Başkan Obama geçtiğimiz hafta Vaşington’daki Milli Savunma Üniversitesi’nde (Fort McNair) ülkesinin terörle mücadele konusundaki yeni stratejisini ilan etmiştir. Amerika’nın teröre karşı kuvvet kullanılmasına dair bir direktifi de aynı gün imzalamıştır.

 

Başkan konuşmasında, son on yılda Amerika’nın teröre karşı olan mücadelesinde içinden geçilen evrime, gösterilen çabalara, Arap dünyasındaki istikrarsızlıklara, değinmiş; sonuçta Amerika’nın terörle mücadelesinin niteliği ve kapsamının belirlenmesi bakımından artık bir yol kavşağına geldiğine işaretle, bu yapılmadığı takdirde terörün Amerika’yı belirleyeceğini belirtmiştir.

 

Başkan, Afganistan’dan çekilme sonrasında ülkesinin terörle mücadeledeki hareket tarzının artık; hudutsuz bir küresel terör harbi yerine, Amerika’yı tehdit eden şiddet yanlısı aşırı uçlar ağlarını tarumar etmek için bir seri, sürekli ve hedef seçici hareket tarzları benimseme zamanının geldiğini ilan etmiştir. Bu kapsamda, diğer ülkelerle de ortak hareket edilmesi gerekliliğine işaret etmiştir. Terör konusunda olabilecek bu kabil işbirliğinin çoğu defa istihbarat toplama, paylaşma, teröristlerin gözaltına alınması ve kovuşturma alanlarına inhisar edeceğini söylemiştir. Yine, teröre karşı cevabın sadece askeri önlemlerden ya da kanunların uygulanmasından ibaret olamayacağını belirtmiş, bir “azim ve düşünce çekişmesi” olan bu mücadelenin kazanılması için milli gücün bütün unsurlarına ihtiyaç olduğunu vurgulamıştır. Başkan diğer yandan, teröristlerin tutuklanmasının ya da kovuşturulmaya tabi tutulmasının her zaman mümkün olamadığını, el Kaide ve onun ortaklarının dünyanın en ücra köşelerinde yer tuttuğunu, o nedenle bunlara karşı pilotsuz uçaklarla (drones) ölümcül darbe vurmak gerektiğini belirtmiştir. Bu yönteme ilişkin olarak yasalar, hak, özgürlükler ve ahlaki yönler bakımından ortaya çıkacak sorunlar olduğuna değinmiştir. Ancak buna karşın Amerika “nefsi müdafaa” durumunda olmakla, mücadelenin de gerek iç ve gerek uluslararası hukuk bakımından meşruiyet içinde ve tehditle mütenasip bir yerde olduğunun da altını çizmiştir.

 

Ancak Başkan konuşmasının hemen başlarında ve yeni stratejiyi şartlandırır şekilde, “her şeyden önce” el Kaide ve onun ortaklarının mağlup edileceğinin altını çizmiştir. Obama sonuçta Amerika’yı, 11 Eylül 2001’de uğradıkları terör saldırısı öncesindeki kulvara, yani küresel çapta askeri kuvvet kullanma yerine, kanunların uygulanması ve istihbarat organlarının faaliyet alanı içine çekeceğini ancak el-Kaide ve onun ortaklarının peşini de bırakmayacağını söylemektedir.

 

Bu noktada ve kısaca hatırlayacak olursak, Amerika Soğuk Harbin son bulması ile, Başkan Clinton döneminde, “durdurma/containment” stratejik doktrininden “katılım ve açılım/engagement and enlagement” doktrinine geçmiş, böylece Amerika’ya bu yolla refah getirmeye yönelmiştir. Ancak Neo-Con saflarının sıkıştırması karşısında da başta Orta Doğu bölgesi olmak üzere, milli çıkarlarının korunması için gerektiğinde tek taraflı ve belirleyici yoğunlukta askeri güç kullanmaya yönelmiştir G. W. Bush ile gelen Neo-con iktidarı dönemlerinin başlarında yer alan 11 Eylül terör saldırısı ise kendilerine fırsat vermiştir. Başkan, mezkûr terör saldırısından sonra verdiği beyanatlarda, teröre karşı ilan ettiği harbin el Kaide ile başlayacağını, terör yok edilinceye kadar, küresel çapta ve her cephede uzun süre devam edeceğini söylemiştir. Başkan Yardımcısı Cheney de 2003’te bu harbin “bir hayat boyunca bitmeyeceğini belirtmiştir. Bu idare üstelik, tehdidin Amerika’ya gelmesini beklemeden ve oluştuğuna kendisi karar vermek suretiyle okyanusların ötesine giderek bulup yok etmeye de soyunmuştur. Aşırılık (radicalism), dini fanatizm ve milliyetçilik olarak tanımlanmış, bunlar karşısına, sırasıyla, “ılımlı İslam” ve “kendi bünyesine uygun demokrasi”   öngörülmüştür. O çerçevede, Orta Doğu’da hudutların değiştirilmesine soyunulduğu, ortalığa haritaların çıktığı bilinmektedir.

