ABD ve arkasından AB’nin İran’a uygulamaya karar verdiği ekonomik yaptırımların ardından İran’ın Hürmüz Boğazı’nda ABD askeri varlığına karşı ortaya koyduğu tavır tam ABD’nin arzu ettiği bir tırmanmayı gündeme getirmesi açısından oldukça önemli bir gelişmedir.

 

Yeni yılın girmesiyle birlikte seçim maratonuna hazırlanma süreci içine giren ABD, halen kriz bölgelerindeki sorunları halledememiş sıkıntılı bir dış siyaset resmi içindedir. Bu sancı Afganistan’da, Pakistan’ın da katılmasıyla kronikleşen ve devamlı kanayan yaranın yanı sıra, özellikle Orta Doğu’da yoğun bir şekilde kendisini hissettirmektedir. Orta Doğu’da, bir taraftan Irak’tan çekilmenin bu ülkede meydana getirdiği boşluğun sancılarını asgariye indirme, mezhep çatışmalarını dizginleme çarelerini ararken, aşağıda Mısır’ın devam etmekte olan Arap Baharı süreci içinde nasıl şekilleneceğinin sisli bir görüntü içinde olması, yılan hikâyesine dönen Filistin-İsrail sorununda İsrail aleyhine bir görünüm arz etmektedir. Yukarıda Suriye’de ise, Başer Esed’in verdiği sözleri tutmaması nedeniyle bu günlere kadar gelen ve yavaş, yavaş iç savaşa dönüşme temayülü gösteren çatışma ortamı ABD’nin süreçte etkin olmakta zorlandığı bir görüntü içindedir. ABD’nin geri planda kalmak istediği bu ortamda, Suriye’de Fransa, Almanya ve Türkiye’nin taşeron olarak kullanılmaya çalışıldığı ifade edilmektedir (Nazemroaya, 2012). Yukarıda sayılan bütün bu olaylarda İran’ın etkin bir şekilde bölgesel liderlik algısıyla rol almaya çalıştığı ve bu konuda planlı bir faaliyet içinde bulunduğu dünya kamuoyunda yankılanan bir gerçek olarak ABD’ni ve Türkiye’yi rahatsız eden bir gerçektir.

 

Nükleer Programı ile ilgili 2011 sonunda Uluslar arası Atom Enerji Ajansı tarafından verilen raporla yeniden gündeme gelen ve bütün şimşekleri üzerine çeken ve Batı tarafından kontrol edilemeyen İran’ın bölgedeki kriz noktalarındaki etkinlik mücadelesi ABD ve AB tarafından hiç arzu edilmeyen bir girişim olarak kabul edilmektedir. Mücadele artık, soğuk savaş döneminde olduğu gibi, Rusya ile ABD arasında değildir. Aktörlerden birisi değişmiştir. Bu aktör pervasızca hiç kimseyi dinlemeden kendi bildiğini yapmaktadır. Buna Dğnya liderliğini üslenen ABD ve BM gibi uluslar arası örgütler dahil kimse engel olamamaktadır. Bu husus 2003 yılında nükleer programının ortaya çıkmasından beri günümüze kadar bu şekilde devam etmektedir. Üstüne, üslük, nükleer programı ve balistik füze üretimi konusundaki önlenemez prestij kazanımı duygusuyla gelişen Arap Baharı süreci içinde bölgesel liderlik iddiasıyla daha da dizginlenemez bir hale gelmiştir.

 

İran’ın nükleer programı konusunda dizginlenmesi ve kontrol altına alınması için muhtelif çabalar BM nezdinde gündeme getirilmesine rağmen Rusya ve Çin’in çıkar ilişkileri nedeniyle karşı koyması nedeniyle somut bir şekle dönüştürülememiştir. Bundan güvence alan İran her şeye rağmen programına devam etmede ısrarcı tutumunu devam ettirmiş, bunun yanı sıra atma vasıtası olan balistik füze üretimi konusunda oldukça yol almış ve teknolojiye hakim hale gelmeye çalışmıştır. Konvansiyonel silah açısından İran-Irak savaşı sonunda oldukça güçsüz duruma düşen bu ülke, açığını kapatmak için, kitle imha silahlarının ana unsuru olan nükleer silah (her ne kadar nükleer enerji programının barışçıl amaçla olduğunu iddia etse de) ve balistik füzelere sahip olmakla bölgede İsrail kaşıtı bir güç olma stratejisini benimsemiş görünmektedir. Bunun doğal sonucu, mezhep avantajını da kullanarak Orta Doğu’da oluşan kriz noktalarında kendisine müzahir, ABD ve İsrail karşıtı bir yapı oluşturmak için konjonktürel bir baskı unsuru olmak için planlı bir strateji uyguladığını gözlemlemekteyiz.

 

Bu görüntünün altında bir taraftan Filistin sorununda Hamas’ı ve Mısır’da Müslüman Kardeşleri destekleyen tavrıyla, diğer taraftan Irak’ta ki mezhep çatışmalarında güdücü rolüyle ve açıktan, açığa Başer Esed’i destekleyen çıkışlarıyla İran ABD ve AB için engellenmesi gereken bir hasım konumuna gereken konuma gelmiştir.

 

BM Güvenlik Konseyi’nde İran karşıtı kararlar alarak sorunu uluslar arası boyuta çekmek isteyen ve Rusya ve Çin nedeniyle arzu ettiği desteği bulamayan ABD, arkasına AB’ni de alarak, münferit olarak, ekonomik yaptırımların son evresini uygulama kararını uygulamaya karar vermiştir. Buna göre, Iran ticaretinin %60’ını oluşturan İran ham petrol ihracatı ile ilgili finansman ihtiyacına yönelik ABD finansman kaynaklarından İran Merkez Bankasına kaynak akışının engellenmesi gündeme gelmiştir. AB’de buna ilave olarak, İran’dan günde 450 bin varil olan petrol ithalatını, en çok ithalat yapan Yunanistan’ın iknası sonuncunda durdurma kararı almıştır.

