12-14 Nisan 2011 tarihleri arasında ABD’nin Washington şehrinde her yıl düzenlenen ABD- İslam Dünyası konulu bir forum düzenlenmektedir. İlk defa ABD’de gerçekleştirilen, İslam Konferansı Örgütü’nün de katıldığı ve sekizincisi düzenlenmekte olan forumda konularında uzman üst düzey politikacılar, işadamları, kültürel ve dini liderler fikir alışverişinde bulunarak, ABD ve İslam dünyası arasında işbirliği konuları, sorunlar ve çözüm arayışları ele alınmaktadır. Bu toplantının ana konusu da diğer konuların yanında, bu yılın başlarında ortaya çıkan Arap dünyasındaki değişim rüzgarlarının ABD ile İslam Dünyası arasında yarattığı yeni bakış açısı, ortaya çıkan durumun değerlendirilerek, çözüm arayışları ve ilişkilerin mercek altına alınması olarak gündeme gelmiştir.

 

ABD’nin Ortadoğu’daki İsyanlara Karşı Tutumu

 

Otuzdan fazla ülke temsilcilerinin katıldığı toplantının ilk günün de bir konuşma yapan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton “Uzun Arap kışının ısınmaya başladığını[1]” söyleyerek, Arap dünyasında yeni bir dönemin başladığının vurgusunu yapmıştır. Dışişleri Bakanı Clinton konuşmasında, Arap dünyasında ortaya çıkan bu değişim rüzgârının bir anlam kazanabilmesi için, liderlerin halkın artan talepleri doğrultusunda gerekli ekonomik, politik reformları süratle uygulamaya koymalarının şart olduğunu ifade etmiştir. Yemen, Bahreyn, Suriye’de halen hüküm sürmekte olan yöneticilerin çekilmeleri konusunda her hangi bir açıklama yapmamıştır.

 

ABD Dışişleri Bakanı geçen ay Libya Lideri Kaddafi ve öncesinde Mısır Devlet Başkanı Mubarek’in çekilmeleri gerektiğini açık bir şekilde talep ederken, yapılan bu forumda, diğer Arap liderlerinin ekonomik ve politik özgürlüklere sarılmaları halinde ülkelerinin geleceklerini yapılandırmaları konusunda hala ciddi bir rol oynayabileceklerini vurgulamıştır. Ortaya çıkan durumun ülke karakterlerine göre değişiklikler arz ettiğini belirterek, bütün ülkeler için tek bir modelin uygulanmaya zorlanmasının mümkün olamayacağı değerlendirmesini yapmış ve her ülkenin ABD tarafından mevcut değerler ve çıkarlar açısından her türlü yönüyle incelenerek nasıl bir politika uygulanacağı konusunun önemli olduğunu söylemiştir.

 

Bu kapsamda Bahreyn ve Yemen’deki demokratik değişim hareketlerine baktığımızda halen başta bulunan liderlerin terörizm ve bölgede İran etkisine karşı ABD ile derin bir işbirliği içinde olduğunu ve mevcut diplomatik bağın korunmaya çalışıldığına dikkatleri çekebiliriz. Bilindiği. Gibi Bahreyn petrol zengini Basra Körfezi’ni kontrol altında tutan ABD altıncı Filosuna ev sahipliği yapmakta, Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Saleh ise, El Kaide’nin ülkesinde yuvalanmasının önlenmesi maksadıyla ABD hava unsurlarının Yemen’de uygun gördüğü hedefleri vurmasına müsaade etmekteydi. Bahreyn ve Yemen’de ortaya çıkan ve daha fazla özgürlük ve rejim değişikliği talep eden ayaklanmalara karşı iktidarın güç kullanarak bastırmaya çalışmasına karşı ABD’nin güçlü reaksiyon göstermemesi ve hatta Bahreyn’e Suudi Arabistan’ın askeri birlik göndererek müdahale etmesine göz yumması ABD’nin çifte standart uyguladığına dair tenkit edilmesine neden olmuştur. Bayan Clinton her iki ülke hükümetlerine de daha fazla özgürlük için baskı yapmaya devam edeceklerini söylerken, çözümünde bir parçası olacaklarını ifade etmiştir.

