Türkiye Suriye tarafından düşürülen uçak ile ilgili ferdi olarak fevri bir karşılık verme yerine ağır başlı bir şekilde olayı değerlendirerek, BM, AB ve NATO gibi uluslararası kuruluşların devreye girmesini sağlama yoluyla haklılığını tecil ettirerek, gerekli desteği sağladıktan sonra uygun tepkiyi göstermeyi seçmiştir.

 

Bu tavır mevcut kriz ortamında ortaya çıkan hadisede Suriye’nin Rusya, Çin ve İran nezdinde müşkül duruma düşmesini sağlayacak ve yalnızlığa itecek sonuçları da beraberinde getirmesi açısından olumlu bir yaklaşım olarak ele alınmalıdır. Nitekim İran’ın olay karşısında itidal telkin etmesi, Suriye’yi destekler manada bir çıkış yapmaması Türkiye’ye karşı olumlu bir tutum içinde olduğunun diplomatik bir ifadesi olarak görülmektedir (Iran: sakin olun 2012). Rusya ve Çin halen sesizliğini korumaktadır.

 

Türkiye uçağın uçuş parterni, niyet ve maksadı, silah yükü durumu konusunda gerekli raporları hazırlayarak, uçağın ne zaman ve nasıl vurulduğuna dair gerekli bilgileri derlemiştir. Buna göre uçak, Malatya’dan havalandıktan sonra, kısa bir süre Suriye hava sahasına girmeyi müteakip kendi radar üssümüz tarafından ikaz ediliyor, bunun üzerine uçak derhal ihlal dışına çıkıyor ancak, Suriye kıyısının 13 deniz mili açığında uluslararası sahada uçarken muhtemelen Suriye’de konuşlu bir Rus uçaksavar füzesi ile vuruluyor ve bir süre düzensiz uçuş yaptıktan sonra Suriye sınırına 8 deniz mili mesafe içinde, diğer bir değişle Suriye karasuları içine düşüyor. Bilindiği gibi bir ülkenin karasuları sahilden itibaren 12 deniz miline kadar olan alanı kapsamaktadır.

 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bir haber kanalında yaptığı açıklamada “uçağın silahsız, tek başına uçan, kimliğini gizlememiş açık bir uçak'' olduğunu ifade etmiştir. Şam yönetimi, kimliği belirsiz bir uçağın Suriye hava sahasına girmesi üzerine, uçak kendi havasahası içindeyken harekete geçtiklerini ve ''bir düşmanlık amaçlamadan'', egemenlik haklarını kullandıkları iddiasının doğru olmadığını belirmiştir.  Suriye’nin açıklamalarında doğru olan kısmın; uçağın kısa bir süreliğine hava sahasını ihlal ettiğidir. Bunun dışında ileri sürdükleri diğer iddiaların doğru olmadığı ve Suriye’nin uçağı belirlemesinin ardından angajman kurallarını ihlal ederek, herhangi bir ikaza gerek görmeden uluslararası hava sahasında seyreden uçağın düşürülmesi için düşmanca bir tavırla hareket ettiği gerçeği ortaya çıkmaktadır. Suriye tarafından gerçekleştirilen bu hareketin aslında emir komuta zafiyetini de ortaya koyduğunu söylemek doğru bir yaklaşım olacaktır. Eğer uygun süreç işletilseydi; angajman kuralları gereği bir defa yapılan bu ihlalin tekerrürü olmadan ve gerekli uyarı ve önleyici tedbirler alınmadan düşürmeye yönelik bir eyleme dönüşmesi gerçekleşmezdi. Bu tam bir emir komuta ihlali ve başıbozukluğu ifade etmektedir. Muhtemelen daha üst komutanlıklara bu konuda gerekli bilgi aktarılarak emir alınmadan keyfi olarak inisiyatif kullanılmıştır. Sonuç, Şam’da bulunan siyasileri oldukça sıkıntıya sokan bir durum yaratmıştır. Nitekim olayı tam incelemeden haklılıklarına dair alelacele yapılan açıklama bu durumu bir nebze teyid etmektedir.

 

Türkiye dışişleri bu değerlendirmelerin ardından Suriye’ye her türlü hakkımızın mahfuz tutulduğunu belirterek Nota vermiştir. Bunun yanısıra Türk Dışişleri BM Güvenlik Konseyi üyeleri, NATO, Arap Birliği üyeleri gibi yirmiye yakın ülke yetkilileri ile görüşerek durumu açıklayarak,  haklılığımızı anlatmaya çalışmıştır. Arkasından ABD, İngiltere, İspanya gibi bir çok ülkeden Türkiye’yi destekleyen bildiriler gelmeye başlamıştır.

