8 Şubat 2013 Avrupa Birliği (AB) için tarihi bir önem arz etmektedir. Avrupa Birliği bu tarihte tarihinde ilk defa bütçeni bir önceki bütçesine oranla geriye çekmiş,  yüzde 3’lük bir bütçe kesintisi kararı alarak 2014-2020 yılları AB bütçesini 960 milyar Euro’ya çekmiştir. Avrupa bu hareketiyle sadece devletler bazında değil birlik olarak da ekonomik daralmaya gidilmesi gerektiğini göstermiştir. Uzun görüşmeler neticesinde kasımda karara bağlanamayan bu rakam Avrupa’da büyük yankı yaparken, İngiltere Başbakanı David Cameron’un bir zaferi olarak yorumlanmıştır. Bu çalışmada AB Komisyonu’nun almış olduğu bu kararın etkileri incelenecektir.

 

İngiliz Başbakan David Cameron’un Avrupa Birliği’ne İngiltere’nin üyeliğini gözden geçirme kararını açıkladığı 23 Ocak’taki konuşmasında Avrupa Birliği’nden ayrılmak istemediklerini dile getirmişti. Bu konuşmasında Avrupa Birliği’ni bütçenin “en kötü olasılıkla sabit kalması, en iyi olasılıkla kesinti” ye gidilmesi gerektiği hususunda uyarmıştı. Öyle ki, komisyonun ilk önerisi 1.03 trilyon Euro iken çetin pazarlıklar neticesinde 960 milyara çekilmesi bu beklentilerin yerine getirilmiş olduğu şeklinde yorumlanabilir.[1] İngiliz Başbakan David Cameron’un bu kararın alınmasından hemen sonra yaptığı açıklamada seçmenlerine dürüstçe ellerinden geleni yaptıklarını söyleyebileceğini belirtmesi bu kararın kendi başarıları olduğunu dolaylı yoldan söyler gibiydi. 

 

Bu zirve ise üye devletlerin Avrupa’dan beklentilerinin vermek istediklerinden daha fazla olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu nedenle üye ülkelerin milli çıkarları esas münazara konusu olmaktan çıkamamıştır. Zirvenin, birlik üyelerini ikiye böldüğünü söylemek de mümkündür. Zira birlik üyelerinin bütçeye yaptığı katkıların kendi seçmenlerine karşı adaletsiz bir yük olduğu konusunda Kuzey Avrupalıların diğerlerinden ayrıldığını gösterir niteliktedir. Zirvede İngiltere’nin bu endişelerini İsviçre, Danimarka ve Hollanda gibi bütçe ödemelerinde başı çeken ülkelerin yanında Almanya da paylaşmıştır. Bu bakımdan esas üzerinde durulması gereken konu ise Almanya‘nın beklenenin aksine Fransa’nın değil de İngiltere’nin taleplerini destekleyen tarafta yer almasıdır. Dolayısıyla bütçe örneğinde, birliğin kurulmasının temelinde yatan Alman- Fransız birliğinin sarsıldığı yorumunda bulunmak mümkündür. Zirvede Kuzey Avrupa bloğunun karşında Almanya’sız kalan Fransa aradığı desteği İtalya’dan bulmuştur. Fakat bu destek Avrupa’nın yüzde 3’lük bütçe indirimine gitme kararını almasına engel olamamıştır. Fransız hükümetinin bu noktada tek tesellisi ise Kasım ayı görüşmelerinde tarım sübvansiyonlarının rakamlarına dokunulmamış olmasıdır.

 

Bu kesintilerden en büyük zarar gören ve birliğin en fazla gözden çıkarabileceği gibi görünen alan ise sınır ötesi taşıma, dijital ve enerji ağı olmuştur ki, bu fon dörtte bir gibi ciddi bir oranda azaltılmıştır. Birliğin bütçesinin yüzde 6 gibi önemli bir bölümünü oluşturan idari harcamalarsa artan maliyetlere rağmen yüzde 1 azalma hedeflenerek aşağıya çekilmiştir. Diğer taraftan fonlara ayrılan tutarın azalması hâlihazırda kemer sıkma politikası uygulayan ülkelerde daha çok etkilenecektir. Bu kesinti üyelerin bekledikleri ekonomik desteğin azalması anlamına gelmektedir ki bu durum söz konusu ülkelerin vatandaşlarına iki kat daha fazla yüklenileceği anlamına gelmektedir. Ortak tarım politikalarına ayrılan desteğin miktarının değişmemesine rağmen bütçede genç nüfusun istihdamına bir fon başlığı açılmıştır. Buradan da anlaşıldığı üzere birlik, Avrupa’nın ekonomik krizden en çok zarar gören kesimlerini de unutmamış olduğunu göstermektedir ki bu Avrupa’nın geleceğine yatırım yaptığını göstermektedir.