 

Suriye’de halkın Hafız Esad iktidarının devamı olan oğul yönetimine karşı daha fazla özgürlük ve reformlar talebiyle ayaklanması Esad’ın ölümlere neden olan karşı cevabı ile karşılık bulmuştur. Başşer Esad her ne kadar reformların yapılması konusunda istekli olsa dahi bir takım şartlar oluşmadan bunun gerçekleşmesinin mümkün olamayacağını halka yapmış olduğu konuşmasında açıklamıştır. Devam eden gösterilere karşı yine güç kullanılması sonucunda yüzlerce göstericinin ölmesine rağmen ABD’den Suriye konusunda etkin bir tepki gelmemiştir. Hillary Clinton yapmış olduğu konuşmada da Başkan Başşer Esad ve Suriye hükümetinin kendi halkının evrensel haklarına saygı göstermesi gerektiği şeklinde bir açıklama yapmıştır.

 

Suriye Devlet Başkanı Başşer Esad İran’la geliştirdiği yakın ilişkiler, Lübnan’da Hizbullah’ın, Filistin topraklarında Hamas’ın finansal ve silah yardımıyla desteklenmesi gibi uygulamakta olduğu dış politikalar itibarıyla ABD’nin Ortadoğu politikasına ciddi bir engel teşkil etmesine rağmen, Obama yönetimi Suriye’de lider değişikliği konusunda herhangi bir irade beyan etmediği dikkatleri çekmektedir. Dışişleri Bakanı Clinton yapmış olduğu konuşmasında da dikkatli bir üslup kullanarak, Washington’un Başşer Esad’ın iktidarı bırakması konusunda bir talebi olduğunu gündeme getirmemiştir. Bu davranış şeklinin arkasında, Esad’ın devrilmesi sonrasında mezhep çatışmalarının çıkabileceği ve bunun yayılarak Irak ve İran’ı da etkileyerek, kontrol edilemez bir şekle bürünebileceği kaygısı yattığı söylenebilir.

 

Yıllar süren iktidar döneminden sonra alaşağı edilen diktatörlerin yerine demokratik, serbest piyasa ekonomisi ve insan haklarına saygılı bir yapıya geçme sancıları içinde olan Tunus ve Mısır’daki çabaları desteklediğini ve bunun için hem halk ve hem de yeni yöneticilerle birlikte çalışacağını açıklayan ABD, Mısır’a yardım için 150 milyon dolarlık bir fon ayırdığını ilan etmiştir. Ayrıca, denizaşırı özel bir teşebbüsün bölgede özel sektör yatırımı için 2 milyar dolarlık bir destek sağladığı belirtilmiştir.

 

 

Görüldüğü gibi ABD ortaya çıkan domino etkisinde gerekli kontrolü elinde bulundurabilmek için farklı politik yaklaşımlar uygulamaktadır. Bunları kendi ulusal çıkarları ve değerleri açısından değerlendirerek, gerekli kararları verdiğine hiç şüphe yoktur. Tunus ve Mısır hadiselerinde başlangıçta sessiz kalırken daha sonra isyancıları destekler bir tutum takınmıştır. Libya’da yine Kaddafi karşıtlarını destekler tavırla isyancılar tarafında yer alırken, Suudi Arabistan ve Bahreyn hadiselerinde iktidar taraftarı bir tutum izleyerek, isyancılara vermesi gereken desteği esirgemiştir. Özetle ifade etmek istersek, ABD’nin her zaman özgürlük isteyen tarafı desteklemediği görülmektedir. ABD kendi ulusal çıkarlarına ve bölgedeki dengelere ve bunlar üzerinde ne kadar etkili olabileceğine göre hesaplar yaparak nasıl bir destek vereceğinin hesaplarını yapmaktadır.

 

ABD’nin Afrika ve Ortadoğu’da Ortaya Koymuş Olduğu Tavrın Nedenleri?

