Son zamanlarda başta Avrupa Birliği olmak üzere dünya gündeminin en önemli başlıklarının başında göçmen krizi gelmektedir. Özellikle Suriye’deki iç savaşın sınır tanımaz bir hal alarak buradaki insanların Avrupa’nın kapılarına dayanmaları ve her geçen gün yeni bir insanlık dramına sahne olması krizin ne kadar büyük olduğunu gözler önüne sermektedir. AB ülkelerinin bu krize çözüm yolları arama çabalarının başarısızlıkla sonuçlanmasına karşın başta Suriye olmak üzere diğer ülkelerden, Batı Avrupa`ya gelen veya gelmeye çalışan insanların ülkelerindeki kriz çözülmediğinden sığınma taleplerinin devam etmesi kaçınılmaz görünmektedir. 

 

AB’nin sınır güvenliğinden sorumlu kurumu Frontex’in 2015’in ilk sekiz ayında 500 binin üzerinde göçmenin Avrupa sınırlarından giriş yaptığını belirttiği raporda, geçtiğimiz 5 ay içerisinde göçmen akını rekor düzeye tırmanırken, sadece Ağustos ayında 156 bin göçmenin girdiği belirtilmiştir.[1] 2015 yılından bu yana 350 bin kişi Avrupa’ya ulaşmak için ülkelerini terk etmiştir. Yunan adaları da maruz kaldığı rekor düzeyde göçmen akını nedeniyle insan hakları ihlalleriyle gündeme gelmektedir. Batı Avrupa`ya ulaşmaya çalışan göçmenlerin, sadece 2014 yılında ve 2015 yılının ilk 8 ayında resmi rakamlara göre 5100`ü Akdeniz sularında yaşamını yitirmiştir. Bu rakamların da gösterdiği üzere, Avrupa İkinci Dünya Savaşından bu yana en büyük mülteci krizi ile karşıya karşıyadır. Bu çalışmada söz konusu krizin boyutları ele alınacaktır.

 

Türkiye açısından

 

İçinde bulundukları savaş nedeniyle canlarını kurtarmak için, ülkelerini terk etmek zorunda kalan 4 milyonu aşkın Suriye`linin, 2 milyonundan fazlası ise oldukça zor koşullar altında Türkiye`de bulunmaktadır. Ülkemizdeki bazı sınır şehirlerinde Suriye’den gelen sığınmacıların sayısının şehir nüfusunu geçmiş olması göçmenlerin kalıcı olacağı tezini güçlendirmektedir. Sığınmacıların Türkiye’yi hedef ülke olmaktan öte, Avrupa’ya geçişte transit ülke olarak kullandığı son dönemlerde bu durumun getireceği olası sonuçların da dikkate alınması gerekmektedir. Zira Türkiye, maruz kaldığı bu göç dalgasıyla AB’nin sınır güvenliği açısından önemini giderek arttırmıştır. Bu durum iyi bir siyasetle müzakere masasında önemli bir araç olarak kullanılabileceği gibi, değerlendirilmezse AB’ye üyelik sürecinde ciddi bir problem olarak da karşımıza çıkabilecektir.

 

Bu noktada, ilk olarak 16 Aralık 2013 tarihinde Türkiye ile AB arasında imzalanan Geri Kabul Anlaşmasının hatırlanması gerekecektir.  AB’nin kendi sınır güvenliğini sağlamak için sınır ülkelere vizesiz dolaşım gibi bazı vaatler karşılığında imzalattığı bu anlaşmaya göre Türkiye, Türkiye üzerinden AB’ye vizesiz ve düzensiz geçiş yapan, ya da Türkiye üzerinden AB’ye ulaştıktan sonra, düzensiz koşullarla geldiği belirlenen göçmenleri, “geri kabul etmekle” yükümlüdür. Dolayısıyla AB, Türkiye üzerinden AB ülkelerine girebilecek, başta Afganistan, Irak, Suriye, Filistin gibi Ortadoğu ülkelerinden gelen göçmenler ve sığınmacılara karşı kendini korumaya alırken ve bu göçmen yükü Türkiye`ye yüklenmiştir. Bunun karşılığında ise, eğer Türkiye “geri kabul antlaşmasını“ “gereğince” uygularsa,  Türk vatandaşları için 3,5 yıl içersinde “vize muafiyeti” sağlanacağı vaat edilmiştir.

