PKK, bugüne kadar Ortadoğu’da hatta Türkiye’nin ilişkili olduğu her coğrafyada meydana gelen her olaydan kazancına olan sonuçlar elde etmiştir. Dün birkaç kez yaşanan böyle bir gelişmenin yarın da aynı şekilde sonuçlanması elbette kaçınılmazdır. Hele ki, bölgenin öncesine oranla çok daha sert dalgalarla sarsıldığını, terör örgütünün uluslar arası ilişkilerinde aşama kaydettiğini hatırlarsak, bu öngörünün doğruluğu daha açık görülecektir. Ayrıca örgütün daha önceki gelişmelerden kazandığı deneyimi de unutulmamalıdır.

 

Irak’ın işgaliyle ortaya çıkan kargaşa henüz durulmadan, dalgalar halinde yayılma eğilimindeki Arap devriminin bu bölgeye getireceği yeni sorunlardan terörle mücadelemizin etkilenmesi kaçınılmaz olacaktır. Bundan sonra “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözü bu gelişmeyle gerçek anlamını bulmaktadır.

 

Aslında dün de hiçbir şey eskisi gibi değildi. Çalkantılı gelişmeler hep meydana geldi. Günümüzdekine benzeyen olayların sayısı da, PKK’nın bu olayları kazanca çevirmesi de az değildi. Şöyle ki, Soğuk savaş döneminde Ortadoğu’da çok moda olan arkasında yabancı bir devletin desteği bulunan terör örgütlerinin başlıca üslenme alanı Lübnan’dı. Bölgede sözü geçen Suriye’nin desteği altındaki örgüt bu sayede kendisine sığınacak bir alan bulabildi. Saddam’ın Barzani’yle mücadelesinde Bağdat’a yakın durarak siyasi destek ve silah yardımı aldı. K. Iraklı masum insanların gazla zehirlendiği Enfal’den de kazançlı çıkarak bir yandan batıda yaratılan Kürt yandaşı kamuoyunun sempatisini kazandı, diğer yanda da bölgedeki varlığına batıyı inandırdı. İlk Körfez Savaşından sonraki 36. Paralel uygulamasından en kazançlı çıkan taraf oldu. ABD’nin öncülüğünde bölgenin Saddam’a yasaklanması sayesinde silah, araç-gereç ve silahlı birimlerinin eğitimliliği bakımlarından atılım gerçekleştirdi. Batının bölgeye ilişkin tüm planlarının bir köşesinde yer almaya başladı. Saddam’ın Kuveyt’i işgali ve Çöl Fırtınası harekâtı derken Irak’ın kuzeyinde, sınırlarımızın hemen yanında üslenme alanı elde etti. Bütün bu gelişmeleri, batıda ve Türkiye içinde yerleşmek için birer fırsat olarak kullandı. 

 

Nihayet batı bir zamanlar eliyle büyüttüğü Saddam’ın ipini çektiğinde, alan faaliyeti, uluslar arası diplomatik ve siyasi ilişkiler, fikir yapısını ve stratejisini etnisite temeline oturtma, bulunduğu üs alanını karargâh haline getirme ve daha sıralanabilecek birçok başlık altında, bir zamanlar rüyasını bile göremeyeceği sıçrayışı yaptı.

 

Sonuçta ilk günlerin aksine, bugün Türkiye’nin karşısına sadece silahlı birimiyle ve kırsal faaliyetiyle değil, siyasi ve toplumsal örgütlenmesini etkin bir hale getirmiş bir örgüt olarak çıkmaktadır. Kimi batılılara göre, “Avrupalılaştırma”, kimilerine göre ise DDR yani “disarming, demobilising ve reintegrating – silahsızlandırma, hareketini sınırlandırma ve bütünleştirme” adıyla ama her ikisinin de ortak noktası olan “demokratikleştirme” planlarıyla masaya sürülmektedir.

 

Geriye dönüp, şöyle bir bakış atıldığında görülenler çok özet haliyle bunlardır.  Bugün bağlamında yarına baktığımızda, PKK’nın da dünyanın da ve dahası bölgenin de öncekinden çok daha ciddi boyutta olduğu görülecektir. Artık Arap dünyasında tüm taşlar yerinden oynamaktadır. Batı ekonomik çıkarları uğruna dün işbirliği yaptığı Arap liderleri birer birer gözden çıkarma yolundadır. İsrail, Camp David Anlaşmasından beri ilk kez bölgede yalnız kalmaktadır. Bölgedeki en güvenilir dostu olan Türkiye’yi kaybetmiştir. Guardian gazetesinden Jonathan Freeland’in dediği gibi İsrail, kuzeyden Hizbullah’ın, batıdan Hamas’ın ve güneyden de Müslüman Kardeşler’in kuşatması altına girmektedir. Hizbullah, Lübnan’da hükümeti kurmaya çalışmaktadır. Suriye-İran ilişkileri güçlenmektedir. Irak’ta Şii’ler ülkenin geleceği hakkında en son noktayı koyacak ölçüde belirleyicilerdir. Bölge petrolünün yüzde 45’inin geçtiği Hürmüz Boğazı Şii denetimine geçmek üzeredir. Asia Times’dan M. K. Bahadrakumar, İran’ın bölgede üstlenmeye hazırlandığı rolünü Ayetullah Hatemi’nin “İslami Ortadoğu’nun doğuşu” sözleriyle anlatmaktadır.

