BM Güvenlik Konseyi’nin 9 Haziran 2010 tarihinde almış olduğu kapsamlı yaptırım kararına karşı İran’ın hala direnişini sürdürmek kararlılığında olduğunu gözlemlemekteyiz.

 

Reuters ajansının haberine göre, İran Dışişleri Bakanı ManuçehrMutteki AB ülkeleri dışişleri bakanlarına gönderdiği mektupta, İran AB ülkelerinin bu yaptırımlara uymalarının, AB-İran ilişkilerinde ciddi sonuçlarının olacağını ifade etmiştir. Ayrıca, Mutteki'nin bu mektuplarda, BM Güvenlik Konseyi'nin yeni yaptırım kararının İran'ın barışçıl nükleer programını sürdürmesini engellemeyeceğini yazdığı belirtilmiştir. Habere göre Mutteki, ''Bu tür kararlar alınması İran'ın barışçıl nükleer programını sürdürme kararlılığını etkilememektedir, tersine ülkemizin barışçıl nükleer teknoloji geliştirme arzusunu perçinlemektedir'' ifadelerine yer verilmiştir.

 

Buna tepki olarak,  Fransa Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Bernard Valero, “Mutteki'nin mektupları iyi yönde bir adım değildir. İran'dan beklediğimiz, uluslararası toplumun endişelerine somut jestlerle yanıt vermesidir'' şeklinde bir açıklamada bulunmuştur.

 

Aslında bu mücadelenin iki hasım hava kuvvetine mensup uçağın “it dalaşı” dediğimiz çatışmasına benzer bir şekilde devam ettiğini söylemek yanlış bir yaklaşım olamayacaktır.

 

Bu gelişmelere paralel olarak İsrail’in de boş durmadığını görmekteyiz. İsrail Uzay Ajansı Başkanı Yitzhak Ben İsrael, ülkesinin yaklaşık 10 gün kadar önce uzaya fırlattığı casus uydu "Ofek 9"un yüksek kalitede görüntüler sağladığını söyleyip, uydunun İran Cumhurbaşkanı'nı yakından izleyebileceğini öne sürmüştür. Amerika'da Arapça yayımlanan El Hurra isimli televizyona verdiği söyleşiden aktarılan habere göre, Ben İsrael'e "Ofek 9'un, MahmudAhmedinecad'ı ofisinde veya evinde görüp göremeyeceği" sorulduğunda Ben İsrael cevaben, "Uydu, İran Cumhurbaşkanı'nı Türk kahvesini yudumlarken görebilir" karşılığını vermiştir. Burada Türk kahvesini yudumlarken lafına odaklandığımızda, Türkiye’nin İran’la olan sıcak ilişkilerine dolaylı gönderme yapıldığı algılanabilir.

 

İran ile Batı arasında yukarıda belirtilen bir nevi it dalaşı devam ederken acaba? ABD ne yapmaktadır. ABD bir taraftan İran’ı müzakereye zorlamak için yaptırımlar konusunda her türlü kararı alırken, diğer taraftan da almış olduğu stratejik kararları son derece alçak profilde uygulama koymaya başladığı düşünülmektedir.

 

ABD’nin Körfez Ülkeleri ile Destek Konusunda Anlaşması

 

Bilindiği gibi ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton Şubat 2010 tarihinde Suudi Arabistan ve Katar Emirliklerini ziyaret etmiştir. Ziyaretin konusu, Arap ülkeleri ile ilişkileri geliştirmek, güvenlik sorunları ve Arap-İsrail barış görüşmelerinin geleceği ile ilgili olarak açıklanmıştır. Güvenlik sorunları kapsamında, İran’ın nükleer programı ve bölge ülkelerine etkilerinin ele alındığı konusu şüphe götürmeyen bir realite olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda hem nükleer İran’ın yaratacağı tehdit, hem de bu ülkelerdeki Şii’lerin İran etkisine girmesi ile oluşacak tehdidin getirecekleri gündeme gelmiş olabilir. Bu nedenle ABD İran’ın nükleer silah elde etmesinin önlenmesine yönelik olarak, bu ülkelerden askeri yapılanmasını arttırmasına müsaade edilmesi hususunda destek talep etmiş ve büyük ihtimal ile bu destek sağlanmış gibi gözükmektedir.

