Almanya’daki Türklerin gündemine son günlerde ağırlıklı bir biçimde oturan Alman Merkez Bankası yöneticisi ve Berlin eski senatörlerinden sosyal demokrat parti (SPD) üyesi Thilo Sarrazin’in ırkçı söylemleri, bu ülkedeki “entelektüel kültür ırkçılığının” hangi boyutlarda olduğunun yeni bir göstergesidir. Sarrazin’in geçtiğimiz günlerde piyasaya sunulan “Almanya Kendisini Yokediyor” (Deutschland schafft sich ab!) başlıklı kitabı çok yüksek satış sayılarına ulaşmış ve karaborsaya düşmüş durumdadır. Şansölye Angela Merkel’in de sert bir şekilde eleştirdiği, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin ve Almanya Merkez Bankası’nın ihraç işlemlerini başlattığı Sarrazin’in ırkçı söylemlerinin bir televizyon kanalındaki canlı söyleşi sırasında yapılan ankete katılanların yüzde altmışının tasvibiyle karşılanması, böyle bir anketin temsil niteliği yeterli olmamakla birlikte Almanya kamuoyunun konuya ilişkin duruşu hakkında bir izlenim vermektedir. Emnid Kamuoyu Araştırma Enstitüsü’nün konuya ilişkin anketinin sonuçları, “aslında herkesin düşünüp de açıklayamadığı düşüncelerin ortaya çıkması” olarak değerlendirilmektedir. Alman medyasına yansıyan ve temsil niteliği olan bu anketin sonuçlarına göre Sarrazin’in kuracağı bir siyasal parti yaklaşık yüzde on sekizlik bir oy oranına erişecektir.[1]

 

Sarrazin’in yaklaşık bir yıldan bu yana çeşitli vesilelerle yinelediği görüşlerinin temelinde yatan düşünce kısaca, başta Almanya’daki en kalabalık yabancı topluluğunu oluşturan Türkler olmak üzere Araplar ve diğer Müslümanların Alman kültürünü etkileyip bozdukları, Alman yaşam tarzına uyum gösterememeleri nedeniyle toplumun içinde sorun yaratan bir grup haline geldikleri ve Alman sosyal devletinin kırılgan konumdakilere tanıdığı sosyal hakları istismar ederek Alman ekonomisine zarar verdikleri şeklindedir. Bu görüşler, Almanya’da geniş kamuoyunca da kısmen kabul gören, ancak genellikle açıkça telaffuz edilmeyen, buna karşılık aşırı sağcı ve ırkçı çevrelerin bilinen ve açıklanan söylemlerini oluşturmaktadır. Esas itibariyle ırkçı ideolojiyle taban tabana zıt bir siyasal programa sahip bulunan sosyal demokrat partinin (SPD) kendi bünyesinden çıkan, üstelik de üst düzey yöneticilik de yapmış ve yapmakta olan bir siyasi kişiliğin ırkçı söylemleri savunarak ortaya çıkmasının bu partinin en azından yönetim kademesinde yarattığı rahatsızlık açıkça görülmektedir. Bununla birlikte, medyaya yansıyan haberlerde sosyal demokrat partinin seçmenlerinin önemli bir bölümünün Sarrazin’in görüşlerini desteklediği anlaşılmakta, bu da durumun vahametini daha da açıklamaktadır. Thilo Sarrazin’in Alman kamuoyuna sunduğu son tezi ise Türklere karşı söylemlere karşı gerektiğinde çok büyük tepki göstermeyecek olan sağ çevrelerin bile dehşete düşmesine yol açmıştır. Eski sosyal demokrat yeni ırkçı Merkez Bankası yöneticisi, “Yahudilerin kendilerine özgü bir gene” sahip olduklarını, aynı şekilde “Baskların da ayrı bir genleri” olduğunu ileri sürünce gizliden gizliye kendisine hak verenlerin büyük olasılıkla açık desteğini yitirmiştir. Günümüzde demokrasiden ve insan haklarından yana büyük “arızaları” olmayan, sadece ekonomik gücüyle değil, sosyal devlet anlayışı ile de Avrupa Birliği’nin lokomotifi konumundaki Almanya’nın geçmişinden gelen ve bir türlü tam olarak belleklerden silinemeyen ırkçılıkla özdeşleştirilmesi, bu ülke açısından tabiatıyla son derece talihsiz bir durumdur. Ancak, zaman zaman fiziki şiddete de varan ırkçılığın özellikle bir anlamda “gizlenebilen” kültürel versiyonu ile yapılması gereken mücadelenin siyasi ve idari düzlemlerde tam olarak yapılmamış olması bu sıkıntının devam edeceğine işaret etmektedir.