 

Bunu biraz daha açmak istersek şöyle bir değerlendirme yapabiliriz; Kuzey Afrika şeridinde bu zamana kadar etkin bir ABD nüfusu mevcut değildi. Tarihi derinliklere bakarsak, coğrafi yakınlığın verdiği avantajdan dolayı, Fransa ve İtalya’nın etkin bir şekilde buralara nüfus ettiğini görebiliriz. Bu zaten Fransızcanın bölgede etken dil olarak etkisini sürdürmekte olduğu gerçeğiyle kolaylıkla görülebilir. ABD Tunus’la birlikte Fransa’nın münferit olarak harekete geçmesini kendi ulusal çıkarları açısından uygun bulmamıştır. Zaten Fransa’da başlangıçta hata yaparak, önce iktidardaki Bin Ali’yi desteklemiş ve hatta birlik göndererek koruma konusunda iradesini açıklamıştır. Ancak, daha sonra halkın gücünü görünce bu yaklaşımını değiştirerek, halk taraftarı bir tutum sergilemeye başlamıştır. İşte bu tutum Fransa için kırılma noktası olmuştur. Bu fırsattan istifade eden ABD ağırlığını koyarak, Fransa etkisini nötralize etmek ve bölgeye girmek için politika geliştirme fırsatını yakalamıştır. ABD’nin Kuzey Afrika macerasına atılması özellikle Afrika’ya giriş kapısı olarak nitelendirilebilecek, Avrupa’nın petrol kaynağı Libya hadiselerinin başlamasıyla somut bir hale gelmiştir. ABD’nin Afrika kuzeyinden Fransa’yı silmek için tek başına Fransa’nın karşısına çıkmak bu günkü dünyada çok akılcı bir strateji olmadığı için, ABD hakim güç olarak yer aldığı BM ve NATO örgütlerini kullanmak suretiyle hedefini gerçekleştirme yolunu seçmiştir. Fransa’nın inisiyatifi ele almasına mani olmak maksadıyla İngiltere ile birlikte sahneye çıkışı ve Fransa’nın de-facto’larına karşı BM kararları ile birlikte NATO’yu devreye sokmaya çalışması ve bunda başarılı olması ABD’nin ve İngiltere’nin meydanı Fransa’ya bırakmaya niyetli olmadığının göstergesidir. Özellikle, NATO’da hakim unsur olan ABD etkinliği ile Fransa’nın bölgede gölgede kalmasını sağlamıştır. Diğer bir değişle ABD Kuzey Afrika şeridinde Ortadoğu’daki gibi bir kontrolü sağlamak için, NATO’yu bir vasıta olarak kullanmaktan imtina etmemiştir. Burada hedef BM kararlarına göre sivil halkın korunması gibi görünüyorsa da asıl hedef Kaddafi ve efradının yönetimden atılmasıdır. Bunu ABD açık bir şekilde ifade etmekten çekilmemektedir.

 

Ortadoğu’daki hadiselere baktığımızda ise, ABD’nin inisiyatifi tek başına elinde tutmaya çalıştığını görmekteyiz. Ortadoğu ülkelerinde Bahreyn, Yemen, Suriye gibi ülkelerde de reform ve daha fazla özgürlük isteyen halk üzerine mevcut iktidarın silahlı güç kullanarak, en az Libya’da ki kadar ölüm ve yaralanmalara neden olmalarına rağmen, ABD burada BM veya NATO gibi uluslar arası örgütleri sokma çabası içinde değildir. Ortadoğu’da tek tabanca olarak yukarıda belirtilen formlar kanalı ile bir yol haritası uygulamaya çalışmaktadır. Bunun temel nedeni, ABD Ortadoğu’da kontrolü elinde tuttuğuna inanmasında yatmaktadır. Gerçekte de ABD Dışişleri Bakanı H. Clinton’un Ortadoğu’da ki isyanlarda gerekli reform ve özgürlüklerin geliştirilmesinde ABD’nin mevcut yönetimlerle bir çözüm ortağı olarak yer alacağını belirtmesiyle bu husus kendisini açık bir şekilde ifade etmektedir. ABD Ortadoğu’daki nüfusunu NATO gibi örgütleri sokarak sulandırmak istemediği anlaşılmaktadır.

 

Netice olarak, ABD’nin Ortadoğu’daki isyanları bahse konu ülkelerdeki mevcut iktidarları muhafaza ederek, yapacakları reformlar ve özgürlüklerle sağlanacak yumuşak geçişlerle demokratize etme eğilimi içinde olduğunu algılamaktayız. Ancak, ABD’nin en büyük korkusu, halkın dini ağırlıklı yönetimlere yönelmesi ve sonuçta mezhep çatışmalarını da beraberinde getiren ve Arap İsrail sorununda kontrol edilemez din birliğine bağlı bir Arap birliği yapısının ortaya çıkarak, Ortadoğu’da Mısır’daki isyanlarla birlikte altüst olan dengelerin arzu edilmeyen bir şekil almasıdır. Bunun için ABD’nin Laik İslam sentezi konusunda tecrübe sahibi bir örneğe ihtiyacı vardır. Bu örnek, doğal olarak Türkiye’dir.

