Birbirine hasım olan iki halka ait örgüt, Hamas ve El Fetih nihayet dört yıllık ayrılık ve çatışmadan sonra anlaşma yolunda uzlaşarak, geçen Çarşamba uzun zamandan beri arzu edildiği şekilde birlik ve müşterek hareket konusundan imzayı koydular. Anlaşmanın Arap baharını Tunus’tan sonra yaşayan Mısır’da yapılması muhtemelen Türkiye için bir sürpriz olmuştur.

 

Merak edilen şey, nasıl olur da daha kendi içinde demokratik sistemi gerçekleştirmede emekleme noktasında olan Mısır böyle bir inisiyatifin gerçekleşmesinde ara bulucu veya sponsor rolünü üslenebilmiştir.

 

Türkiye’nin 2002’den sonra uygulamış olduğu Ortadoğu politikası “sıfır sorun” prensibi doğrultusunda bölge ülkeleri ile siyasi ve ekonomik açılardan ilişkilerin geliştirilmesine dayanmaktadır. Bu konuda hemen, hemen bütün ülkeler ziyaret edilerek, düşmanlıkların sona erdirilmesi ve işbirliğinin sağlanması doğrultusunda Türkiye’nin inisiyatifi ve girişimi ile uygulamakta olduğu dış siyaset bu güne kadar görüntü olarak, güzel bir resim vermiştir. Ancak, bölgedeki halkların ayaklanması ile mevcut liderlerin teker, teker ülke yönetimlerinden çekilmek zorunda bırakılmaları, evvelce Türkiye tarafından yapılan bu girişimlerin neredeyse geçersiz olmasına neden olmuş gibi gözükmektedir. Örneğin; Suriye ile uzun zamandır sürdürülen düşmanlık, Başer Esad ile yapılan anlaşmalarla dostluğa dönüştürülmüş ve siyasi, ekonomik anlaşmalarla yoluna konulmuştur. Diğer taraftan Libya lideri Kaddafi ile olan ilişkiler bu gün muhaliflerin Türkiye’ye olan tepkileri ile muğlak bir hale gelmiş ve çıkmaza girmiş gibi görünmektedir. Mısır’ın yeniden yapılanma sonunda Türkiye’ye karşı nasıl bir tavır alacağı henüz netlik kazanmamıştır. Mısır bölge liderliğine oynama arzusu ile evvelce olduğu gibi Türkiye karşıtı bir tavır mı takınacaktır, bilinmez.

 

Doğal olarak bu karmaşık ortamda, özellikle Şii-Sünni ayrışımının etken olduğu hadiselerde İran’ın baş aktör olarak rol kapma içinde olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Suudi Arabistan ve Bahreyn ‘deki halk hareketleri üzerine çeşitli çıkışlar yapan İran, ortaya çıkan hadiseleri 1979 yılında başlayan İslam Devrimi’nin bir devamı olarak addetmektedir[1]. Bu nedenle, Suriye’de Başer Esad’ı açık bir şekilde desteklerken, Suudi Arabistan ve Bahreyn’de ki halk hareketlerinde Şii halkı destekleyici girişimlerde bulunmuştur.

 

Türkiye açısından konuya baktığımızda Haziran ayında yapılacak seçimlerden dolayı içe dönmek zorunda kalan hükümet bir taraftan seçimi kazanmak için propaganda faaliyetlerini sürdürmek için uğraşırken, diğer taraftan da Güneydoğu’dan kaynaklanan ve gittikçe tırmanan terör ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Ağırlıklı olarak dış politikaya yönelmesi mümkün görülememektedir. Bu nedenle Arap ülkelerindeki mevcut gelişmeler yakından takip edilse dahi, etkili bir politika üretmek için olayları hükümet nezdinde mercek altına almak ve bu politikaları uygulamak şu an için pek mümkün görülememektedir.

 

Filistin sorunu ile Türkiye’nin son derece ilgili ve etkili olduğu bilinmektedir. Hatta Hamas’ın ikna edilmesinde Türkiye’nin inkar edilemez bir rolü olduğu ifade edilmektedir. Buna rağmen El Fetih ile Hamas arasındaki anlaşmanın neden Türkiye’de değil de Mısır’da imzalandığı anlaşılamamıştır.

 

Bunun nedeni olsa, olsa Türkiye’nin etkin rolünü baskılamak isteyen Batı’nın Mısır’ı devreye sokarak, liderliği devralmasını sağlayıcı ayak oyunları olabilir diye değerlendirilmektedir. Çünkü yakın zamana kadar, Mubarek döneminde Mısır Hamas’ı düşman ilan etmiş ve sırf Gazze’nin yönetimi Hamas’ta diye yardım tünellerini kapatarak, Gazze-Mısır sınırına duvar çekme uygulamasını başlatmıştı. Mısır’ın bu yaklaşımı ile Hamas’ı ikna etmesinin pek mümkün olamayacağı düşünülmektedir. Aslında şu anda Mısır’da daha liderliğe soyunabilecek ne bir demokratik yönetim ne de lider mevcut değildir. Halen silahlı kuvvetlerin idaresi altında seçimlere hazırlanan Mısır her iki tarafı uzlaştıran ev sahibi konumunda olarak, Arap Birliği, AB Dış ilişkilerden sorumlu yetkilisi Catrine Ashton dahil yüzden fazla temsilciyi davet ederken, Türk Dış İşleri Bakanı’nı da davet etmiştir. 

 

Burada Türkiye’nin kaçırdığı ve ders alması gereken bir takım girdilerin olduğu muhakkaktır. Türkiye bu kadar çabanın sonucunda hasılayı elde etmişken, birileri tarafından bir kenara itilerek, pasifize edilmeye çalışıyorsa bu işte bir hata var demektir. Ya bir kısım ülkeler Türkiye’nin bu inisiyatifini bölgede etkili olmasını istemedikleri için engellemeye çalışıyor, ya da Türkiye bu işleri yaparken bir kısım ülkelerle gerekli koordinasyonu yapmakta hataya düştüğü için bu şekilde bir davranışa maruz kalmaktadır.

 

Ortadoğu’da Arap baharı tomurcuklanma safhasını bitirememiştir. Daha sonuçlarını ortaya koyması veya meyve vermesi için biraz zamana ihtiyaç duymaktadır. Aslında bu Türkiye açısından lehine olan bir durum yaratmaktadır. Halen seçime bir ay gibi bir süre kalmıştır. Seçim sonunda yeni hükümetin kurulması ve faaliyete geçmesi Temmuz ve Ağustos ayını bulabilecektir. Bu zaman zarfında Ortadoğu’da da sular durularak, ülkelerdeki yeni yapılanmaların rengi belli olacaktır. Dolayısıyla başa geçen yeni hükümet yeni rejim liderleriyle ilişki kurmak suretiyle yine barış ve istikrarı sağlayacak, siyasi ve ekonomik anlaşmaları tekrar gündeme getirebilecektir.

 

Bu bakımdan Batılı yazarların Arap Baharı ile Türkiye’nin Ortadoğu’da ki balayı sona erdi yaklaşımları doğru bir yaklaşım olarak değerlendirilmemektedir. Türkiye, tarihi, kültürel derinliklerinden gelen uyumla ve bu güne kadar sürdürdüğü politikalarla yine bölgede etkinliğini sürdürmeye devam edecektir. Yeter ki ülke olarak inisiyatifi ele alarak dış politikada etkin bir süreç içine girelim.

 

Dipnotlar

 

[1] David Rosenberg, Turkey’s Middle East drive falters in ‘Arab Spring’, http://arabnews.com