 

Türkiye Ne Yapmaya Çalışmaktadır?

 

Türkiye’nin önünde genel olarak iki hareket tarzı bulunmaktadır. Birincisi, Ankara’nın çok fazla düşünmeden, bir çok Türk insanının düşündüğü gibi, bizde derhal gidelim Suriye’nin şurasını, burasını vuralım tavrını uygulamaya yönelik askeri darbe planını yürürlüğe koyması ve kimseye danışmayarak uygulaması hareket tarzıdır. Bu hareket tarzı genel olarak İsrail’in, zaman zaman da ABD’nin Afganistan, Pakistan üzerinde halen sürmekte olan sıcak çatışma bölgelerinde uyguladıkları bir yaklaşımdır. Burada önemli olan husus şudur; uygulama yapılan alanda zaten bir şekilde askeri çatışmalar sürdürülmektedir. Alınan kararın süratle uygulanması çatışma şartları ve kuralları içinde olduğundan yansımaları o şartlar içinde değerlendirilmektedir. Çatışma bölgesi olarak addedilen bölgelerde doğal olarak süratle askeri bir karın uygulanması gerekmekte ve buna göre gereği yapılmaktadır.

 

İkinci hareket tarzı ise, olayın soğukkanlı bir şekilde değerlendirilmesi ile, haklılığımızı ortaya koyacak kanıtların ortaya çıkartılarak, Suriye’yi destekleyen Rusya, Çin ve İran ülkeler dahil bütün etkin ülkeler ve uluslararası örgütler bazında faaliyete geçerek, onların desteğini alarak, uluslararası hukuka uygun bir şekilde hareketle bir sonuca ulaşmak olarak karşımıza çıkmaktadır. Ankara bu hal tarzını seçmekle aslında köklü dış siyaset tecrübesini işlevsel hale getirmiştir. Bu suretle Türkiye Esad yönetimini uluslararası örgütler nezdinde alınacak kararlarla yalnız bırakabilecektir. Hatta destekçileri nezdinde dahi “bu konuda yapabileceğimiz fazla bir şey yok” çıkışı ile karşılaşabilecektir. BM’lerden alacağı destekle “meşru müdafaa” hakkını hukuksal anlamda teyid ettirecektir. NATO ve AB üyelerinin desteği ile daha güçlü bir konumda olacaktır. En önemlisi ise, halen herhangi bir çatışma ortamından uzak olan krizin makul, mantıklı bir şekilde, Ankara’nın çıkarları doğrultusunda yönlendirilmesi imkanı mevcut olabilecektir. Diğer bir değişle Şam’ın karşısında, tek başına bir Ankara yerine NATO, AB ve BM desteği arkasında olan korkunç bir dev yer alacaktır.

 

Bu gerekçelerle Türkiye, bir taraftan BM’lerden destek ararken, diğer taraftan NATO ve AB’ni devreye sokmaya çalışmaktadır. NATO’da yapılan girişimlerde yine sağduyulu hareket edilerek, geçerli gerekçeler oluşmadığından NATO anlaşmasının 5’nci maddesi yerine bir önceki madde olan 4’ncü maddesi gündeme getirilerek bir olağanüstü toplantı talep edilmiştir. Bilindiği gibi 5’nci madde özetle, “birimize yapılan bir saldırı hepimize yapılır kabul edilerek topluca karşılık verilir” şeklindedir. 28 üyeli NATO içinde bu aşamada bu konuda bir konsensüs sağlanması zor olduğundan, 4’ncü madde gündeme alınmıştır. Buna göre, toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliği tehdit edilen üye ülkeler, İttifak içinde danışma sürecini başlatabilmektedir. Ankara, Salı günü yapılacak toplantıda başta olayın uluslararası sularda meydana gelmesi olmak üzere teknik ve hukuki ayrıntıları üye ülkelere aktararak, bu maddeyi işletmeye çalışacaktır. Toplantının ardından Genel Sekreter Anders Fogh Rasmussen'in bir açıklama yaparak NATO'nun tepkisini ortaya koyması beklenmektedir. Bu gün AB, yarın yapılacak NATO toplantısına hazırlık olmak üzere Suriye konusu ana gündem olarak bir toplantı yaparak konu hakkında görüşecektir. NATO üyesi olmayan ülkelere muhtemelen bu toplantıda gerekli bilgiler aktarılacaktır. Bu suretle müştereken hem NATO ve hem de AB üyesi olan ülkeler dahil bütün ülkelerin konu hakkında altyapısının oluşması sağlanacaktır. NATO’nun yeni konsept çerçevesinde bir derece sınanması olarak ele alınabilecek “case” durumundaki olay karşısındaki tutumu NATO’nun gelecekteki güvenilirliği ve dayanışmasına örnek teşkil etmesi açısından son derece önemli sonuçlar doğuracaktır.