 

Bu anlaşmanın neden olduğu pratikteki en belirgin sonuçlardan biri de her geçen gün basına sınırdaki insanlık dramı olarak yansıyan, göçmenlerin Avrupa’ya geçmek için İstanbul otogarında günlerce bekletilmesi ya da yaya bir şekilde Edirne’ye ulaşan veya ulaşmaya çalışan insanların Yunanistan veya Bulgaristan`a geçmelerine izin verilmemesi gibi yürek sızlatan olaylardır. Dolayısıyla, anlaşmanın neden olduğu, sığınmacıların Avrupa’ya gönderilmemesi durumu neticesinde göçmenler daha tehlikeli yolları denemeye yönelmiştir. Bu bakımdan bakıldığında, Türkiye söz konusu anlaşma nedeniyle bu yaşanan insanlık dramının ve mülteci krizinin önemli bir aktörü olarak yorumlanabilecektir.

 

Öte yandan, Türkiye'nin AB'nin mülteciler için tampon bölgesi konumuna geldiği bu durumunda doğal olarak söz konusu duruma ilişkin bazı taleplerinin olması makul görülebilecektir. AB mülteciler için 1 milyar Euro toplamaya çalışırken, Türkiye'deki mülteciler için yaklaşık olarak 200 milyon dolar ayrılabilmiştir. Buna karşın Türkiye ise kendi bütçesinden 6 milyar dolar harcamıştır. 2015- 2017 yıllarında AB’nin üzerindeki göçmen yükünü hafifletecek yeni bir düzenleme ile Suriyelilere çalışma izni ve kimlik verilmesi de gündeme gelmiştir.[2] Dolayısıyla Tüüürkiye açısından iç siyasetteki gerilimlerin atlatılması ve Türkiye’nin bu krizi sırtlanmaya olan hevesini motive edecek yeni vaatlerin üzerinde çalışılması konusunda AB’yi ikna etmek için oldukça elverişli bir dönem içerisine girilmiştir.

 

Ankara hükümetinin Geri Kabul Anlaşmasında da ifade edildiği üzere başlangıç olarak vize muafiyeti, özellikle de Schengen bölgesinde serbest dolaşım hakkı istediği ortadadır. Fakat, krize rağmen bazı Avrupalı siyasetçilerin Avrupa'ya serbestçe gidebilecek 75 milyon Türkü AB'nin kaldıramayacağı, kota tartışmalarında da görülen Müslüman karşıtı siyasi gerilimin, AB'yi çözümü içeride aramaya yönlendirecektir. Bu nedenle kısa vadede ek AB fonları gibi hafifletici ve motive edici hedeflerin konulmasının yanında, uzun vadede AB ile iyi ilişkilerin, işbirliklerinin kurulması amaçlanmalıdır.

 

Avrupa Birliği’nin Neden Değil, Sonuç Odaklı Kriz Yönetimi

 

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) 'nin sonbahar oturumunun açılışında konuşan Başkan Anne Brasseur, meclisin bu haftanın büyük kısmında sığınmacı krizi üzerinde çalışacağını belirterek, çözüm önerilerini görüşeceklerini, AB ülkelerinin birlikte hareket etmedikleri takdirde, “uyurgezer modunda” sığınmacı felaketine sürükleneceklerini ifade etmesi konunun AB açısından ehemmiyetini bir kez daha ortaya koymuştur.[3] Özellikle de kış mevsiminin yaklaşması Avrupa’nın sınırlarını zorlayan binlerce göçmene karşı daha ivedi bir şekilde harekete geçmesini zorunlu hale getirmektedir. Batı Avrupa ülkelerine kaçmayı göze alan binlerce göçmen, Akdeniz’de ve diğer kaçış yollarında yaşamlarını yitirmektedirler. Deniz yoluyla, Yunanistan üzerinden Macaristan`a, Slovenya`ya, Sirbistan`a, Avusturya`ya kadar gelebilenlerin yaşadıkları dram, tüm dünyanın gözleri önünde devam etmektedir.