 

Ortadoğu’daki Yeniden Yapılanmada Türkiye

 

Türkiye Kuzey Afrika’da NATO içinde gerekli politik girişimlerini yaparken, Ortadoğu’da münferit olarak ABD ile işbirliği içinde bölgesel bir örnek olarak etkinlik gösterebilir. Bunun gerçekleşebilmesi için ABD’nin bu konuda irade göstermesinin sağlanması gerekmektedir. Bu gün İsrail ile kavgalı ve Ortadoğu’da kendi başına bir politika üreterek etkinlik sağlamaya çalışan Türkiye ile ne dereceye kadar işbirliğine girme arzusunda olduğunun açık bir değerlendirmesini yapmak son derece zor olsa dahi, ABD özellikle Mısır, Suriye ve Lübnan’da Türkiye’nin etkili bir örnek olabileceğinin altını çizmek zorundadır.

 

Nitekim Esad ailesi ve Suriye'yle ilgili bir kitabın da yazarı olan Ortadoğu uzmanı Suriye asıllı İngiliz vatandaşı Patrick Seale[2] bir makalesinde ''Esad devrilirse, bölgede ne olur'' sorusuna yanıt ararken, Suriye liderinin Türkiye'yi izleyerek ülkesini demokrasiye doğru taşıyabilecek adımlar atabileceğini kaydetmektedir.

 

Seale göre, bölge 1979'da imzalanan İsrail-Mısır barış anlaşması, İran devrimi ve İsrail'in Lübnan'ı işgalinden sonra oluşan ittifakların dağılmasına tanık olmaktadır. 1973 savaşında Suriye'nin müttefiki olan Mısır, sonra saf değiştirmiş ve İsrail'in barış ortağı olmuştur. Şah döneminde İsrail'in müttefiki olan İran, sonradan Suriye safına geçmiştir. Bu ittifak şimdi tehdit altına girmiştir. Bunun nedeni, Mübarek sonrası Mısır'ın İsrail'le arasında mesafe koyması ve Arap kampına geçmesi olarak ifade edilebilir. Suriye'nin, Sünni nüfusunun pek tasvip etmediği İran'la ittifakı da Şam'da bir rejim değişimiyle tehlikeye girebilir demektedir.

 

Suriye Arap Birliği için vazgeçilemez stratejik öneme sahiptir bu nedenle gözden çıkartılması düşünülemez. Nitekim ABD bunun farkında olarak, özellikle Ortadoğu’da bu kadar sorun varken birde Suriye’de Esad’ın zorla gidişiyle ortaya çıkması muhtemel mezhep çatışmalarının neden olabileceği çatışma ortamından uzak kalmak için Suriye Devlet Başkanı’nın reformlara bir an evvel sarılmasını istemektedir. İşte burada Türkiye en iyi örnek olarak gündemde doğal bir şekilde yerini almaktadır. Türkiye hem Mısır ve hem de Suriye ve devamında Yemen için gerekli demokratik ve laik kurumların tesisinde ABD ile birlikte yer alabilir. Bunun için Türkiye’nin ben ne yapacağımı bilirim, kimseyi takmam tavrıyla değil de daha fazla işbirliği içinde olmaya özen gösteren tavrıyla, Ortadoğu’daki gelişmelere yaklaşmasının bu gün ki konjonktürde daha fazla getiri sağlayabileceğinin değerlendirilmesinde fayda mütalaa edilmektedir.

 

Dipnotlar

 

[1] Secretary of State Hillary Clinton at the U.S.-ISLAMIC WORLD FORUM *updated, http://secretaryclinton.wordpress.com/2011/04/13/secretary-of-state-hillary-clinton-at-the-u-s-islamic-world-forum/

[2] Patrick Seale, If Assad falls, we will see all the region's alliances unravel, 11 April 2011 http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2011/apr/11/assad-falls-region-alliances-unravel