Tunus’ta başlayan ve domino etkisi ile başta Mısır olmak üzere bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerini etkileyen, ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’un değişiyle “mükemmel fırtına” aslında yirmi birinci yüzyıla damgasını vuran bir dönüm noktası olarak görülmelidir. Bu öyle bir fırtına ki, Avrasya coğrafyasındaki bütün dengeleri altüst eden ve değiştiren bir karaktere sahip gibi gözükmektedir. Bu bakımdan 11Eylül’de ABD’ne yapılan saldırının esas alınarak kabul edildiği tarihi dönüm noktası, şimdi bu olayların gölgesinde kalmıştır. Bu nedenle, bundan sonra 21’nci yüzyılda uluslararası platformda tarihin dönüm noktası olarak anılması gereken ve büyük olasılıkla en azından başlangıç aşamasında ABD ve Batı’nın müdahalesi olmadan spontane olarak gerçekleştirilmekte olan bu demokrasi kalkışmaları “Miladi Dönüm Noktası” olarak tarihte yerini alacaktır.

 

Tunus’ta ki kıvılcımın bütün Arap ülkelerine atlayarak, Libya gibi ülkeleri de yangın yerine çevirdiğini görmekteyiz. Tunus ve Mısır gibi ülkelerde Silahlı Kuvvetler halka karşı silah kullanmaktan veya en azından karşı karşıya gelmekten sarfı nazar ederken, Libya’da Silahlı Kuvvetlerin silahsız, masum göstericilere ölüm saçtığı basında yer almaktadır. Birçok ülkede belirli bir sonuca ulaşmış olan bu halk hareketlerinin artık, Libya’da da silahla durdurulamayacağının Kaddafi tarafından değerlendirildiğine hiç şüphemiz yoktur. Silahlı kuvvetleri halka karşı sürmekle Kaddafi’nin kendi sonunu hazırladığı söylenebilir. Bilindiği gibi Kaddafi kendisinden sonra oğlunun iktidara geçmesi şartıyla ABD ile anlaşmış ve ABD ambargosu kalmıştır. Bu suretle, petrol ihracına başlayarak geliri artan Kaddafi Libya’nın imarına gecikmeli de olsa başlamıştır. Ancak, görünen o ki bu çabalar halkı tatmin edememiştir. Halk ayaklanması kademe, kademe bütün büyük yerleşim yerlerine yayılmaktadır.

 

Arap dünyasına şöyle bir baktığımızda, ABD ve Batı ile işbirliği içinde olan ve onlara sırtlarını dayamış yöneticilerin sözde demokrasilerle onlarca yıldır iktidarlarını sürdürmekte oldukları gerçeğini görmekteyiz. “Al gülüm, ver gülüm” mantığıyla batının ikiyüzlü müsamahası kapsamında iktidarlarını sürdürmekte olan bu Arap yöneticiler, yıllarca batının en üstün kavramları olan hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokratik haklar gibi birçok kavramı yok sayarak halkı yönetmişler ve ABD ve batı bunun farkında olmasına rağmen bu konuda sesini çıkarmamayı yeğlemiştir. Nedeni son derece basittir. Karşılığında Arap yöneticiler ABD’nin bölge politikalarına ve ayak oyunlarına gözlerini kapamışlardır. ABD’nin dümen suyunda giden bu yöneticileri tenkit etmek uyuyan halkların uyanması ve yeni yönetici arayışları içine girmeye itmek demektir. Gelen yeni yönetimlerde Arap milliyetçiliğinin öne çıkması veya dine dayalı bir yapı oluşması özellikle İsrail açısından bir felaket olabilir. Kurulan yönetimler dış siyasette daha bağımsız hareket edebilirler ve kendi aralarında bir birlik kurabilirler. Bu durumda ABD’nin bölgede ki etkinliği oldukça zora girebilirdi. İşte bütün bunlar son otuz yıl içinde uygulanan ABD senaryosunun esasını teşkil etmekteydi. Artık, takke düşmüş ve kel görünmüştür.

 

Nitekim gelişmeler ABD’nin ve AB’nin öngöremediği şekilde halkın kendi içinden gelen bir dürtü ile aniden patlak vermiş, ne olduğunu, ne kadar ciddi olduğunu, nasıl bir etki yaratarak yayılabileceğini değerlendirmeye fırsat bulamadan süratle İran dahil, bütün Arap dünyasına yayılmıştır. ABD şu anda özellikle Mısır’da ortaya çıkan sonuçları kabul etmeye ve bunları kontrol altında tutarak, arzu edilen demokratik, çok partili sistem dışında başka bir yapılanmaya yönelmemeleri için gemleri elinde tutmaya çalışmaktadır. ABD’nin Ortadoğu’da kayıtsız şartsız müttefiki olan, bir zamanların Arap dünyasının lideri Mısır’da kurulacak rejimin diğerlerine örnek teşkil edeceği varsayımından hareketle ABD bu ülke üzerine elini koymuş gibi görülmektedir.

