Türkiye ve Orta Doğu’daki küresel oyundaki yerini korumanın mücadelesini veren PKK, 12 Haziran seçiminden ÖCALAN’ın yol göstericiliği, Filistinli eski terörist Leyla HALİD’in yardımlarıyla istediğini elde etmiş olarak çıkmayı başardı. Bugün artık Türkiye’nin karşısında siyaseten daha güçlü, örgütiçi hazırlıklarını tamamlamış bir terör örgütü bulunmaktadır. Toplumsal anlamda Kürt vasatını büyük ölçüde istediği çerçeveye oturtmuş, Hakkâri’de Pinyanişi’lerde olduğu gibi büyük ve etkili aşiretleri yanında yer almaya ikna etmiştir.

 

Sonuçta, ÖCALAN'ın denetimi altında aşiret, din, mezhep ve etnik malzemeleri olabildiğince iyi kullanıldı. Bugüne kadar ön plana çıkmasına izin verilmeyen din ve mezhep konusu hemen toplumun önüne sürüldü. Kimine Zerdüştlük, kimine ezan Kürtçe okunabilir denildi. İşin çığırından çıkmak üzere olduğunu gören ÖCALAN, İmralı’dan son noktayı koydu ve Arapçanın esas olması gerektiğini söyledi. Doğal olarak ÖCALAN konuşunca, tüm Kürtçü ulemaya susmak düştü.

 

Bunların tümü elbette önemli ve gözden kaçırılmaması gereken olumsuz gelişmelerdir. Ancak bir gelişme vardır ki üzerinde ayrıca büyük bir dikkatle durulması zorunludur. 1969’da Kürtçülerin cephe örgütlenmelerinde önemli bir etkisi bulunan siyasi oluşum, PKK’nın eliyle yeniden canlandırılmaya çalışılmaktadır. Geçmişte birlikte hareket eden Türk-Kürt solu halk içerisinde taban kazanma çabalarında önemli başarılar elde etmişlerdi. Sonraki yıllarda bu birliktelik Suriye’nin gözetiminde Bekaa’daki eğitim kamplarında yan yana yer almakla ortaya çıkmıştı. Kısa bir süre sonra da Geoge Habbaş’ın, FKÖ’nün, ASALA’nın ortak dostluklarına tanık olunacaktı. Ayrılıktan sonra Kürt solunu silah ve ölüm tehdidiyle çevresinde toplayan ÖCALAN, günün gereği eski dostluklara, ittifaklara hiç itibar etmedi. Her ne kadar 1990’lı yıllarda kendisiyle görüşen gazetecilere Kürtçü diğer oluşumlarla da, Türk soluyla da ortak bir zeminde buluşmaya hazır olduğunu söylüyorduysa da, uygulamada bu hiç aklına gelmiyordu. Ne de olsa güç ondaydı ve tapanları çoktu.

 

Gün geldi devran döndü… Dünya ve bölgede ortaya çıkan yeni durumlar karşısında hedefine ulaşmada PKK’nın tek başına yeterli olmayacağını gördü. İşin en tuhaf tarafı ise, tüm bu müthiş isabetlilikteki değerlendirmeleri ve bu değerlendirmelerin doğrultusundaki taktik değişiklik kararlarını dünyadan soyutlandığı İmralı’dan gerçekleştirmesiydi!

 

Bu duruma bakıp; acaba ÖCALAN yakalanmasaydı, kaçak yaşadığı günlerde olsaydı, aynı strateji ve taktik başarısını gösterebilirmiydi sorusunu sormaktan insanın kendisini alıkoyamasının mümkünü var mıdır?

 

Artık karşımızda eskisinden farklı bir PKK durmaktadır. Bugüne kadar platform, ittifak gibi isimlerle bir araya getirdiği eski solcuları artık partisine resmen dahil etti. Onlar bundan sonra TBMM’de aynı grupta olsalar da olmasalar da fark etmeyecektir. Neticede ÖCALAN’ın iradesi altında ve onun tabanının sayesinde bu milletin vekilleri olmaları önemlidir! Kısa deyişiyle “Blok”, tam adıyla “Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloğu” içinde seçilenlerin mecliste farklı bir tutumda olmalarını bekleyen hiç kimse zaten yoktur. Seçimden sonra da kendileri de inanmadıkları halde barış-demokrasi söylemlerine aralıksız devam edeceklerdir.

 

“Bloğun” başarısının asıl sahibinin ÖCALAN olduğu, artık büyük bir devrimci hareket yolunun başında bulundukları, Kürtlerin kendi geleceklerine karar verme haklarını kullanacakları, Türkiye’nin tek bir cephenin mücadelesine sahne olacağı iddia edilmektedir. Devamla 68’lilerin, Filistinli eski teröristin yardımıyla ulaşılan nokta büyük bir başarı olarak nitelenmektedir.

 

Büyünün etkisi altında olanların dışındakiler için bu coşkulu düşüncelerin bir değer yoktur. Zira bu büyük başarının bağımsız güçlerin değil, küresel destek altındaki çevrelerin yardımıyla elde edilmiştir. Fazla derine inmeye gerek yoktur. Sadece PKK’nın kimlerin eliyle buralara getirildiğini ve onun da borcunu nasıl ödediğini düşünmek yeterlidir. Onu da bırakalım; seçimden hemen sonra uluslararası karar vericilerin yeni anayasa, ulusların kendi geleceklerine karar verme hakları çağrılarına şöyle bir kulak verelim yeter. Dünyanın neresinde kaleşnikofla kazanılmış demokrasi vardır sorusunu soralım, kaleşnikofun kendi seçkinlerini yarattığı gerçeğini düşünelim.

 

ÖCALAN, BDP’yi görünüşte Türkiye’nin yegâne özgürlük ve insan hakları savuncusu partisi haline getirmeye çalışıyor. Bu cephenin bundan sonraki varacağı yerler, diğer eski solcular, ayrılıkçı oluşumlar ile işçi ve çiftçilerdir. Bugüne kadar Kürtçülükle temastan kaçınan meslek odaları, sendikalar yakın bir gelecekte ÖCALAN’ın ağzıyla konuşmaya başlayacaktır. Türkiye’deki toplumsal hareketin etnik kimliğine, diğer sosyal dilimlerin de katılmaları sağlanmaya çalışılmaktadır. Türkiye’nin PKK’nın örgütlediği ayrılıkçılardan, bölücülerden oluşan tek bir cephe ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır.

 

Bu sinsi oyunun tuhaf yönü ise, bir dönemin bağımsızlık sloganlarının sahiplerinin içinden bazılarının PKK’nın elebaşına biat etmeleridir. Bağımsızlık ile biat bir araya getirilmeye çalışılmaktadır. Oyunun küresel boyutunu görmek için, Soğuk Savaş günlerinde dünyanın iki büyük efendisinden en büyüğüne kafa tutan 68’lilerin bazılarının ÖCALAN’ın iradesinin peşine takılmış olmalarına tanıklıktan başka neye gerek vardır ki?

 

Bu biat edişin kişisel ölçüde neye mal olduğunun anlaşılması için ÖCALAN karşıtlarından sadece birkaçının mezarının ziyaret edilip, yakınlarıyla birkaç dakika görüşülmesi yeterlidir. Her şey değişebilir ama bir kimse PKK’ya kendi iradesiyle girer ama çıkamaz gerçeği aynısıyla kalır. Bunu başarabilenler olsa bile ya “caş” ya da ölü olurlar.