Türkiye’nin Almanya ile ilişkilerinin hiç kuşkusuz diğer Avrupa ülkeleri ile olan ilişkileriyle karşılaştırılması mümkün değildir. Türkler Haçlı seferleriyle başlayan, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki genişlemesi, duraklaması ve gerilemesi döneminde yoğunlaşan ve sonraları Birinci Dünya Savaşı ittifakı ile aynı safta yer alınması sonucu “tarihi dostluk” nitelemesi ile anılan bu ilişkiler günümüzde de farklı boyutlarda ama yoğunluklu biçimde sürmektedir. Almanya, Türkiye’nin en önemli ticaret ortağıdır. Topraklarında Türkiye kökenli vatandaş ve soydaş olarak yaklaşık üç milyon Türk yaşamaktadır. Son elli yıl içinde bu ülkedeki insanlarımız Almanya’nın kalkınmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu insanlarımızın Almanya’daki mevcudiyeti çeşitli açılardan sürekli olarak tartışma konusu yapılmış, doksanlı yıllarda yaşanan ırkçı şiddet olayları iki ülke arasındaki ilişkilerde sorunlara yol açmıştır. Yine Almanya, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği konusunda Fransa ve Avusturya ile birlikte “istemezük” koalisyonunun başını çekmektedir. Tarihten bugüne kadarki ilişkilere bakıldığında Almanya Türkiye için önemli olduğu kadar Türkiye de Almanya için önemlidir ve bu gelecekte de böyle olacaktır.

 

Yukarıdaki girişte de vurgulandığı üzere, Türkiye’nin Almanya ile olan çok boyutlu ilişkileri inişler, çıkışlar ve kırılma noktaları ile bezenmiştir. Almanya’nın Türkiye’nin milli davalarındaki tutumu da ikili ilişkilerde incelenmeye ve dikkate alınmaya muhtaçtır. Görülen odur ki, dostane olduğu her iki tarafça sürekli vurgulanan bu ilişkilerde belli konular söz konusu olduğunda Alman siyasetince takınılan tavırlar Türkiye açısından kabul edilemez olmaktadır. Burada özellikle vurgulanması gereken Almanya’nın milli meselelerinde Türkiye’nin bu dostluğa verdiği önem ve genel siyasi duruşunun Almanya tarafından konu Türkiye’nin çıkarlarının olduğu hallerde Türkiye’ye karşı takınılmadığıdır. Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) lideri Hristofiyas ile Lefkoşa’da yaptığı görüşme sırasında Türkiye’yi ve KKTC’yi suçlayan ifadeleri Almanya’nın bilinen tutumunun bir kanıtı niteliğindedir.

 

EOKA lideri Nikos Sampson’un 15 Temmuz 1974 günü yaptığı Enosis amaçlı darbe ile Rum yönetiminin entrikacı başkanı ve 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni işlemez hale getiren Başpiskopos Makaryos’un adadan kaçması ertesinde 20 Temmuz 1974 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Garanti Anlaşması çerçevesinde başarılı bir amfibik harekâtla adaya çıkması Almanya’da tepkilere neden olmuştur. Çıkarmanın yapıldığı gün partisinin bir toplantısında konuşan dönemin Şansölyesi Willy Brandt çıkarmayı, “Ben bu işgali üzüntüyle karşılıyorum” (Ich bedauere diese Invasion. ARDTelevizyonu,  Saat 20:00 Ana Haber Bülteni, 20.7.1974) sözleriyle değerlendirmiştir. Alman hükümetinin Kıbrıs konusunda bugüne kadar süren tutumu, aslında bu meselede daima Yunanistan’ı destekleyen Fransa’ya karşı bu dost ülkenin Türkiye’nin yanında olduğuna inanan Türk kamuoyunu şaşırtmış olmalıdır. Almanya, böylece resmi politikasında Türkiye’yi Kıbrıs’ta işgalci olarak gören ve Batı dünyasında genel kabul gören yaklaşımı paylaşmıştır. Bu yaklaşıma Kıbrıs konusuyla ilgili olarak tabiatıyla Alman kamuoyunda da geniş olarak destek verildiği gözlenmiştir. EOKA’nın Kıbrıs Türklüğünü ortadan kaldırma mücadelesi tümüyle unutulmuş ve saldırgan taraf olan Rumlar mağdur ve mazlum olarak tanınmış ve tanıtılmıştır. Hal böyle olunca da devletler hukukuna göre meşru hakkını kullanarak Kıbrıs’a müdahale eden Türkiye “müstevli” nitelemesiyle hedef tahtasına konmuştur.

