Arap Baharı’nın en büyük evrensel etkilerinden birisi de şüphesiz ki, özellikle Avrupa’ya doğru gerçekleşen göçmen akınları olmuştur. 2013’ün sonlarına yaklaştığımız şu günlerde, yetkili ağızların uyarılarının ciddiyeti bir yana, bu uyarıları dikkate alma hususundaki gayriciddîliği görmezden gelmek ise imkânsız bir hal almıştır. İçinde bulunduğumuz yüzyılın adeta bir özelliği olarak tarihe geçecek olan çatışma ve savaş ortamı, insanları evlerini terk etmeye ve başka ülkelere göçe zorlamaya devam etmektedir. Avrupa Birliği’ni (AB) çevreleyen sınır devletleri ise bu insanların ulaşmaya çalıştıkları birincil hedefler olmayı sürdürmektedir. Mülteci akınına uğrayan AB sınırındaki ülkelerin kapasitesi bu akınlarla zorlanmaktadır. Sığınmacı kabul eden ülkelerin kapasitelerini aşmaları sığınmacıların yağmurdan kaçarken doluya tutulmaları ile neticelenmek ve insan hakları ihlallerinin artmasına sebep olmaktadır.  Bu çalışmada mülteci sorunu Avrupa merkezli olarak değerlendirilecek ve Avrupa’nın mülteci sorununa yönelik yeni uygulamaları değerlendirilecektir.

 

Bugün dünyanın en büyük sorunlarından birisi göçmenler değil, göçmenlerin göz ardı edilmesidir. Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin mülteci rakamlarında son 18 yılın en büyük oranlarına ulaşıldığını ilan etmesine rağmen, [1] Avrupa’nın toplu göçmen akınlarına hazır olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu insan akışının önüne geçilmesinden ziyade, akışın takibinin dahi ne denli zor olduğu Avrupa’nın da üzerinde çalıştığı önemli bir noktadır. Birleşmiş Milletler verileri dünyadaki mülteci sorununun esas sebebinin savaşlar olduğunu ve toplam rakamın yüzde 55’inin Afganistan, Somali, Irak, Sudan ve Suriye’den geldiğini gözler önüne sermektedir.[2] Raporlarda 2011 yılında 42,5 milyon olan insan göçünün 2012 yılı sonunda 45,2 milyona ulaştığı gözler önüne serilmektedir. En çok sığınmacı kabul eden ülkeler sırasıyla, Pakistan, Iran ve Almanya olmuştur.

 

Mevcut uygulamalar göz önünde bulundurulduğunda insan haklarına duyduğu saygı ve gösterdiği değer ile her zaman cazip görünen Avrupa’nın göçmen sorunu ile mücadelede yetersiz kaldığı gözlemlenmektedir. Bu bağlamda Avrupa’nın en büyük sorunsalları ise göçmenlere karşı yapılan uygulamaların insan hakları boyutu, sığınmacıların hukuksal mücadelesi ve kıyı ülkelerindeki yığılmalardır. Bu bakımdan, Malta’nın sığınma taleplerinin reddedilmesi üzerine ülkelerine zorla geri gönderilen Somali[3] asıllı iki mülteciye tazminat ödemekle yükümlü kılınması insan hakları hususunda heyecan verici bir adım olmuştur. Fakat sığınma başvurusu yapılması halinde tutuklama gerektiren düzenlemeler ve göçmenlerin geldikleri ülkeye geri dönmeleri yönündeki zorlamalar Avrupa’nın en büyük eleştiri getiren hususlarından olmaya devam etmektedir. Bu kararın istisnai bir örnek olarak kalması hayal kırıklığı yaratsa da atılan bazı adımlar çaba gösterildiği umudunu ayakta tutmaktadır.