 

Alman toplumundaki bu itibar zedeleyici, ülkenin bütünüyle dış dünyada olduğundan farklı görünmesine yol açtığı düşünülen entelektüel ırkçılığın aslında demokrasisi ve bilgi toplumu olma özelliği bu denli gelişmiş bir ülkede nasıl barınabildiği konusunda ciddi bilimsel araştırmalara ihtiyaç vardır. Ancak özellikle bu konuda bilimsel araştırma güdüsünün genellikle duygulara yenik düştüğü, hatta bazı bilimsel gerçeklerin hiçbir zaman siyasi çıkarlarla baş edemediği gerçeğiyle karşı karşıya kalınmaktadır. Bilimsel araştırmalardan kaynaklanmayan politikalar da popülist olmaya mahkum olmakta, alttan alta ve Almanya’ya ilk yabancı işçilerin geldiği ellili yıllardan itibaren gelişmeye başlayan entelektüel nitelikli ırkçılıkla mücadele edilmesi mümkün olmamaktadır. Bugüne kadar entelektüel kültür ırkçılığının kolaylıkla fiziki ırkçılığa dönüşebildiği ve ister istemez şiddeti de beraberinde getirdiği gerçeği popülist politikalarla üstü örtülen bir tehlike olmaya devam ede gelmiştir.

 

Son yıllarda bitmek tükenmek bilmeyen ve genellikle tam olarak ne olduğu bile tanımlanamayan bir “entegrasyon” tartışmasının kolektif belleklerde mevcut gizli bir yabancı düşmanlığını da tahrik ettiği gözlerden kaçmamıştır.[2] Kaba ırkçılığın entelektüel ambalaja sarılarak meşruiyet kazanmasına katkıda bulunan Alman “aydınlarına” en büyük destek ise bu ülkede yaşayan bazı “Türkiye kökenlilerden” gelmiştir.[3] Türkleri göze diken olarak gören kesimlerin nabzına göre şerbet veren ve Türkiye’ye ve İslam dinine aidiyeti temel kusur olarak sunan bu kişiler, Almanya’daki Türklere rol örneği olarak gösterilmek istenmiş, böyle bir yaklaşım tabiatıyla Türk toplumu arasında ilgi bulmamıştır. Fakat bu sözde aydınların yazıp çizdikleri, televizyon programlarında söyledikleri bugün Sarrazin’i alkışlayanların geniş tasvibiyle karşılanmış, bu arada yüksek satış oranlarına ulaşan kitaplarının bol sıfırlı getirisi yeni kitapların da yazılmasını tetiklemiştir. Söz konusu “yazarlardan” en ünlüsü olan Necla Kelek, Thilo Sarrazin’in kitabının kamuoyuna sunulduğu toplantıda açılış konuşmasını yapan kişidir.