 

Değişen hükümetlerin iktidarlarında da Almanya’nın Kıbrıs politikasındaki bu çizgi titizlikle korunmuştur. Aynı Almanya 1990 yılında kendi birliğini kazandıktan hemen sonra Yugoslavya’nın dağılması sürecinde bütünden ayrılan parçaları alelacele tanıyarak bu süreci hızlandırmıştır. Yugoslavya’daki halkların ayrılıp ayrı devlet kurmasına destek olan, bir dönem Türkiye’deki terör sorununa farklı gözlerle bakan Almanya 1974 Türk müdahalesi ile barış ve huzura kavuşmuş olan Kıbrıs’taki Türk toplumunun tümüyle Rumlara ait yapay bir ülkede azınlık konumuna düşmesinden yana görünmektedir.

 

Avrupa Birliği’ne adaylık sürecimizin başlamasıyla birlikte Türkiye’ye dayatılanlar da bu politikanın eseridir. 2004 yılının Mayıs ayında önceki söylemlerin aksine AB’ye tam üye yapılan KRY, sanki Türkiye’nin üyeliğini engelleme amacını taşımaktadır. “Kıbrıs sorunu” olarak adlandırılan, aslında Kıbrıs Türklüğünün meşru müdafaa içerisinde varlığını ve devletini sürdürme çabasına karşı mücadelesinde AB’nin KRY safında yer alması anlamına gelen bu adım Türkiye’nin karşı karşıya olduğu olumsuzluğun boyutunu göstermektedir.

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve adadaki Türkiye Cumhuriyeti varlığının ortadan kalkması demek olan Annan Planı’nı yanlış vaatlerle yönlendirilen KKTC halkı kabul ederken Kıbrıs’ı kendilerinden başka kimseyle paylaşmama niyetini saklamaya dahi gerek duymayan Rumlar bu planı reddetmişlerdir. Anlaşılan odur ki, Angela Merkel’in Hristofiyas ile yaptığı görüşmede bu husus hiç gündeme gelmemiş ve “uyuşmaz” olan taraf Türkler olarak ilan edilmiştir. Esasen nasıl bir “uyuşma” arzulandığı çok iyi bilinmektedir. Kıbrıs Türkleri Rumların tüm dayatmalarına evet demedikleri takdirde batı liderlerinin düşündükleri “uyuşma” gerçekleşemeyecektir.

 

Annan Planı skandalı bir yana, toplumlar arasında yıllardır süren görüşmelerde Kıbrıs Rum tarafı sürekli olarak Kıbrıs Türklerinin yaşamsal haklarını teslim etmeme, Türk toplumunu eşit muhatap olarak görmeme ve Türkiye’nin adaya barış getiren ordusunun biran önce Kıbrıs’tan çıkıp gitmesi amacını güden politikayı savunmuştur. Berlin’de faaliyet gösteren ve Alman hükümetine düşünce üreten Bilim ve Siyaset Vakfı’nın (Stiftung Wissenschaft und Politik) (emekli) Türkiye gözlemcisi Dr. Heinz Kramer, toplumlar arasındaki görüşmelerde ilerleme kaydedilmemesinden şikâyet ederken bu nedenle arzulanan “uyuşma” şansının azalmakta olduğundan şikâyet etmektedir.[1]

 

Sonuç olarak, bugün Merkel’in, Sarkozy’nin veya başka bir Avrupalı liderin duruşu bundan ibarettir. Şayet Almanya’nın bu tutumu çağlar öncesinden kaynaklanıyorsa ve konu hala Kıbrıs’ın 1571’de Venediklilerden fethi döneminin zihniyetiyle değerlendiriliyorsa, bu en hafif deyimiyle günümüzün uluslararası toplumu için utanç vericidir. Eğer durum buysa Angela Merkel’in Lefkoşa’nın Rum kesiminde dile getirdiği görüşlerini hayretle karşılamamak gerekmekte, yakın müttefik olduğuna ve dostluğuna inandığımız, topraklarında milyonlarca insanımızın yaşadığı ve her bakımdan çok boyutlu ve her iki taraf için yararlı ilişkiler içinde olduğumuz Almanya’nın neden bugüne kadar tezlerimize yaklaşmadığı sorgulanmalı, özellikle de dost ülke kamuoylarını aydınlatma becerimizi ve ulusal davalarımızdaki kamu diplomasisi zaaflarımızı zaman geçirmeden gözden geçirmemiz gerekmektedir.

 

Dipnotlar

 

[1] Heinz Kramer, Neue Hoffnung für Zypern? SWP-Aktuell 67 August 2008