 

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, Türkiye ABD, İngiltere, gibi ülkelerin doğrudan desteğini almıştır. Bunun yanısıra NATO ve AB platformlarını harekete geçirmiş ve BM nezdinde faaliyete geçmiştir. Ban Ki Moon’a gönderilen mektupta haklılığımız açıklanmıştır. BM Şartının VII’nci bölüm 51’nci maddesi[1] gereği Türkiye “meşru müdafaa” hakkını saklı tutmaktadır. Ancak VI bölümün 33’ncü maddesinde “… uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını tehlikeye düşürebilecek nitelikte bir uyuşmazlığa taraf olanlar, her şeyden önce görüşme, soruşturma, arabuluculuk, uzlaşma, hakemlik ve yargısal çözüm yolları ile, bölgesel kurulu ya da anlaşmalara başvurarak veya kendi seçecekleri başka yollarla buna çözüm aramalıdırlar.” Şeklinde bir ifade vardır. BM’in temel amacı 1’nci madde de belirtildiği gibi, uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasıdır. Bu amaçları gerçekleştirmede geçerli ilkeler de madde 2’de belirlenmiştir. Buna göre, üye devletlerin anlaşmazlıklarını, uluslararası güvenliği, adaleti ve barışı tehlikeye sokmadan, barış yolu ile çözeceklerini belirtmiştir. Devamında şöyle demektedir: “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletler'in Amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.” BM Anlaşması’na göre uluslararası sorunlar ya devletler tarafından, ya da BM Örgütü tarafından barışçı yollar çözülecektir. Konuya bu açıdan baktığımızda BM’in kuvvet kullanımı konusunda oldukça cimri davrandığını görmekteyiz. BM’in bu aşamada Şam’a karşı bir Güvenlik Konseyi kararı çıkartılmasının Rusya ve Çin’e rağmen son derece zor olduğu görülmektedir. Ancak, Türkiye bu müracaatı ile en azından konunun görüşülmesini, “meşru müdafaa” hakkının teyid edilmesini ve Şam’ın biraz daha Rusya ve Çin açısından müdafaa edilemez duruma düşmesini sağlayan gerekçeleri oluşturabilecektir. Bu da Esad rejimine karşı olan güveni azaltıcı faktör olacaktır. Bunun yanısıra yarın Türkiye’nin uygulayacağı bir karşı harekete karşı tepkilerin dozuna etkili olacaktır.

 

Sonuç ve Değerlendirme

Türkiye dış siyaset tecrübesinin verdiği duyarlılıkla fevri hareket ederek elindeki avantajı olumsuzluğa dönüştürecek bir süreç içine girmekten kaçınmıştır. Olayın teferruatlı bir şekilde incelenerek, detaylı bilgilerin NATO, AB ve BM nezdinde paylaşılması Türkiye’nin meşru müdafaa hakkının geçerliliği konusunda gerekli desteği alması konusunda olumlu adımlar olacaktır. Bu aynı zamanda Ankara ile Şam’ı münferit olarak karşı karşıya getirme durumunu ortadan kaldıracak ve uluslararası tepkinin Şam’ın karşısında yer almasına ve müşterek yaptırımlar uygulanmasına neden olabilecektir. Esad rejimi bu tür bir dayanışma ile daha da çıkmaza girecek ve mevcut desteğinde aşınmalar oluşacaktır. Türkiye “meşru müdafaa hakkı” ile gerekli her türlü tedbiri uygulayacağını uluslararası en üst düzeyde teyid ettirecektir.

 

Bu aşamalara paralel olarak ülkemiz için önemli olan hususun Suriye’ye karşı haklılığımız teyid edildikten sonra, nasıl bir siyasi ve askeri hareket tarzının uygulanacağı ve bu konuda kimlerle müşterek olarak veya destek alarak yapılacağı konusunda karar vermek olduğu değerlendirilmektedir.

 

[1]Bu Anlaşma’nın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin do al olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi'ne bildirilir ve Konsey'in işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez” (Madde 51).