 

Zirvede alınan kararlar neticesinde bütçe rakamlarının karara bağlanmasına karşın henüz İngiliz hükümetinin önermiş olduğu reform sürecine girilmediği gözlemlenmektedir. Fakat hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu söylemek de yanlış olacaktır. Sonuç olarak, hükümet liderlerinin belirli bir bütçede karar vermiş olması ve bu kararın İngiliz hükümetinin üyeliklerini gözden geçirme planlarını açıklamalarından sonra yapılması reform istekliliğini göstermektedir. Bu isteklilikteki en büyük etmen ise sadece İngiltere hükümetinin ya da halkının rahatsızlığı değil Avrupa’nın kriz yükünü çeken Almanya Norveç, Hollanda, Danimarka gibi ülkelerin vatandaşlarının rahatsızlığıdır. Böyle bir durum ise Avrupa Birliği’nin kuruluşunun ilk yıllarından bu yana üyelerin en çok üzerinde durduğu ve serbest dolaşım ve ortak politikalarla hayata geçirmeye çalıştıkları “Avrupa vatandaşlığı” tanımına zarar vermekte, üyelerin Avrupa içindeki varlıklarını bireyselleştirmektedir. Birlik üyesi ülkelerin çıkar önceliklerini “Avrupa vatandaşları” yerine kendi vatandaşlarına vererek almış oldukları bu kararlar milli çıkarların Avrupa Birliği’nin geleceğini belirleyen asıl etmenlerden birinin olduğunu gözler önüne sermektedir. David Cameron’un örneğinde olduğu gibi, seçimlerden sonraya ertelemiş olduğu referandumla üyelik hakkında görüşlerine başvurma sözünü verdiği halk, gelecek seçimlerde oy için başvuracağı merciinin ta kendisidir. Bu nedenle, hükümetlerin Avrupa Birliği çatısı altında dahi olsa bireysel kaygılarla önceliklerinin kendi devletleri tarafında olması oldukça makul gözükürken, mevcut durumda tüm Avrupa’yı olumsuz etkileyen ekonomik kriz ortamında önceliğin kendi ekonomilerine ve kendi vergi kaynaklarına verilmesi oldukça anlaşılır bir durum olarak yorumlanabilir.

 

Ancak unutmaması gereken bir nokta da bütçenin Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanması gerekeceğidir. Bu noktada ise, Komisyondan çıkan rakamların Avrupa Parlamentosu’ndan pek de takdir görmediğini söylemek mümkün olacaktır. Çünkü Hans Swoboda gibi bazı parlamenterlerin bu rakamları gerçek dışı buldukları yorumunu yapmaları ve parlamenterlerin ülkelerinin iç politikalarından etkilenebilecekleri beklentisi Parlamento kararını ön görmeyi zorlaştırmaktadır.[2]

 

Değerlendirme

 

Sonuç olarak, rakamların geri çekilmesi tarafları tatmin etmemiş dahi olsa David Cameron bütçe artışını önlemekten öte bir sonuç elde etmiş ve Avrupa Birliği’nin müzakereye açık olduğunu kanıtlamıştır. Böylelikle hem İngiliz halkı (seçmenleri) hem de Avrupa halkını Avrupa için çabalamaya ikna etme yolunda önemli bir adım atılmıştır. Bu noktadan çıkışla David Cameron’un halkını Avrupa için uğraşmaya ikna etme yolunda uygun bir zemin hazırladığı söylenebilir. Zira başından beri Avrupa’nın reform yapması gerektiğine inanan ve ülkesinin üyelikten çıkmaması temennisinde bulunan İngiliz hükümeti bu neticeyle uyguladıkları Avrupa Birliği politikasının başarılı olduğunu göstermiş ve önündeki seçimlerde rakiplerine karşı elini güçlendirmiştir.

 

Diğer taraftan, hükümet yetkililerinin vermiş olduğu bu karar, karar alma hususunda hantal olduğu gerekçesiyle eleştirilen AB’nin bir sonuca varabilmiş olması bakımından oldukça heveslendiricidir. Çünkü bu kararı birliğin bütçeden başlayarak yeni reformlar yapacağının habercisi olarak da yorumlamak mümkündür. Öyle ki, Almanya’nın İngiltere’nin kararına destek vermesi birlik içerinde yeni blokların oluşabileceği beklentilerini arttırmıştır. Bu blokları Avrupa içinde ikilik olarak değerlendirmenin yanında çok seslilik olarak da değerlendirmek mümkündür.

 

Avrupa Birliği açısından bakıldığında ise, Parlamentonun vereceği onayın bu kararın uygulanmasında kilit rol oynayacak olması ve Avrupa’nın içinde bulunduğu ekonomik kriz ortamında yüzde 3 lük bir kesintinin kolay kabul edilebilir bir karar olmaması beklentilerin olumsuz olmasına neden olmaktadır. Fakat unutulmamalıdır ki, Avrupa Birliği’nin reforma açık olduğunu göstermesi ve Komisyondan Avrupa tarihinde ilkler arasında yer alacak bir kararın çıkması birliğin tutunma çabaları olarak algılanmalıdır. Bu ise Avrupa Birliği’nin hem devletler bazında hem de örgüt bazında uzun vadede yararına olacaktır ve aday ülkelerin de birliğe güvenini tazeleyecektir.

 

Dipnotlar:

 

[1]http://www.bbc.co.uk/news/world-europe-20442880, Erişim Tarihi: 9 Şubat 2013

 

[2]http://m.euractiv.com/details.php?aid=515684, Erişim Tarihi: 9 Şubat 2013