Suriye’nin kuzeyinde yaşanan gelişmeleri yakından takip eden Türkiye’nin, ülkesine yönelik tehditlere karşı gerekli tedbirleri alacağı kamuoyu tarafından bilinen bir durumdu. Bu bağlamda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 20 ve 21 Ocak 2018 tarihlerinde Afrin'den gelen taciz ateşlerine top atışı yaparak karşılık vermesi “Afrin Harekâtı’nın” ilk sinyallerini vermekteydi. Bu gelişmelerin ardından, 20 Ocak Cumartesi günü saat 17.00 itibariyle Afrin'e hava harekâtı başlatılmış olup, Genelkurmay Başkanlığı, yaptığı açıklamada, operasyona "Zeytin Dalı Harekâtı" adı verildiğini bildirmiştir. Ayrıca yapılan açıklamada harekâtın amacı, Türkiye'nin sınırlarında ve bu bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanması olarak tanımlanmıştır.  Operasyon kapsamında "Afrin bölgesinde, PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ'a mensup teröristleri etkisiz hale getirmek ve dost ve kardeş bölge halkını bunların baskı ve zulmünden kurtarmak" da amaçlar arasında sıralanmıştır[1].

 

Afrin Harekâtı’nın Türkiye Açısından Gerekliliği

 

Yoğunlukla yaşadıkları Suriye’nin kuzeyinde özellikle Suriye ordu güçlerinin 2012 yılı ortalarında bölgeden çekilmesi ile birlikte etkinlikleri artan Suriyeli Kürtlerin siyasi liderliğinde yükselen, PYD (Demokratik Birlik Partisi), özerk bölgeler (kantonlar) oluşturma düşüncesini 2. Cenevre Konferansı’na Kürt Delegasyonu olarak davet önerilerinin kabul edilmemesi üzerine yaşama geçirme kararı almıştır. Bu gelişmenin ardından 21 Ocak 2014’de Suriye’nin kuzeydoğusunda yer alan Cezire’de “demokratik özerklik” ilan ederek geçici hükümet kurmuştur. Kamışlı ve Haseke kentlerini içine alan ve işlenebilir petrol kaynakları açısından Suriye’nin en zengin yöresi olarak bilinen Cezire bölgesinde kurulan özerk yönetimin başkanlığına Kürt asıllı Ekrem Haso, yardımcılığına Süryani Elizabeth Gevriye ve Arap asıllı Husem Elzem getirilmiştir. Cezire’de özerk yönetimin ilan edilmesinin ardından 27 Ocak 2014’de Kobani ve hemen bir gün sonra 28 Ocak’ta Afrin’de özerklik ilan edilerek “Batı Kürdistan” olarak anılan Rojova planı tamamlanmış oldu[2].

 

Suriye’nin kuzeyinde bir devlet yapılanmasını kırmızı çizgisi olarak gören ve PYD’nin Cerablus’a geçmesini istemeyen Türkiye, PYD’yi PKK ile bağı, Esad ile ilişkisi, muhalefet ile işbirliği yapmaması ve bölgenin demografisiyle oynaması nedeniyle eleştirmekte ve terör örgütü olarak görmektedir. PYD’nin Kürt özerk kantonları kurmuş olması ve Türkiye sınırına bitişik bölgelerde bir tür egemenlik sağlayarak Cerablus / Mare hattına uzanan bir koridor gerçekleştirme amaç ve çabaları bölgeye müdahaleyi gerektiren en önemli nedenler arasındadır. Zira, PYD’nin bölgede nihai amacının Suriye’de PKK denetiminde Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi örneği gibi özerk bir bölge yaratmak ve bunu gelecek planlamalarında bağımsızlık yönünde bir sıçrama tahtası kimliğinde kullanma arayışında oldukları da Türkiye tarafından bölgeye operasyonu gerekli kılan nedenler arasındadır[3].   

 

Harekâtın Uluslararası Hukuk Açısından Meşruluğu

 

PYD’nin özerlik girişimleri ile ilgili bölge planları ve Türkiye’ye karşı gerçekleştirdiği taciz atışları neticesinde Türkiye harekete geçmiş ve 20 Ocak 2018’de Suriye’nin kuzeyine askeri bir harekât başlatmıştır. Genelkurmay Başkanlığının açıklamasında, harekâtın Türkiye'nin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin terörle mücadeleye yönelik kararları ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde yer alan meşru müdafaa hakkı çerçevesinde, Suriye'nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra edildiği bilgisine yer verilmiştir. Açıklamada, yalnızca teröristlere ait noktaların hedef alındığı, sivillere zarar gelmemesi için her türlü hassasiyetin gösterildiği vurgulanmıştır[4].