 

Suriye krizinin derinleşmesi AB’yi bu anlamda daha kararlı adımlar atmaya yöneltmektedir. Lumpedusa Adası yakınlarında gerçekleşen yüzlerce Afrika kökenli insanın ölümüyle sonuçlanan kazadan hareketle, 4 Aralık 2013’te Avrupa Komisyonu’nun Akdeniz’e kıyısı olan ülkeleri bu hususta destekleme ve bu alanda işbirliği çağrısı bu konuda atılmış önemli bir adımdır.[4] Bu öneride belirtilen, kıyı şeridinin gözetiminin arttırılması; en çok göçmen alan üye devletlere destek ve işbirliği; organize suç ve kaçakçılıkla mücadele; bölgesel koruma, yerleştirme ve Avrupa’ya yasal erişim ve üçüncü ülkelerle işbirliği gibi başlıklarla Avrupa’ya Akdeniz’den ulaşmaya çalışan göçmenlerin ölümlerinin önüne geçilmesi hedeflenmektedir.

 

Akdeniz'de yasadışı insan göçünün önüne geçmek için transit ülkelerle Avrupa arasındaki işbirliğini arttırma ve daha fazla hayat kurtarma amacıyla harekete geçen AB’nin bu kararının etkilerinin özenle irdelenmesi gerekmektedir. Frontex Sınır Acil Müdahale Ekibi'nin Akdeniz’de yoğunlaştırılması ve bölgede yapılan kontrollerin arttırılması Komisyon’un açıkladığı hedeflerin yanında farklı sonuçlar doğurması mümkün görünmektedir. Frontex’in şimdiye kadarki uygulamalarında sığınmacıları ülkelerine geri gönderme eğilimi dikkate alınırsa, AB’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz döneminde Frontex için ayırdığı 7 milyon Euro’luk ek bütçenin mültecilerin insani değerlere ulaşmasındaki payının genel olarak geldikleri yerlere geri gönderilmeleri yönünde olacağını öngörmek mümkün olacaktır. Bu bakımdan, Avrupa’nın yasadışı insan göçüne karşı kullandığı en büyük güç olan Frontex’in çoğu zaman insan hakları açısından eleştirilmesinin önüne geçilemeyecektir.

 

Öte yandan, yürürlüğe giren "Eurosur" programı ve komisyonun bu önerilerinin Akdeniz'i mülteciler için daha güvenilir bir hale getirmek ve insan hakları endişelerinden ziyade, uyuşturucu kaçakçıları ve insan tüccarları ile mücadele için atılan bir adım olarak algılanmasının önünde herhangi bir engel bulunmamaktadır.  Arttırılan güvenlik önlemleri neticesinde suç çetelerinin Akdeniz’de kendilerini bekleyen tuzağa koşmayacakları, değişmeyen hedefleri için yeni yollar deneyecekleri ihtimalleri üzerinde durulmalıdır. Zira yapılan bu çalışmaların sığınmacıları Avrupa’ya giden yolları kapatmaktan ziyade başka giriş yolları bulmaya yönlendirmesine ve bunun da insan hakları ihlallerinin önüne geçilmesi yönünde herhangi bir güvence vermiyor olmasına dikkat çekilmelidir.

 

Sığınma talepleri kabul edilen mültecilere hukuki bir statü kazandıran uygulama bu bakımdan önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir.[5] Fakat bu uygulamanın da Avrupa sınırındaki ülkelerin sorunlarına çözüm olmadığı görülmektedir. İltica başvurusu yapan kişilerin ilk aşama olarak tutuklanması bu ülkelerdeki talep fazlalığı ile birleşince insan hakları ihlalleri kaçınılmaz olmaktadır. Avrupa Birliği’nin mülteci sorunundaki en büyük çıkmazlarından bir diğeri de iltica taleplerinin 28 üye ülkeye orantılı olarak dağılmadan güney sınırında yoğunlaşmasıdır. Bu endişeler de hâlihazırda sınır güvenliği hususunda sorunlar yaşayan AB sınır ülkelerini baskı altına almaya devam etmektedir. Dünya çapında artan savaş ve çatışma ortamıyla doğru orantılı olan başvuruların yoğunluğu bu ülkelerdeki tutuklu mülteci sayılarını doğrudan etkilemektedir. Bu bakımdan, göçmen akınlarına karşı devletlerin münferit uygulamalarının yetersiz olduğu ortadadır ve özellikle Malta, Kıbrıs, İtalya, Yunanistan, Bulgaristan gibi ülkelerin yasadışı girişlere karşı desteklenmesinin önemi büyüktür.