 Son zamanlarda ABD’nin Umman, BAE, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn ve Kuveyt gibi Basra Körfezi’ni (PersianGulf) Güneybatı’dan saran ülkelerde mevcut askeri tesislerini geliştirmek için çok yoğun bir inşaat faaliyetine başladığını, milyon dolarlarca muhtelif ihalelerin açıldığını müşahade etmekteyiz. Bu inşaatlara deniz tesisleri ve hava alanlarının geliştirilmesi de dahildir. Bunun dışında, daha Kuzey’de Pakistan’da 800 milyon dolar değerinde bir elçilik tesisi yapımı gündemdedir. Bir elçilik için en fazla 100 milyon dolar harcanabilir ancak, bir milyar dolara yakın bir finansman ile olsa, olsa bir askeri üs inşası gerçekleştirilebilir diye düşünülmektedir. Bu Pakistan’da bir askeri üs inşa edilmek istediği anlamına gelmektedir. ABD zaten Afganistan’da 80 bine yakın askeri ile vardır. Halen buradaki sorunlarla uğraşmakta olsa dahi belirli bir zaman sonra bu kuvvetler kaydırılma veya İran ile ilgili plan doğrultusunda kullanılma imkanına sahip olabilecektir.

ABD’nin yukarıda saymış olduğum Arap ülkelerinde yerleşmesi, ileri hava ve deniz üsleri elde etmesi ve Basra Körfezi’nde İran giriş çıkışlarını kontrol eder bir konumda gerekli üsleri kurması son derece önemlidir. Bölge haritasına bakıldığı zaman son derece net bir şekilde görülebileceği gibi, İran Doğu’dan başlayarak, Afganistan, Pakistan, Güney’de Basra Körfezi’ni kontrol eden Arap ülkeleri, Batı’da Irak (burada bulunan ABD kuvvetleri) ve Kuzeybatı’dan Türkiye ile torba şeklinde çevrilmiş olmaktadır. ABD bu şekilde bir yapılanma ile nasıl bir strateji uygulayabilecektir.

 

ABD Körfez ülkelerindeki ve Pakistan’da ki inşaatlarını ve yerleşimlerini en geç bir veya iki yıl içinde bitireceği tahmin edilebilir. Bu Arada Afganistan’da da belirli bir noktaya gelebilecektir. Bu sürenin sonunda İran ile bir anlaşma sağlanamaz ise, yeni bir stratejinin uygulamaya konulacağı kıymetlendirilmektedir.

 

ABD’nin İran’a fiilen birlik kullanarak, taarruzi bir harekat ile girmesi beklenmemelidir. İran bir Irak gibi olmayıp, son derece köklü milliyetçilik ve devlet yapısına sahip homojen bir yapıdadır. Böyle bir saldırıda halkın derhal bütünleşerek ölümüne savaşması beklenebilir. Buna birde coğrafi avantajlar eklenirse ABD için bu girişim içinden çıkılamaz bir durum yaratabilir. Afganistan’dan daha kötü sonuçlar getirebilir.

 

Bu durumda, ABD’nin İran’a son derece sert bir abluka uygulayarak harekata başlayacağı mantıklı bir yaklaşım olabilir. ABD’nin yeni Stratejisi yine “Akıllı Güç’ün” tedrici şekilde artan uygulaması olarak ortaya çıkmaktadır. Başlangıçta müzakere isteği, arkasından halkı hedef almadığı söylenen yaptırımlar ve sonrasında halkında içine alındığı sıkı ambargo uygulaması, Hava ve deniz bombardımanları ile halkın bezdirilmesi ve nihayetinde halkın ayaklanmasının sağlanması ile yönetimin devrilmesi safhalarının uygulamaya konulabileceği söylenebilir. Bunun için yapılacak faaliyetler;

 

·Körfez ülkelerine konuşlu deniz gücü ile Basra Körfezi’ni İran’a tamamen kapayarak, açık denize giriş ve çıkışını önlemek, gerekirse deniz kuvvetlerinin ve üslerinin bombalanması.

 

·İran çevresindeki bütün ülkelerde konuşlu hava kuvvetleri ile sivil havacılık dahil her türlü uçuşunengellenmesi.

 

·Çevre ülkelerin sınırlarından her türlü kara yolu ulaşımını, giriş ve çıkışların engellemesi suretiyle İran’ın nefes alamaz duruma getirilmesi.

