Gazze olayının ardından özellikle Avrupa Birliği cenahından Türkiye’nin dış politikada yön değiştirdiğine ilişkin abartılı yorumlar gelmeye devam etmektedir. Alman siyasetinin muhafazakâr/liberal kanadının sözcülerinden Die Welt gazetesinin Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönlenmesini önleme adına Avrupa Birliği ile daha yakın ilişkiler içine sokulması maksadıyla bir siyaset hazırlığı içinde olunduğunu belirten bugünkü (16 Haziran 2010) haber-yorumu, son günlerde Türk siyasetinin batıda farklı gözlerle takip edildiği izlenimini vermektedir. Gazetede yer alan habere göre, vize muafiyeti de dâhil olmak üzere Türkiye’yi memnun edecek bazı uygulamalarla Türkiye-AB ilişkilerinde gelişme hedeflenmiştir.
 
Türkiye’nin “batıdan” koparak “doğuya” yöneleceği düşüncesinin tek bir olayla bu denli “korkutucu” bir etki yapmasını anlamak çok mümkün değildir. Türkiye’nin dış politikasında son zamanlarda görülen bölge konularına yönelme eğilimi ve bu çerçevede bazı Ortadoğu ülkeleriyle yakınlaşması, İran Takas Anlaşması ve en son Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptırımlara karşı kullanılan ret oyu batı kamuoylarında anlaşılıyor ki ciddi tereddüt ve tedirginliklere neden olmaktadır. Die Welt’in bu konudaki yaklaşımının önemli bir temsil niteliği olduğu unutulmamalıdır.  
 
AB çevrelerinde oluşmaya başlayan ve ABD’nin de katkısıyla ortaya çıktığı anlaşılan bu yeni Türkiye imajının nasıl okunması gerekmektedir? Türkiye’nin çok yönlülük çerçevesinde bölgesinde güç kazanmasının batı tarafından tedirginlikle karşılanması ne denli haklıdır? NATO üyesi ve AB üye adayı Türkiye kendisinden korkulan bir “rakip” olarak mı görülmektedir? Türkiye Soğuk Savaş dönemi ve sonrasında tüm sıkıntılarına karşın bölgede demokrasi ve barışın en önemli gücü olarak tanınmamış mıdır? Batı, bölgedeki en güçlü müttefikinin son altmış yıllık birlikteliğinin çok kısa sürede değer yitireceği veya yönünü değiştireceği düşüncesine nasıl varmıştır? Mevcut güvensizlik nedendir?
 
Bu kısa yazının kısıtlı çerçevesinde yanıtlarını vermeyeceğimiz yukarıdaki sorulara bakınca esasen Türkiye’nin batıyla olan ilişkilerinin ve özellikle Avrupa Birliği adaylığının geçirdiği evreler ve bugünkü konumunun bir kez daha gözden geçirilmesi gerekli olduğu düşünülmektedir. Türkiye’nin kendisine güçlü biçimde bağlı olmasını isteyen, buna karşılık karar organlarında yer almasına tahammül edemeyen AB’nin önde gelen ülkelerinin bugün “aman Türkiye başka yana kayıyor” kaygısıyla muhtemelen tutum değiştirme hazırlığına girmelerinin önceki “istemezükçü” tavırdaki etik zaafın boyutlarını ne denli ortaya çıkardığı açıkça görülmektedir. Türk-AB ilişkilerinde sürekli olarak sorun olacağı ileri sürülen, tam üyeliğimiz gerçekleştiği takdirde “sürüler halinde”(!) AB ülkelerini “istila” edeceği ileri sürülen Türk işçilerine serbest dolaşım hakkını ahde vefa ilkesini de çiğnemeyi göze alarak reddedenlerin şimdi Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları için vize muafiyetinden söz etmeleri son derece manidardır.
 
Bu aşamada Türkiye’nin dış politikasında aktif olunması gereken bir önemli alanın Avrupa Birliği ile sürdürülen müzakereler ve bundan sonra izlenecek yol olduğu düşünülmektedir. Resmi ağızlardan sık sık vurgulanan dış politikamızın çok yönlülüğü de böylece farklı bir anlam ve boyut kazanacaktır.