 

Türkiye’ye Bakış

 

Son yıllarda özellikle Arap Baharı ile hareketlenen mülteci rakamları Türkiye’nin de en önemli sorunlarından biri haline gelmiş durumdadır. Kasım 2013 itibariyle Türkiye’ye yasal olarak sığınan Suriyeli göçmenlerin sayısı 586 bine ulaşmıştır.[6] Suriye’deki savaş ortamından kaçan insanların en çok Lübnan, Türkiye, Ürdün ve Irak’a yöneldikleri dikkate alınırsa, BM raporlarının 2014 yılı için öngördüğü 2.25 milyon Suriyelinin daha sığınma talebinin olacağı beklentisi olukça önemlidir.[7]

 

Avrupa’nın mültecilere karşı açmış olduğu bu savaşın eleştirilmesinden ziyade bu uygulamaların gerekçelerinin Türkiye gibi mülteci krizi yaşayan ülkeler tarafından önemle irdelenmesi gerekmektedir. Yunanistan’ın ardından Bulgaristan’ın da mülteci kapasitesini doldurması gerekçesi ile Türkiye sınırına inşa ettiği dikenli teller,[8] Avrupa’nın mülteci politikasında ne kadar istikrarlı olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu bakımdan, devletlerin bazı sorumluluklarını sadece sınırlarını açmakla yerine getiremeyeceğinin altının iyice çizilmesi gerekmektedir. Bu bakımdan, Avrupa’nın yasal sürece sığınmacıları tutukladıktan sonra başlaması nasıl eleştiriye açıksa, Türkiye’nin de sınırları görmezden gelerek tüm sığınmacılara “kucak açması” ilk bakışta insani olarak değerlendirilse de üzerinde çok taraflı düşünülmesi gereken bir konudur. Türkiye’deki bu alanda süregelen sessizliğin fırtınadan önceki sessizlik olarak algılanması yerinde olacaktır. Zira kontrolsüz artan bu rakamların olası insan hakları ihlalleri ile sonuçlanması, insani değerlere ters düşeceği gibi, bu durum ülkenin hem imajını sarsacak, hem de ekonomik, sosyal ve kültürel bazı alanlarda problemler yaşamasına sebep olabilecektir.

 

Değerlendirme

 

Avrupa’nın göçmen kontrolleri için yapmış olduğu girişimler değerlendirildiğinde, mülteci kabulünde sonsuz hoşgörünün sorgulanması gereken bir konu olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Zira kabul edilen sığınmacılara insani koşullar sağlayamamanın vereceği sorumluluk, en başında kabul etmemekten daha büyük olabilmektedir. Gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta ise, bu sorumluluğu almakta oldukça dikkatli davranan Avrupa’ya yönelen eleştirilerin rakamsal veriler veya kaç mültecinin kabul edilip edilmediğinden ziyade insani değerlere gösterilen özeni merkeze alarak yapılması gerekmektedir.

 

Sonuç olarak, AB’nin Akdeniz’de uygulama kararı aldığı master planı çok amaçlı olsa bile maalesef sadece Akdeniz’den gelen göçmen akınını önlemek üzere çalışacaktır. Halihazırda bu programı üyelerin yarıdan fazlasının kabul etmemiş olması ve AB’nin içinde bulunduğu ekonomik krizle mücadele süreci dikkate alındığında mülteci sorununun üyelerin münferit mücadelesine terk edilmesine ve başka gündemlerin gölgesinde kalmasına neden olacağı öngörülmektedir. Bu da dolaylı olarak, dünyanın diğer yerlerinde gerçekleşen insanlık dramının önüne geçilmesinin daha uzun yıllar süreceğini göstermektedir.