 

Genelkurmay’ın yapmış olduğu açıklama ile birlikte Türkiye sadece meşru müdafaa hakkını değil, uluslararası hukukun sağladığı diğer haklarını da kullanabilmektedir. Suriye’deki iç çatışmalar çerçevesinde Türkiye’ye bilinçli ya da bilinçsiz atışların yapılması, Türkiye’nin zarar görmesine neden olmakta ve Suriye devleti bu konuda gerekli tedbirleri alamamaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin mağdur olması neticesinde, uluslararası hukukun devletlere tanıdığı zararla – karşılık yoluna başvurulması olanağı bulunmaktadır. Zararla – karşılık bir devletin uluslararası hukuka aykırı bir eylemi nedeniyle zarar gören bir başka devletin de uluslararası hukuka aykırı yollarla karşılık vermesi önlemidir. Her ne kadar genel olarak yorumlar, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 2. madde 4. fıkrasında kuvvet kullanılmasının yasaklanması nedeniyle, kuvvet kullanımını içermemesi gerektiği yönündeyse de, yazarların bir bölümü kışkırtmaya dayanan ya da sınırlı kuvvet kullanılmasına karşılık olarak ölçülü zararla – karşılık önlemlerinin hukuka uygun olduğu görüşündedir. Suriye’den Türkiye’ye yapılan atışlar neticesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin böyle bir zararla karşılık vermesi uluslararası hukuka uygun bir savunma hakkıdır[5].

 

Uluslararası hukukta kuvvet kullanma yasağına ayrıksılık oluşturan durumlardan en önemlisi, her devlette doğal olarak var olan “meşru müdafaa” hakkıdır. BM Antlaşmasının 51.maddesinde[6], yazılı hukuk kuralı haline getirilen meşru müdafaa hakkına başvurabilmek için şu koşulların yerine getirilmiş olması gerekir;

i) bir saldırı olmalıdır,

ii) saldırı silahlı olmalıdır,

iii) saldırı BM üyesi bir devlete karşı yapılmış olmalıdır,

iv) saldırı uluslararası hukuka aykırı olmalıdır[7].

 

Genelkurmay açıklamasında da belirtildiği üzere harekâtın temel dayanağı Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru müdafaa hakkına dayanıyor olmasıdır. Kanaatimizce, ilk olarak meşru müdafaa hakkına başvurabilmek için silahlı bir saldırının gerçekleşmiş olması tartışmalı bir konudur. İkinci olarak, meşru müdafaa hakkına başvurulabilmesi için saldırı eyleminin, devletin düzenli silahlı kuvvetlerince yapılması şartı aranmamalıdır. Devlet, kendi sınırları içerisinde en üst otorite olması ötesinde, ülkesel sınırları içerisinde her türlü güvenliği hem kendi yurttaşlarına hem de komşu ülkelerin yurttaşlarına sağlamalıdır. Bu çerçevede, meşru müdafaa hakkının doğmaması için, devletler kendi ülkesel sınırları içerisinde her türlü güvenliği sağlamakla yükümlüdür. Son değerlendirmemiz ise meşru müdafaa hakkına başvurulabilmesi için önceden Güvenlik Konseyi’nin kararının beklenmemesi yönündedir. Ancak, müdahale derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilmeli ve Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması yönünde girişimleri başlatmalıdır[8].

 

Afrin harekâtı çerçevesinde Türkiye’ye, Suriye üzerinden silahlı saldırı eyleminin birkaç kez yinelenmesi neticesinde meşru müdafaa hakkı şartlarından ilki gerçekleşmiştir. Saldırının roketatar ya da havan topları şeklinde gerçekleştirilmiş olması da ikinci şartın yerine geldiğini göstermektedir. Son şart olarak silahlı saldırının BM üyesi Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleştirilmiş olması, Türkiye’nin BM Antlaşması’nda yer alan haklarını kullanmasını, tartışmasız hiçbir şekilde engellememektedir. 