 

Alman toplumunda hangi nedenlerle entelektüel kültür ırkçılığının geniş kabul görmekte olduğuna ilişkin elimizde işe yarar ve gözleme dayalı veri bulunmamakla birlikte sadece Almanya’ya ve bu yazının spesifik çerçevesinde çözümlenmesi mümkün olmayan bir olgudan söz edilmesi yararlı olacaktır. Toplumda “aydın” olarak kabul gören kişi veya grupların toplumun tümünü ilgilendiren ve kamu düzeni için tehdit niteliğinde olabilecek gelişmeler karşısındaki tutumu önem kazanmaktadır. Bu kişi veya grupların ekonomik bakımdan gelişmiş refah düzeyi yüksek toplumlarda siyaset kurumu ile kendi çıkarlarını özdeşleştirdikleri ve düzenle barışık hale geldikleri görülmektedir.[4] Aydın dinamizminin yitirildiği toplumlarda da “ülkenin genel çıkarları adına” gericileşen, yaşamsal olabilecek bazı olay ve olguları sübjektif değer yargıları ile süregelen siyasi hataların devamı pahasına gerçekdışı düzlemlere taşıyan ve böylece “özgün” olma çabası taşıyan sözde “aydınlara” rastlanmaktadır. Bu sözde “aydınlar” aslında içine düştükleri konumları itibariyle kendi zavallılıklarının yanında topluma ve ülkelerinin dış itibarına büyük zarar vermektedirler. Dış itibarın da ötesinde konunun bir diğer boyutuna bakıldığında, çok yakın ilişkilerimizin olduğu Almanya Federal Cumhuriyeti’nde Almanya’da yaşayan Türk yurttaşlarının varlığının ve kültürlerinin bu denli tartışılır olmasının Türkiye’de yarattığı rahatsızlık da unutulmamalıdır. Sadece bu nedenle bile iki ülke hükümetlerinin ortak projeler üzerinde çalışıp toplumlar arasında derinleşmekte olan güvensizlik ortamına karşı önlemler almaları gereği giderek daha çok önem kazanmaktadır. Bu takdirde demokratik ortamdan yararlanarak tarihe gömülmüş olması gereken çağdışı bir ideolojinin toplumda zemin bulması o kadar kolay olmayacaktır.

 

Sonuç olarak “Sarrazin vakası”, 1945 sonrasında geçirdiği evreler ve toplumunun demokratlaşması doğrultusunda gerçekleştirdiği büyük dönüşümle kamu düzenini barış ve uyum hedefine yönlendirmiş olan Almanya için en hafif deyimiyle üzücü olmuştur. Her ne kadar marjinal bir kişiliğin tavrı ile tüm toplumu yargılamak mümkün olmamakla birlikte Almanya’da halen varlığını sürdürmekte olan ve muhtemelen yaygınlık kazanmış da olduğu düşünülen entelektüel kültür ırkçılığına karşı siyasi ve idari önlemlerin alınması bugün her zamankinden daha fazla gerekli olmaktadır. Bu politikaların da sağlıklı olabilmesi bilimsel araştırmalardan yararlanılmasına bağlıdır. Aksi halde Sarrazinler çoğalacak ve onlarla mücadele etmek zorlaşacaktır.

 

Dipnotlar

 

[1] Bil dam Sonntag, 5.9.2010 (Emnid Enstitüsü Anket Sonuçları)

[2] “Entegrasyon” veya “uyum” konuları kısır bir tartışmanın konusu olmakta, bu tartışmada Türklerin “uyum sağlayamadığı”, dolayısıyla “entegre” olamayacakları noktasından hareket edilmektedir. Sonuçsuz kalan bu tartışmada bireylerin hangi kökenden gelirlerse gelsinler toplumda eşit fırsatlarla o toplumun içinde dışlanmadan yaşayabilecekleri gerçeği genellikle göz ardı edilmekte ve mütemadiyen kültürel farklılıklar vurgulanmaktadır. Bu konu başka bir yazımızda geniş olarak ele alınacaktır.

[3] Bu “destekçilerin” en önde geleni Necla Kelek’dir. Bknz.:: Necla Kelek (2005), Die fremde Braut. Ein Bericht aus dem Inneren des Türkischen Lebens in Deutschland. Kiepenheuer&Witsch. Köln

[4] Mehmet Şekeroğlu (1998) Alman Demokratlarına Mektuplar. Pencere Yayınları. İstanbul