 

·Muhtemelen Türkmenistan, Azerbaycan ve Ermenistan sınırları ve hava sahasının da kapatılması için bir takım tedbirler düşünülecektir.

 

·Bu şekilde süren sıkı ambargonun, yurtiçinde işlenmiş petrol (İran ham petrol ihraç ederek, işlenmiş petrol almaktadır), yiyecek ve halk için diğer hayati maddeleri yokluğunu beraberinde getirmesi ve bu gerilimlerin halkın arasında huzursuzluk ve mevcut yönetime karşı ayaklanma şeklinde ortaya çıkması.

 

·Bu gelişmelere paralel olarak, İsrail ile işbirliği halinde mevcut nükleer tesislerin, korunakların ve beton bankırların nüfus eden hava bombardımanları ile vurulması İran’ı ekonomik, psikolojik ve askeri anlamda mücadele azminin yıkılmasına neden olabilecektir.

 

·İran’ın askeri kapasite olarak, topyekun seferberlik ilan etse dahi, yeterli modern silah ve teçhizata sahip olamamasından dolayı ABD güçlerine karşı kapsamlı bir taarruzi harekata kalkamayacağı, bu tür bir harekatın başarı vaat etmekten uzak olduğu değerlendirilmektedir.

 

·Nihai hedef, İran halkının ortaya çıkan ortama tahammül edemeyerek, kendi iradesi ile yönetime karşı ayaklanması ve ABD’nin istekleri doğrultusunda nükleer programa karşı bir yönetimin kurulması olacaktır.

 

·Doğal olarak, bu tür bir uygulama için Rusya ve Çin ile mutabakat sağlayacak veya en azında tarafsız kalmaları konusunda uzlaşacaktır.

 

ABD’nin Ortadoğu’da kendisine yakın ülkelerde süratle gerçekleştirmeye çalıştığı yapılanmanın emarelerinden yola çıkılarak kurgulanan bu senaryonun gerçekleşmesine mani olabilecek tek şey İran’ın şapkasını önüne koyarak, anlaşmaya gitmesidir. ABD, İran’ın nükleer enerjiye ve bunun nasıl yönetileceğine dair bilgiye sahip olsa dahi uygulamaya konmasına razı olmayacağını açık bir şekilde ifade etmiş ve buna karşı her türlü tedbiri almaya kararlı olduğunu ilan etmiştir.

 

Burada önemli olan konulardan birisi Türkiye’nin durumudur. Türkiye ya kayıtsız şartsız ABD tarafında olacaktır. Bunun doğal sonucu olarak, gerek kara ve gerekse hava kuvvet ve üslerinin kullanılmasında her türlü kolaylığı gösterecektir. Veya İran’ın tarafını tutarak, sonucu son derece tehlikeli olabilecek bir maceraya girecektir. Bu şekilde bir uygulama gündeme geldiğinde, Türkiye’nin artık tarafsız kalma gibi bir lüksü olamayacaktır. Bu nedenle yukarıda yazmış olduğum olasılığın değerlendirilerek, böyle bir strateji karşısında ABD ile nasıl bir ilişki içine girileceğinin şimdiden öngörülmesinin şart olduğu değerlendirilmektedir.

 

İranlı üst düzey bir Hava Kuvvetleri Komutanı ülkenin tüm sınır üslerini yerli insansız hava aracı (İHA) ile donatacaklarını,bu uçakların hava kuvvetlerinin tüm sınır üslerinde yaz sonuna kadar konuşlandıracağı bildirildi.

Hava Kuvvetleri'nden General MecidPirhadi, uçakların konuşlandırılmasında batı ve güney sınırlarına öncelik verileceğini belirterek, "Bu uçaklar şimdilik sadece keşif görevleri yürütecek ama yakında aralarında saldırı ve iletişim gibi çeşitli görevlerde kullanılabilinecek farklı tür İHA'lar da hizmete sokulacak" ifadesini kullandı.

Uzun menzilli İHA'ların yapımında da son aşamaya geldiklerini bildiren İranlı komutan, "Bu tür uçakları da ülkenin iç üslerinde kullanmayı planlıyoruz ama şimdilik önceliğimiz sınır üslerini donatmaktır" diye konuştu.