 

Mısır’da Kral Faruk’un tahttan indirilmesinde rol oynayan Müslüman Kardeşler, ikinci kez darbe yapma gücüne erişmiştir. Öncekinin aksine bu kez iktidara ortak olmasının önüne geçilmesi neredeyse olanaksızdır. Halk tabanında sağlık ve eğitim gibi alanlarda kurumlaşması nedeniyle sahip olduğu gücü ortadadır

 

Uzun sözün kısası, İsrail belki de kendisini bugünkü kadar hiç yalnız hissetmemiştir. Arap dünyası hiç bu kadar karışmamıştır. Batılılar, Ortadoğu politikalarını hiç bu kadar değiştirmek zorunda kalmamışlardır. Batının korkulu rüyası Şii egemenliği ve radikal İslam böylesine güç kazanmamıştır.

Hiç şüphesiz olaylar bir süre sonra durulacak, toz-duman yatışacaktır. Böylesine derin ve geniş etkileri bulunan olayların sonunda ortaya çıkacak olan yapının bugünkünden çok farklı olacağı kesindir. Ülkemizin güvenliğinden başlayıp, inanç yapısına kadar varan geniş bir yelpazede yaratacağı etkileri olacaktır. Daralan küresel ekonomi nedeniyle zaten acımasız bir rekabet içindeki dünya devlerinin çıkar hesapları, bölgeyle bağlantısı nedeniyle ülkemize de yönelecektir. Böyle bir yönelim sonucunda ülkemizin terörle mücadelesi konusunda bazı güçlüklerle karşılaşması olasıdır.

 

Başını ABD’nin çektiği batının İsrail’in güvenliğini garanti altına alma zorunluluğunun, Kürt Bölgesel Yönetiminin önemi üzerinde etkili olacağı düşünülmelidir. Bir diğer önemli husus olarak, K. Irak’ın batı için Şii hareketi karşısında güvence olarak öneminin artacağı değerlendirilebilir. Batı nazarında etkisi ve değeri artmış bir Kürt Bölgesel Yönetimi üzerindeki yaptırım gücümüzün azalması söz konusu olabilir. Bölge ve ülke ekonomisine önemli bir katkısı bulunan K.Irak’la ticaretimizi, terörle mücadelemizde daima göz önünde tutma zorunluluğu yaşayabiliriz. Sonuçta, PKK’nın bölgedeki faaliyetlerine engel olması için sadece Erbil Havaalanıyla, Kandil Dağına giden yolları tutması yeterli olduğu halde Kürt yönetiminin, işbirliği taleplerimize olumsuz yaklaşması çok olasıdır. Öteden beri PKK’yı Türkiye’ye karşı bir koz olarak hep saklayan K. Irak’lı liderlerin, bu tutumlarını çok daha istekle sürdürmeleri hiç şaşırtıcı olmayacaktır. Mezopotamya’nın kaygan zemini konusunda babadan kalma deneyim sahibi olan Barzani’nin, PKK ve Türkiye ile ilişkilerinde dengeyi, artan önemiyle orantılı olarak daima kendi tarafında tutacağının değerlendirilmesi gereklidir.

 

Batı tarafından bölgedeki varlığı bir denge unsuru olarak görülen PKK’nın bu özelliğini daha çok öne çıkarması beklenen bir gelişme olmalıdır. Batılı karar vericileri ve kamuoylarını radikalizm karşısında sağlam bir engel ve “demokratikleşmeye “ hazır olduğuna inandırmaya hız vereceği öngörülebilir. Yurt içinde terör karşısındaki her önlemi Kürt halkının özgürlüğünü kısıtlama söylemlerine dönüştürerek mücadeleyi zayıflatmayı hedeflemesi olağan bir gelişme olmalıdır. İçerisinde demokrasi kelimesinin mutlaka bulunduğu çeşitli isimler altında halk örgütlenmelerinin meşruiyetinin kabul edilmesi için girişimlerini arttırması beklenmelidir. İhtiyaç duyduğu zaman bu girişimlerini terör eylemleriyle destekleyebileceği daima hatırda tutulmalıdır. Önceki dönemlerden farklı olarak stratejisinin ağırlığını, Türkiye’yi kendisiyle görüşmeye zorlamak için yurt içinde ve batıda taraftar kazanmak ve onların baskı unsuru olarak yanında yer almalarını sağlamak üzerine kurması beklenebilir. Bölgedeki çıkarları zora giren batının bu çabayı karşılıksız bırakmayacağı hususu unutulmamalıdır.

Ancak her biri mevcut bilgiler doğrultusunda yapılmış olan bu öngörüye rağmen örgüt içi disiplini sıkı PKK’nın her türlü strateji ve bu doğrultudaki taktik değişikliği kolaylıkla gerçekleştirebileceği hep hatırda tutulmalıdır.