 

Meşru müdafaa hakkı konusunda tartışılan bir diğer önemli konu da Türkiye’ye yapılan saldırıların Suriye devleti silahlı güçlerince değil, PYD ya da diğer terör örgütü unsurlarınca gerçekleştirilmiş olması neticesinde, Türkiye’nin meşru savunma hakkının olup, olmadığı yönündedir. Türkiye, saldırıların Suriye devleti silahlı unsurlarınca gerçekleşmiş olması şartı olmadan da meşru savunma hakkından faydalanabilecektir. Ayrıca kendi sınırları içerisinde, kendi halkının güvenliğini sağlayamayan bir devletin, komşusunun güvenliğini sağlaması da pek tabi beklenmemelidir. Bu nedenle, Türkiye güvenliğini sağlama yönünde, operasyonu düşman unsurlarına cevap ve her türlü terörist grupla mücadele amaçlı olarak değerlendirmiştir. Suriye devleti askeri unsurlarına karşı doğrudan bir müdahalede bulunulmamıştır.

 

Son olarak tartışılması gereken önemli bir konu da Türkiye’nin Kuzey Suriye’de özerklik ilan ederek bağımsızlık yolunda ilerleyen PYD’ye müdahale etme hakkının bulunup bulunmadığı meselesi ile ilgilidir. Daha önce de değindiğimiz üzere BM Antlaşması 2/4. “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletler’in Amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar” şeklinde düzenlenmiştir. Antlaşma metninde de belirtildiği üzere uluslararası hukuk devletlerin iç işlerine karışılmasını yasaklamaktadır. Ancak Suriye’nin kuzeyinde olan durum halkların kendi kaderini tayin hakkı ya da Suriye devletinin kendi yönetimi tarafından alınan bir karar olmadığı gibi, silahlı unsurlarca oluşturulmaya çalışılan bir statü olması nedeniyle, sonuçları doğrudan Türkiye’yi ilgilendirmektedir. Bu nedenle PYD-PKK bağlantılı bir yapılanmanın, sınır hattında silahlı unsurlarca devlet girişiminde bulunması Türkiye’nin güvenliğini ciddi derecede tehlikeye düşürecek bir nitelik taşımaktadır ve bu tehlike yine meşru müdafaa hakkı çerçevesinde “önleyici müdahale” olarak değerlendirilebilir.  

 

Değerlendirme

 

Uluslararası hukukun devletlere tanımış olduğu meşru savunma hakkı çerçevesinde Türkiye, 20 Ocak 2018 tarihinde, Suriye topraklarına yönelik askeri bir harekât gerçekleştirmiştir. Harekâtın amacı Afrin bölgesinde, PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ'a mensup teröristleri etkisiz hale getirmek ve dost ve kardeş bölge halkını bunların baskı ve zulmünden kurtarmak şeklinde açıklanmıştır. Afrin harekâtının terör örgütlerine karşı gerçekleştirilmiş olması ve Türkiye’nin güvenliğini sağlamak yönünde hareket edilmesi, harekâtın meşruluğu açısından son derece önemlidir. Zira uluslararası hukukun temel haklarından olan meşru müdafaa hakkı harekâtın temel dayanağını oluşturmakta ve Türkiye’nin bu hakkını kullandığı tartışmasız bir gerçektir.

 


[1] “5 soruda Türkiye'nin Afrin'e yönelik Zeytin Dalı Harekatı”, http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42766283, 22.01.2018

[2] Suriye: Çözüm ya da Kaos – Alan Araştırması, Ercan Çitlioğlu, Yakın Doğu Enstitüsü Rapor No:1, s.64.

[3] AYDOĞAN, Bekir, “PYD’nin ABD – Rusya, Denklemindeki Tercihi”, Ortadoğu Analiz, Kasım – Aralık 2015, s.58.

[5] PAZARCI, Hüseyin, Türk Dış Politikasının Başlıca Sorunları, Turhan Kitabevi, Ankara – 2015, s.249-250.

[6] Madde 51- Bu Antlaşmasının hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu ¸yenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez. ‹yelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konseyin işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez.

[7] AYBAY Rona – ORAL, Elif, Kamusal Uluslararası Hukuk, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İsyanbul-2016, s.237.

[8] ŞAFAK, Erdi, “Uluslararası Hukuk Bağlamında Fırat Kalkanı Harekatı”, Güncel Hukuk Dergisi, Şubat -2017, s.32.