Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından şekillenen yeni Balkan “düzensizliği” çok sayıda ulusal ve uluslararası aktörü bölgeye angaje etmiştir. O dönemin Balkan konjonktürü aslına bakılırsa çatışma ve güvensizlikten ibaret bir yapı arz ediyordu; ancak 1990’ların ortalarına gelindiğinde içinden çıkılamaz bir hal alan Yugoslavya Krizi üçüncü tarafların bölgeye müdahale zorunluluğunu beraberinde getirmiştir. ABD’nin Yugoslavya Krizi’ni, Balkanlar’ın ve Avrupa’nın iç sorunu olduğu yönündeki görüşü ve Avrupa Birliği’nin de ortaya çıkan krizi ABD’nin desteği olmadan çözemeyeceğinin netleşmesinin ardından ABD, 1995 yılında Bosna-Hersek’teki savaşı bitiren Dayton Antlaşması’nın mimarı sıfatıyla Balkan politikalarına Soğuk Savaş sonrası dönemde ilk kez bu kadar sıkı bir şekilde angaje olmuştur.

 

Elbette ki, Dayton Antlaşması’nın imza edilmesinin ardından Balkanlar’da yaşanan etnik tansiyon sona ermemiştir. Tam aksine, Yugoslavya’nın en zayıf ve hassas noktası olan Kosova sorunu, Bosna-Hersek ve Hırvatistan’da yaşanan çatışmaların neticesinde tekrar “hesaplaşılmak” üzere ileri bir tarihe ertelenmiştir. 1999 yılına gelindiğinde ise Kosova’da Arnavutlar ile Sırplar arasında yaşanan etnik gerilim, ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararına dahi ihtiyaç duymadan adeta NATO’yu ABD ordusu gibi kullanarak yürütmüş olduğu askeri bir operasyona yol açmıştır.[i]

 

Bu noktada üzerinde durulması gereken esas soru ABD, Bosna-Hersek Krizi’nde bu kadar yavaş hareket ederken neden Kosova’ya hukuki altyapısı dahi tartışmaya açık bir şekilde seri bir müdahalede bulunduğu sorusudur. Bu bağlamda, ABD’nin Kosova müdahalesini bir nevi Bosna-Hersek’in “günah çıkarması” ya da bir başka ifadeyle Bosna-Hersek Krizi esnasında uluslararası sistemde yitirmiş olduğu prestijini yeniden kazanmak amacıyla yapmış bir hamle olarak okumak yerinde olacaktır. Unutulmamadır ki, ABD dış politikası kendini uluslararası sistemde demokratik rejimlerin devamı ve insan haklarının en büyük savunucusu olarak görmektedir ve ABD’nin kendine biçmiş olduğu bu idealist misyon Bosna-Hersek Krizi esnasında son derece ciddi bir şekilde inandırıcılığını yitirmiştir.

 

İkinci olarak ise, ABD’nin geciken Bosna-Hersek müdahalesi aslında Avrupa Birliği’nin bölgedeki etkisizliğini uluslararası kamuoyuna göstermek amacıyla kasıtlı olarak yavaş işlemiş bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sayede ABD kendini Balkanlar coğrafyasında AB’ye rağmen en etkili dış aktör olarak meşrulaştırmıştır.

 

Son olarak ise 2008 yılında Kosova’nın ABD’nin büyük desteğiyle beraber bağımsızlık ilanıyla neticelenen süreç, içerisinde oldukça önemli stratejik hesapları barındırmaktadır. Etnik, dini ve tarihsel dinamikler göz önüne alındığında aslına bakılacak olursa Rusya haricinde Balkanlar coğrafyasıyla bu kadar güçlü bağlar oluşturabilecek pek az dış aktör mevcuttur. Özellikle Rusya ile Sırbistan arasındaki son derece güçlü ilişkiler ABD’yi bu ikili ortaklığı dengeleyecek yeni müttefikler aramaya itmiştir. Yeni müttefik ise Sırplar ile Kosova meselesi üzerinde son derece ciddi tarihsel problemleri olan Arnavutlardır. Bu bağlamda ABD’nin denizaşırı bölgelerdeki en büyük üssü olan Bondsteel Üssü Kosova’ya kurulmuştur.[ii] Elbette ki burada esas olan stratejik düşünce Rusya’nın Sırp milliyetçiliğiyle olan yakın ilişkilerine ve Doğu Avrupa’da yapması muhtemel stratejik hamlelerine karşılık Rusya’ya yeni bir çevreleme politikası uygulanmasıdır.

 

Son tahlilde, Rus dış politikasının kendini en güçlü ifade edebildiği bölgelerden birisi olan Balkanlar’da önümüzdeki dönemlerde yaşanması muhtemel ABD-Rus stratejik mücadelesi yeniden Arnavut ve Sırp milliyetçiliklerinin yükselmesine sebebiyet verebilir.

 


[i] Obama’nın Danışmanları Kosova Örneğini İnceliyor, http://www.milliyet.com.tr/obama-nin-danismanlari-kosova/dunya/detay/1754309/default.htm, Erişim Tarihi: 18.03.2015

[ii] Balkanlar’ın Geleceği Endişe Veriyor, http://www.usasabah.com/Yazarlar/baha_erbas/2012/06/06/balkanlarin-gelecegi-endise-veriyor, Erişim Tarihi: 18.03.2015