 

Suriye’ye savaşmak için gelen Alman vatandaşlarının durumu hususunda Türkiye ile işbirliği ricasında bulunan Almanya örneğinden de görüleceği gibi, bu durum sadece göçlerle ilgili olmaktan öte çok yönlü bir husustur ve uluslararası işbirliğine ihtiyaç vardır. Avrupa’yı çevreleyecek şekilde setler de çekilse, Avrupa gözlerini kapayıp kulaklarını da tıkasa, uluslararası işbirliği yapılmadıkça insanların çığlıkları susmayacaktır. Avrupa’nın göçmen akınını durdurma çabası, Türkiye gibi bazı ülkelerin ise bu akına kayıtsız kabul vermesi kısa vadeli çözümlerden başka bir şey değildir. Bu bağlamda, BM Mülteciler Yüksek Komiserliğinin yeniden yerleştirme programının kapsamının genişletilmesi ve AB ülkelerinin sığınmacıları yasal yolla kabul etmesinde kolaylıklar sağlanması tehlikeli yollar kullanarak ülkeye giriş sağlamaya çalışan ve çalışacak insanların yasal yollarla kimliklerini koruyarak, insani değerler çerçevesinde kabul görmelerini mümkün kılmak gibi uzun vadede başarı hedefleyen adımlar atılmalıdır. Aksi takdirde, söz konusu insanların ülkesiz, statüsüz ya da insani değerlerden uzakta yaşamaları onları birkaç nesil takip ettikten sonra bırakacaktır fakat tarih kaybolan nesillerin kayboluşunu izleyenleri unutmayacaktır.

 

Dipnotlar

 

[1] UN Report Projects Another 2 Million Syrian Refugees in 2014, http://www.theglobeandmail.com/news/world/un-report-projects-another-2-million-syrian-refugees-in-2014/article14719948/, Erişim Tarihi: 7.12.2014

 

[2] http://unhcr.org/globaltrendsjune2013

[3] Migrant Win €10000 For Forced Repatriation From Malta, http://www.timesofmalta.com/articles/view/20111130/local/migrants-10-000-compensation-for-forced-repatriation-from-malta.396245#.UqS0kpU9LIU, Erişim Tarihi: 08.12.2013

 

[4] European Commission, Press Release: Lampedusa Follow Up: Concrete Actions To Prevent Loss Of Life İn The Mediterranean And Better Address Migratory And Asylum Flows,4 December 2013, http://europa.eu/rapid/press-release_IP-13-1199_en.htm?locale=en, Erişim Tarihi: 5.12.2013.

 

[5] Eurostat Newsrelease, EU Member States Granted Protection To More Than 100 000 Asylum Seekers in 2012, 18 June 2013, http://epp.eurostat.ec.europa.eu/cache/ITY_PUBLIC/3-18062013-AP/EN/3-18062013-AP-EN.PDF, Erişim Tarihi: 7.12.2013.

 

[6]2013 UNHCR Country Operations Profile- Turkey, http://www.unhcr.org/pages/49e48e0fa7f.html, Erişim Tarihi: 8.12.2013.

 

[7] UN Sees Foru Million More Syrians Fleeing Homes or Country in 2014, http://uk.reuters.com/article/2013/10/07/uk-syria-crisis-refugees-idUKBRE99608H20131007 Erişim Tarihi: 7.12.2013.

 

[8] Bulgaristan’dan Türkiye Sınırına 30km’lik Şok, http://www.internethaber.com/bulgaristan-turkiye-sinirina-dikenli-tel-613808h.htm, Erişim Tarihi: 6.12.2013