Geçtiğimiz günlerde Balkanlar’dan iki önemli haber geldi. Bunlardan ilki Bulgaristan’da başlayan AB-Batı Balkanlar Zirvesi’ydi. İkincisi ise bu hafta içerisinde gerçekleşen ve Yunanistan ile Makedonya arasındaki tarihi bir sorunu çözen isim antlaşmaydı. Peki Balkanlar’ın bir anda bu kadar “sihirli” bir sürece girmesinin ardında hangi dinamikler yatıyor?

Öncelikle, geçen yazılarımda da arz ettiğim üzere farklı ulusal ve uluslararası dinamiklere sahip olmakla beraber tüm Balkan ülkelerinin en önemli ortak dış politika hedefi Avrupa Birliği (AB) sürecini başarılı bir şekilde tamamlamak olarak karşımıza çıkıyor. En azından, Kosova ve Makedonya gibi yakın zamanda AB üyesi olması beklenmeyen ülkeler dahi bu süreçten birtakım ulusal reformlar gerçekleştirmek suretiyle AB’den maksimum verim elde etmeyi hedefliyorlar. Bu şartlar altında Balkan ülkelerinin karşılaşmış oldukları en önemli sorun ise AB’nin karşısına kronik sorunlarıyla çıkmaları olarak görülmekteydi. Daha açık bir ifadeyle, Sırbistan ve Hırvatistan’dan beklenen Yugoslavya döneminin savaş suçlularının adalet karşısına çıkarılmasıydı. Aynı şekilde, Makedonya’nın Yunanistan ile yaşadığı tarihi isim sorununun çözümü veya Kosova’nın uluslararası tanınma sorununu ortadan kaldırılması bu ülkelerin AB üyelikleri için olmazsa olmaz şartlar olarak karşımıza çıkmaktaydı.

 

Süreç AB perspektifinden değerlendirildiğinde ise ortaya daha farklı bir tablo çıkmaktaydı. Her ne kadar AB, Batı Balkanlar konusunda istekli olsa da Brexit’le beraber AB’nin yaşamış olduğu büyük prestij kaybı, daha da önemlisi 5. Genişleme Dalgası’nın halen tam olarak bertaraf edilemeyen büyük ekonomik yükü, AB’nin bu bölgede istediği adımları atamamasının en önemli nedenleri olarak görülmekteydi. Bazı analistlerin daha da ileri giderek AB’nin artık miadını doldurduğu yönünde görüş beyan etmeleri AB’nin sarsılan prestijini yeniden sağlamlaştırmasını zorunlu kıldı. İşte tam bu noktada AB’nin “Balkan Açılımı” AB açısından da son derece stratejik bir hamle olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Bu bağlamda, Haziran ayının ortalarında Bulgaristan’da başlayan AB-Batı Balkanlar Zirvesi AB’nin bu stratejik hamlesinin ilk adımıydı. Özellikle, AB Konseyi dönem başkanlığını ele alan Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz’un “Balkanlar’a güzel bir perspektif sunuyoruz.” ve “Umarım Makedonya ve diğer devletler kendi aralarındaki tartışmalara çözüm bulurlar.” yönündeki açıklamaları aslında siyasi temennilerden öte bu ülkeleri verilen açık mesajlar olarak düşünülmüştü. Nitekim, geçtiğimiz günlerde Yunanistan ve Makedonya arasında imzalanan ve ülkenin ismini Kuzey Makedonya Cumhuriyeti olarak değiştiren antlaşma taraflar arasında imzalandı. İlginçtir ki, ülkelerin siyasi elitleri bu antlaşmayı memnuniyetle karşılamış olsalar da her iki ülkenin halkları bu uzlaşıdan pek memnun olmadılar ve hem Atina’da hem de Üsküp’te bu “tavize” yönelik protestolar düzenlendi. Bu düzenlemeyle beraber ortaya çıkan tablo ise Almanya’nın Avusturya üzerinden AB içerisinde inisiyatif alması, Yunanistan’ın Balkanlar’ın “ağabeyi” politikasına soyunması ve Makedonya’nın da AB ve NATO nezdinde Yunanistan vetosundan kurtulması şeklinde kazan-kazan politikaları silsilesi olarak yorumlanabilir.

 

Son olarak ise, elbette ki Balkanlar’daki bu gelişmeler Türkiye’yi çok yakından ilgilendirmektedir. 1990’ların ortalarından 2000’lerin ortalarına kadar Türkiye ve AB’nin bölge üzerindeki ortaklığı ve Türkiye’nin Balkanlar için rol model olarak tahayyülü artık AB(D) ve Türkiye rekabetine dönüşmektedir. Bu bağlamda, önümüzdeki dönemde Türk dış politikasının Balkanlar’a özel bir önem atfetmesi ve yumuşak güç odaklı politikalarına ivme kazandırması bölge üzerindeki konumumuza ilişkin hayati bir önem arz etmektedir.