Yirminci yüzyılın son on yılının Avrasya-Türk coğrafyasına getirdiği beklenmedik ve olumlu yeniliklerin başında uzun süre birbiriyle yakın ilişkisi kesilmiş olan ve Türkçenin lehçelerini konuşan toplulukların kucaklaşma sürecinin başlamasıdır. Türk tarihinin belki de önemli kilometre taşlarından biri sayılabilecek bu olgunun aslında hızlı gelişmeler ve bu gelişmelere hazırlıklı olamayış gibi nedenlerle yeterince anlaşılamamış olduğu görülmüştür. Anlık ve stratejik planlamadan yoksun, uzun soluklu olmayan politikalarla tarihin önümüze çıkardığı bu çok mutlu fırsattan birçok bakımdan tam olarak yararlandığımızı söylemek mümkün değildir.
 
İletişim ve ulaşımın küçülttüğü günümüz dünyasında kültürel, ekonomik ve toplumlar arasındaki sınır ötesi gelişmeler giderek ülkelerin ve ulusların günlük yaşamını daha çok etkiler olmuştur. Günümüz, bireylerin doğdukları ve yaşadıkları yerlerden başka coğrafyalara çoğu zaman geçici ve bazen de uzun süreli veya sürekli yerleşmek üzere göç etmelerine sahne olmaktadır. Göçmenlerin son yıllarda gittikleri coğrafyalarda daha çok geçici ikamet yanlısı oldukları anlaşılmaktadır. Ulaşımın olanaklarındaki gelişmeler insanların hareketliliğini de kolaylaştırmıştır.
 
Göç edenler insan yaşamı için son derece önemli böyle bir kararı hangi nedenle vermiş olurlarsa olsun bu kararlarını etkileyen belli ölçütler vardır.  Ekonomik refah ve güvenlik içinde yaşayabilme bu ölçütlerin başında gelmektedir. Öte yandan yeni vatanda onları bekleyenkültürel ve toplumsal ortam verilecek kararı belirleyen etkenlerdendir. Örneğin, Alman göçmenler ülkelerine yakınlığının dışında ortak dilin konuşulduğu Avusturya ve İsviçre’yi en göç edilmeye değer ülkeler olarak tanımlamaktadır. Başka bir deyişle, ortak kültür köklerinden gelen insanların birlikte yaşamayı daha kolay başaracaklarını peşinen kabul ettikleri anlaşılmaktadır.
 
Avrasya-Türk coğrafyası ile Türkiye’nin her alandaki ilişkilerinin gelişmesi, bu coğrafya insanlarının mobilitesini arttırmıştır. Ne var ki, günümüz aynı zamanda da yaşamın hemen her alanında planlı hareket etmeyi gerektirmektedir. Bu coğrafyadaki göç ve göçmen politikalarının ilkelerinin, sınırlarının ve fırsatlarının ilgili tüm tarafların katılımıyla belirlenmesi, gerekli yapısal ve idari önlemlerin alınması ile tüm tarafların yararına olacak özel önlemlerin yaşama geçirilmesi gerekmektedir. Türkiye, son dönemde yasama organına sevk edilmeye hazır göç mevzuatı hazırlıklarını tamamlamış olmakla birlikte Türkçe konuşan kardeş ülkelerle ilgili bu mevzuatın çerçevesini aşan farklı uygulamalara gereksinme duyulduğu düşünülmektedir. Çünkü bu coğrafya ile her alandaki ilişkilerimiz uluslararası göçle ilgili politikalarımızda her ülkeye eşit mesafede durmayla sınırlandırılmasına izin vermeyecek niteliktedir.
 
Avrasya-Türk coğrafyasındaki toplumlarla ilişkilerimizin gelişmesine katkıda bulunacak bir yaklaşıma örnek olarak Türkçe konuşan ülkelerle nitelikli işgücü değişim sözleşmelerinin akdedilmesi akla gelmektedir. Türkiye’nin işgücü piyasasında öteden beri meslek eğitimi sistemimiz ile istihdam piyasamızın senkronize olmaması nedeniyle ciddi ara eleman açığı bulunmaktadır. Yüksek öğrenim görenlerin işsizlik sarmalına düştüğü herkesçe bilinen ve ciddi toplumsal sorunlara yol açmakta olan bir gerçeğimizdir. Yüksek öğrenimliler işsiz kalırken birçok sektörde ara eleman açığı artmakta, açığın kapatılması için ciddi eğitim hamleleri gecikmektedir. Bu alanda Avrasya-Türk coğrafyasındaki ülkelerle belli projeler ve programlar çerçevesinde karşılıklı nitelikli işgücü açıklarının kapatılması için yeni ilişkilerin kurulması düşünülebilir. Bu ilişkiler hiç kuşkusuz sadece istihdam piyasasına getirdiği yararlarla kalmayacak, özlenen sınır aşırı kültürel ve ekonomik ilişkilerin gelişmesine de ciddi katkı sağlayacaktır.