 

Tüm bunlara rağmen, Avrupa Birliği, karşı karşıya olduğu bu krize henüz bir çözüm getirebilmiş değildir. Bununla birlikte, üye ülkelerin sığınmacı kabulüne ilişkin motivasyon ve politikaları değişiklik göstermektedir. Avrupa Komisyonu tarafından ortaya atılan 120 bin göçmenin zorunlu kota sistemi doğrultusunda üye ülkelere yerleştirilmesi istemi 14 Eylül’de içişleri bakanları tarafından kabul edilmemiştir. Fransa ile Almanya’nın Avrupa Komisyonu’nun zorunlu kota sistemini desteklemesine karşın birçok Doğu Avrupa ülkesi bu sisteme şiddetle karşı çıkmaktadır. Almanya bu yıl toplam 800 bin göçmen ve mülteci almayı taahhüt ederken, Macaristan, Sırbistan sınırına bariyerler çekmiş ve iltica yasalarını sertleştirme yoluna gitmiştir. Halihazırda kontrolden çıkmış olan kriz, farklı kararlar alan iki ülkede de olumsuz yanlarını göstermiştir. Almanya`ya bu yılsonuna kadar 800.000 ile bir milyon arasında sığınmacının kabul edilmesi bilgisinden sonra Suriyelilerin Batı Avrupa`ya gitme arayışını yoğunlaştırmış, Macaristan’da da polis güçlerinin sığınmacılara insan onuruna aykırı müdahaleleriyle kamuoyuna yansımıştır.

 

Değerlendirme

 

Söz konusu göçmen krizi ile ilgili devam eden tartışmalardan bazılarıysa; bu sığınma taleplerinin siyasi mi yoksa ekonomik mi olduğu, bu kişilerin çoğunluğunun Müslüman olmaları nedeniyle “Avrupa’nın Müslümanlaştırılması tehdidi”, ya da Avrupa’ya hastalık taşıyacakları gibi konular üzerinedir. Bu tür iddialar, somut verilere dayandırılamaması bir yana, dünya kamuoyunun henüz göç krizinin nedenlerinden ziyade sonuçlarına odaklandığını acı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu insanların göçü etmelerinin ve siyasi sığınmanın temel nedeni; savaş, iç savaş, terör, baskıcı yönetimler, sömürü düzeni ve çok ağır ekonomik ve siyasi yaşam koşullarıdır. Birleşmiş Milletlerin verilerine göre, dünya genelinde 51,2 milyon insan savaş ve iç savaşlar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalmıştır. Suriye’den Türkiye’ye sığınanların ve Avrupa’nın kapılarını aşındıranların sayılarında azalma yaşanmaması krizin çözümünün krizin oluşmasındaki temel unsurlarda olduğu kanaatini güçlendirmektedir. Bu sorunun çözümü ise çatışma ve savaşların sona ermesinden geçmektedir.

 

Bu bakımdan, Suriye’deki iç savaşta IŞİD’e katılmak üzere Avrupa’yı kat edip AB üyesi olmayan Türkiye üzerinden Suriye’ye kadar gelebilen bazı radikallerinden arınan Avrupa’nın başka krizlerle sarsılması da göstermiştir ki, barış sınırları olan bir kavram değildir. Bu örnekte de görüldüğü gibi savaş, ülke sınırlarını aşıp başka ülkelere huzursuzluk olarak yansımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh!” sözleri ile 1931 yılında yapılan öngörünün doğruluğu ve güncelliği de bir kez daha ortaya çıkmaktadır.  

 

 


[1] Refugee Crisis: Hungary Rejects All Asylum Requests Made At Border – As It Happened, http://www.theguardian.com/world/live/2015/sep/15/refugee-crisis-hungary-launches-border-crackdown-live-updates, Erişim Tarihi: 29.09.2015

[2] Suriyeli Siğinmacilara Kimlik Ve İş Verilecek, http://www.sgk.com.tr/2158-Haber1-suriyeli-siginmacilara-kimlik-ve-is-verilecek.html, Erişim Tarihi: 28.09.2015

[3] AKPM Başkanı Brasseur: AB Ülkeleri Uyurgezer Modunda, http://tr.sputniknews.com/avrupa/20150928/1018005369.html, Erişim Tarihi: 29.09.2015