriler bayrak yakmaya kadar gitti. Bu sahneler, maalesef bazı toplumların sistemin barış getirdiği konusunda Norveçli Nobel Komitesiyle hemfikir olmadığını göstermektedir.

 

Değerlendirme

 

Avrupa’nın içinde bulunduğu kriz sebebiyle Birlik üyelerinin daha kapalı ve daha milliyetçi politikalar sergilemelerinin önüne geçilmesi için yapılan bir hamle olarak düşünüldüğünde Nobel Barış Ödülü ile Avrupa Birliği’nin yapı taşlarından olan “ortak sorumluluk” anlayışının altı tekrar çizilmiştir. Asıl olarak ödül, “Fransa ve Almanya’nın birleşmesiyle başlayıp Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla inşa edilen barış projesi meyvelerini fazlasıyla vermiştir, 21. yüzyılda her şeye rağmen taviz verilmemiştir”e gelen bir ödüldür.

 

Öte yandan, ödülün Avrupa Birliği’ni ülkelerin egemenliğine bir tehdit olarak gördüğünden 1972 ve 1994 olmak üzere iki kez halk oylamasıyla üyeliği reddeden bir ülkeden geldiğini de dikkate almakta fayda vardır. Buradan ödülün AB’ye verilmesindeki kararlığı saptamak mümkündür ve bu hareketten iki farklı anlam çıkarılabilir: Birincisi, AB kıtada barışı sağlamakta başarılı olmuştur ve demokratik gelişim ve istikrarlı genişleme politikalarıyla bir çok Doğu Avrupa ülkesi için örnek olmuş ve olmaya devam etmektedir. Burada Türkiye için yapılan AB kriterlerine uyum sağlarken demokratikleşmesi yorumları dikkate alınabilir. İkincisi ise, ülkelerin egemenlik haklarını zayıflatsa dahi bu ödül ya da çaba yahut mesaj Avrupa Birliği’ne birlikteliği hatırlatması için gerekliydi.

 

Sonuç olarak, 930 bin Euro ve Nobel Barış Ödülü basında yer aldığı gibi Avrupa Birliği’nin iki dünya savaşı yaşamış Avrupa kıtasına getirdiği barış sebebiyle değil; Avrupa’nın ekonomik krize karşı bütünlüğünü korumuş yani üye çıkarmamış, barışın bozulmamış olmasına ve Avrupa Birliği’nin bütünlüğü ve barışı korumak için gösterdiği bu gayreti istikrarlı bir şekilde sürdürmesine desteklemek amacıyla verilmiştir. Nitekim mevcut problemler sadece ülkelerin bireysel sorunları olmaktan çok uzaktır ve çözümleri Avrupa Birliği’nin de varoluş sebeplerinden biri olan ortak sorunlara ortak çözüm bulmaktan geçmektedir. Bu tür birlikteliği vurgulayan sıcak yaklaşımlar ise Avrupa’nın şu anda en çok ihtiyaç duyduğu şeylerdir ve hepimize iyi gelecektir.

 

Dipnotlar

 

[1]http://www.bbc.co.uk/news/world-europe-20664167, Erişim Tarihi: 14 Aralık 2012.