 

Başkan Obama Amerika’nın işte bu müdahale/mücadele yelpazesini daraltmaya, Amerika içine yansımalarını azaltmaya, Amerika’nın imaj bozukluğuna makyaj yapmaya soyunmuş bulunmaktadır. Amerikan çıkarlarını tehdit ettiği var sayılanlara karşı mücadele edilecek, ancak bu dışarıda “mümkün olduğu kadar insansız uçaklarla”, içeride ilgili kanun ve merciler üstünden yapılacaktır. Obama’nın demek ki sonuçta, Amerika’nın milli çıkarlarına ait ana hedefleri ve ilkeleri saklı tuttuğu, öze ait bir değişiklik yapmadığı görülmektedir. Kürt siyasetleri, Ilımlı İslam vurgusu ve bölgeye özgü demokrasilerin teşviki ile hudutların değişmesi yolunun yine açık olduğu görülmekte, bunların sonucunda İsrail’in de güvenliğine olan hassasiyet saklı kalmaktadır. Zaten, İki binli yılların başlarında Orta Doğu’dan Balkanlara ve hatta Kırgızistan’a varan bir alanda görülen “Renkli Devrimlerin” yerini artık, Obama dönemine girilmiş olan 2010’lardan itibaren de “Arap Baharının” almış bulunduğunu hatırlamak lazımdır.

 

Başkan Obama’nın terörle mücadele konusunda açıkladığı yeni strateji üzerinde duruyor olmamızın nedeni elbette ki, söz konusu mülahazaların ve davranışların Türkiye’mize ve bölgemize olabilecek yansımaları nedeniyledir. Şimdi en kalın hatlarıyla bölgemize ve oradaki cari tutumlara bir bakalım.

 

Suriye’nin karşı karşıya kaldığı durumlar önceleri (1998 PKK bunalımı dahil) İran’ın ve Hizbullah’ın bölgede tecrit edilebilmesi için İsrail ile doğrudan doğruya yapılan barış görüşmelerinin akim kalması sonucunda tecelli etmiştir. Bunu takiben, Suriye İran’dan koparılmak için İsrail ile barışa çekilmiş, bu yürümeyince de konu, 2004’ü müteakip, Medeniyetler İttifakı’nın eş başkanlığını yapan ve İran ile de görüntüde sıcak ilişkileri olan Türkiye’ye kalmıştır. Bunun dahi akamete uğraması ile Suriye’ye “Arap Baharı” değmiş, Türkiye-Suriye ilişkileri bugünlere gelmiştir. Suriye “kendi açısından”, dış güçlerin müdahalesi sonucunda terör odakları ve aşırı mihraklar üstünden ülkesi ve milleti ile bir varlık mücadelesi içindedir. Bugün vardığımız noktada, bu ülkenin kuzey bölgesinde; bir “siyah bayrak” egemenliği, ayrıca bir de, Türkiye’deki ve Kuzey Irak’taki Kürtlerle bağlantı içinde olan bir Kürt oluşum bulunmaktadır. Bunun, bölge ve Türkiye bağlamındaki anlamı ve önemi üzerinde burada durmakta sanırım gerek bulunmaktadır. Suriye’nin bölünmesi ise Türkiye bakımından son derecede tehlikelerle dolu olacaktır.

 

Kuzey Irak’taki Kürt idare de bir yandan “büyük Kürdistan ideali” ile Türkiye Kürtlerine de ışık olmakta, Suriye Kürtleriyle yakın ve fiili işbirliği yolunda ilerlemektedir. Bir yandan da Türkiye’nin o “malum açılım” babındaki beklentileri nedeniyle adeta kilit konuma yükselmiş bulunmaktadır. Ayrıca, Türkiye yönünde sağladığı birtakım iktisadi olanaklarla adeta iftihar vesilesi olmuştur. Bu nedenlerle midir, yoksa ABD ile derin bağlantıları nedeniyle midir bilinmez, Bağdat karşısında adeta sırtı pek görüntü vermektedir.

 

Bağdat ise, Kürt yönetiminin içerideki başına buyruk halinden ve Suriye Kürtlerine yönelik ilgisinden rahatsızdır. Bağdat’ın ayrıca, Türkiye’nin asırların verdiği dersleri ve deneyimleri bir kenara bırakan tutumları karşısında rahatsızlıkları vardır ve bu durumlar onun, kanımızca mecburen İran ve Suriye’ye yönelmesine neden olmaktadır.