 

Diğer taraftan bu halk ayaklanmalarının İran’da olan yansımaları farklılık arz etmektedir. İran başlangıçta ayaklanmaları kendisininki ile özdeşleştirmeye çalışarak, Arapların din yolunda doğruyu bulduğunu ifade ederek, liderliğe soyunmaya kalkmıştır. Ancak, sonradan durumun pek kendisinin düşündüğü gibi olmadığını, kendi muhaliflerinin ayağa kalkmasıyla idrak etmiş ve kendi içine dönmek zorunda kalmıştır. İran kendi muhaliflerine karşı oldukça acımasız bir bastırma eylemi içindedir. Artık halk tarafından, petrol zengini olan ve ihraç eden İran’da halkın neden refaha ulaşamadığı sorgulanmaya başlamıştır. Bunun suçlusu olarak görülen yönetime karşı bir baş kaldırma vardır ve bu artık geri dönülmez bir mecraya girmiştir. İran’daki bu gelişmelerden en çok ABD’nin memnun olduğuna hiç şüphe yoktur.

 

Bütün bu ayaklanmaların ortak bir özelliği, Arap halklarının masumane ve saf bir şekilde kendi yaşam standartlarının yükseltilmesine yönelik, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne saygılı ve daha demokratik yönetimlerin başa geçmesi için mücadele başlattıklarıdır. Bu işin ucunda dini idarenin getirilmesi veya eski sosyalist akımlar gibi bir takım ideolojik idealler mevcut değildir. Zaten bunun göstergesi olarak Mısır’da Müslüman Kardeşlerin bir parti kurma çabası içinde oldukları ve hatta bunun ikinci parti olarak faaliyet göstereceklerini ifade ederek, siyasi ortamda varlıklarını sürdüreceklerini açıklamaları en önemli örnek olarak görülmektedir. Bu kötümser bir bakış açısıyla, Müslüman Kardeşler kendilerini meşru hale getirmeye çabalıyorlar. Bu suretle etkinlik sağlayarak, İslami bir rejim kurma işini aşamalı olarak uygulayacaklar gibi bir düşüncede ortaya konulabilir.

 

Şu anda ABD ve İsrail’in en büyük korkusu kuşkusuz Mısır’da özellikle Müslüman Kardeşlerin hakim olduğu bir dini ağırlıklı yönetimin iktidarı ele geçirmesidir. Lübnan’da oluşan Hizbullah krizi ile birlikte değerlendirildiğinde, İran, Suriye, Lübnan, dini ağırlıklı Mısır, Hizbullah ve Hamas işbirliği durumunda Ortadoğu’da ortaya çıkan yapı içinde İsrail’in nefes alması son derece zorlaşacaktır. Bu özellikle ABD’nin bölgeye nüfusunu son derece güçleştirecek ve yansımaları Irak’a ve hatta Afganistan’a kadar uzanarak, ABD’nin çekilmesi sonrasında Afganistan’da Taliban’ın yine güçlenerek yer almasına örnek teşkil edebilecektir. Bütün bunların yansıması ise Orta Asya’da ki Cumhuriyetlerde İslami hükümet yapılarının güçlenmesine neden olacak ve Batı ile uyum kaybedilecektir. Batı’nın şeriat hükümlerini anlaması son derece güç olacak ve kontrol edilemez bir dünya ortaya çıkabilecektir. Bu bakış açısında yapılan öngörüye dayanarak, ABD’nin elinden ne gelirse bir an önce yapması ve kartları kendi istediği gibi lehine çevirmesi “olmaz ise olmaz” gibi gözükmektedir.

 

Arap dünyasında ki bütün bu gelişmeler ABD ve diğer Batı ülkeleri tarafından kaygı ve dikkatle izlenmektedir. Organize olmayan bu halk hareketlerinin nasıl bir organizasyonla ortaya çıkacağı merak konusudur. Özellikle genç nüfusun etkin olduğu bu ülkelerde arzu edilen sağduyu sahibi laik bir demokratik rejimin geliştirilmesidir. Anlaşıldığı kadarı ile artık tek bir liderin yıllarca hüküm sürdüğü devirler kapanmıştır. Ancak, bütün bunlara rağmen dini yapının egemen olacağı bir yönetimin ağır basması olasılık dışı da değildir.

 

Ortaya çıkan bu “Miladi” değişim sonunda ister demokratik, ister dini yapıda yönetimler iktidara otursun dış politikaları açısından bir öngörüde bulunmak gerekirse, artık ABD’nin parasal yardımlarla kendisine müzahir kılabileceği yönetimleri bulmakta zorlanacağı değerlendirilebilir. Bu tür bir anlaşmada en azından çok partili sistemin gereği olarak muhalefetin ciddi bir şekilde eleştireceği ve buna karşı çıkacağı söylenebilir. Umulan demokratik yapılanma içine giren ülkelerin kendi aralarında da birlik sağlayarak, bölge sorunlarının çözümünde etkin rol oynayabilmeleridir.

 

Bütün bu karmaşa içinde nasıl bir laik demokratik parlamenter sistemin oluşturulması konusunda tecrübe sahibi olmayan bütün Arap ülkeleri için laik, demokratik, çok partili yapısıyla günümüze kadar büyük tecrübeler yaşamış olan yegâne İslam ülkesi Türkiye’dir. Bu bakımdan Türkiye bu ülkelerle oluşturacağı iyi ilişkiler vasıtasıyla bölgede gücünü arttırabilir ve sahip olduğu bu “softpower” ı avantaj olarak kullanabilir. Bu aynı zamanda ABD ve AB’nin de işine gelir. Ancak Türkiye bu avantaja kendi laik yapısını korumasına paralel olarak sahip gibi gözükmektedir.