 

Türkiye’miz ise halen, bırakın komşuları ile “sıfır sorun” noktasında olmayı, bugün artık hem-hudut olanlarla dahi neredeyse konuşamaz hale gelmiş bulunmaktadır. Suriye ile ise tam bir husumet içine düşmüştür. Kapısına, terör dahil etnik ve mezhepsel gerginlikler dayanmış, sürdürdüğü siyasetler ve söylemleri nedeniyle, haklı-haksız onun Sünni hegemonya hevesiyle hareket ettiğine dair genelde paylaşılan bir kanaat oluşmuştur. Yüz binlerce ve ne olduğu belirsiz sığınmacıyı içine almış, bu yolla maazallah mezhep kargaşalarına ve geleceğe dönük sorunlara gebe kalmış, hudutları kalbura dönmüştür. Konuya, “olanları seyir mi etseydik” gibi kendine göre belki de uhrevi bir mantalite ile açıklamalar içine düşmüş görünmektedir. Oysa Türkiye’miz, jeopolitik konumu ve gücü sayesinde, kuvvete başvurmaksızın milletlerarası sistem içinde ilişkilerini değişen koşullara göre düzenleyebilecek güçte bir devlettir. Gerisi beceriksizliklerden, saplantılardan ya da basit bir aymazlıktan ibarettir.

 

Obama, birinci görev dönemini ikinci dönem için yapılacak seçimi kazanmak, ülkesini bugünkü tabloya geçirebilmek için kullanmış ve bu dönem de artık Amerikan tarihine bırakacağı mirasın/imajın istediği gibi olmasını sağlamaya soyunmaktadır. Halen, 4 Kasım 2014 yılında yapılacak 1/3 Senato seçimleri ile Temsilciler Meclisi’nin yenilenmesi seçimlerinde başarılı olmaya, açtığı yolun kendisinden sonra gelecek iktidar tarafından devam ettirilmesini sağlamaya yöneleceği anlaşılmaktadır. Bunda başarılı olursa kendisinden sonra, mesela Bayan Clinton’nun da önünün açılacağı, demokrat idarenin devam edeceği anlaşılmaktadır.  Bölgeye ait Amerikan tutumlarının bir yönü de böylece Amerikan iç politikasına dayanmaktadır. Bunu kendisi de zaten değişik şekillerde belli etmiştir. O itibarla Obama’dan, iç ve dış politikalar itibariyle bu yol haritasına zarar verecek atılımlar beklememek lazımdır. Kaldı ki, bölgedeki işlerin seyri, tam olmasa da çizilen bu temel çizgiye uygun gitmektedir; İsrail’in güvenliği sağlanmaya devam edilmekte, “Filistin sorununun gelinen bu noktada istense de tarif olunagelen “iki devlet” şekliyle kurulması artık fiilen mümkün görülememekte, İran baskı altında olmaya devam olunmaktadır. Amerika’nın Kuzey Irak ile Bağdat arasındaki dengeyi sağlamaya da devam edeceği anlaşılmaktadır. İran ve Kürt siyasetleri bunu göstermektedir. O nedenle ve sanılanın aksine, Kuzey Irak bağlamında Amerika’nın aslında Türkiye ile olumsuz bir durumda olmadığı düşünülmektedir. O görüntü işine de gelmektedir. Nitekim Kerry’nin 24 Mart Bağdat ziyareti sırasında, “Bağdat’ın süregelen terörle mücadelesine iki ülke arasındaki Stratejik Çerçeve Anlaşmasına (2008) dayanılarak Amerika’nın kendi payına düşeni yerine getireceğini vurgulaması, çok önemlidir. Türkiye’nin, Amerika ile çıkar paylaşma zehaplarını bir kenara bırakarak bundan, Amerika bakımından dersler çıkarmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Aslında sonuçta; Türkiye terörle mücadelede kuvvete başvurmaktan caydırılmış, terör örgütünün silahlı mücadele ile bitirilmesinin mümkün olmadığına yatırılmış ve PKK sorununun artık “Terör-Kürt sorunu” eşleşmesi içinde ele alması sağlanmıştır. Suriye’deki Kürt oluşumu karşısında da müdahalenin önü kapatılmıştır, çizilen takvim işlemektedir.

 

Olanlar ve olacaklar bunlardır. Türkiye, ABD’nin geniş çaplı terör stratejisinden istifade edemedi, ki şimdi dar kapsamlı bu yeni stratejiden medet umsun. O nedenle, silkinip gerçeklere bakması günü gelmiştir, geçmektedir.