 

Böylece, bu yıl içinde seçimlerin yer alacağı İran’da zaten ekonomik darboğaz içinde olan ülkenin daha da ekonomik çıkmaza gireceği kaygısı İran’ın reaktif bir hareket sergilemesine yol açmıştır (Global Security Newswire, 2012). Elinde başka kullanabileceği kozu olmayan İran tepki olarak, Dünya petrol ihracatının %40’nın ulaşım hattı olan Hürmüz Boğazını kapatma tehdidini gündeme getirmiş ve Basra Körfezi’nde 10 gün süren bir deniz tatbikatına başlamıştır. Anılan tatbikatta gemilere karşı füze denemeleri de yaparak, tatbikatı gövde gösterisi haline getirmeye çalışmıştır (Thielmann, 2012).

 

ABD’nin Bahreyn’de ulaşım hattının güvenliğini sağlamak için bulundurduğu 5’nci Filosu İran tarafından hedef alınarak, bu filonun Umman Denizi’ne açılan uçak gemisinin Hürmüz Boğazı’ndan geri dönmesine müsaade edilmeyeceği açıklamıştır. ABD ise, faaliyetlerinin uluslar arası sularda sürdürüldüğünü belirterek, İran’a karşı gerekli cevabı vermeye hazır olduklarını ifade etmektedir. Bu durum her iki tarafında sıcak bir çatışmaya girmekten çekinmeyeceği intibaını vermektedir. Nitekim, 2011’in sonlarına doğru ABD Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey bir çok kereler ABD silahlı kuvvetlerinin İran’a saldırı için hazır olduğunu ifade etmiştir (Nazemroaya, 2012).

 

ABD ve AB’nin İran üzerinde yoğunlaştırdıkları üçayaklı baskının sonucunda 4 önemli konuda getirisinin olabileceğini değerlendirilmektedir.

 

Birincisi; ABD Başkanı Obama açısından önemli olup, kendi kamuoyunda seçim propagandası olarak spot bir fayda sağlayabilir. Nükleer güç olma aşamasında ki İran’a karşı uygulanacak her türlü kararlı adımın ABD kamuoyu nezdinde prim sağlayacağı daha evvel örneklerle belirlenmiştir. ABD Başkanı Obama tarafından seçim propagandalarının başlangıcında ortaya konulan bu şekildeki cesur bir girişim elde edilen sonuca bağlı olarak, ikinci dönem seçimlerinde kamuoyunda oy potansiyelinin artmasına olumlu katkı sağlayan bir başarı olarak kullanılabilir ve Başkan Obama’nın seçimlere güçlü bir destekle girmesine yol açabilir.

 

İkinci konu; ABD ve AB uygulamaya konulan yaptırımlarla İran ekonomisinde yaratacakları dar boğazı koz olarak kullanmak suretiyle, İran yönetimini nükleer programı ile ilgili 5+1 müzakerelerine zorlama fırsatını yaratabilir. Gerçekte de asıl hedef İran’ın ön şartsız fakat Batı’nın isteklerini dikkate alan bir tavır içinde masaya oturmasının sağlanmasıdır. Bütün çabalar bu yoldadır. İran kendi seçimleri öncesinde böyle bir müzakereye zorlanmayı kabulde istekli olmasa da, seçimlere girerken ekonomiyi enkaz halinde devretmemek için bir takım çıkış yolları aramak zorunda kalacağı bir vakıadır. Dışarıya karşı ne kadar dik durma görüntüsünü korumaya çalışsa da içeride ekonominin çöküşüne kayıtsız kalması ileride onarılması zor bir muhalefete yol açabilecektir. Nitekim İran’ın müzakerelerin başlaması konusunda Aralık ayının son gününde bir girişimde bulunması bunun farkında olduğu intibaını vermektedir.

 

Bir diğer konu, İran’a yapılan bu baskı demeti, onun Suriye Devlet Başkanı Başer Esed’e, Irak’ta ki mezhep çatışmalarına ve Orta Doğu’da Filistin sorununa karışmasına, Mısır’da Müslüman Kardeşlerle diyalog kurma çabalarının ve etkinlik mücadelesinin zayıflamasına ve geri çekilmesine neden olacaktır. Kendi sorunu ile baş etmeye çalışan bir İran’ın Arap Baharı etkisindeki diğer ülkelere tesir etmek için gerekli gücü ortaya koymakta sınırlı olabilecektir (Iran Egyptian Uprising; Major US Lobbyist Calls ElBaradei Iran 'Stooge', 2011). Bu suretle yalnızlaşan Esed yönetiminin yıkılması kolaylaştırılmış olacaktır. Irak ve diğer bölgelerde istikrarın gerçekleştirilmesi ortamı hazırlanabilecektir. Diğer bir değişle İran pasifize edilebilecektir.

 

Dördüncü girdi ise; İran’da Batı’nın son yaptırımlarıyla daha da derinleşen ekonomik çöküntü yaklaşan seçimler öncesinde halkın üzerinde bezginliğe yol açacak ve muhaliflerin seslerini daha fazla yükseltmelerine önayak olacaktır. Önlerinde Tunus, Mısır gibi emsallerin bulunması halkı cesaretlendirerek Batı’nın arzu ettiği ayaklanmaların gerçekleşmesine zemin hazırlayabilecektir. İran’da da kendiliğinden ortaya çıkabilecek rejim karşıtı ayaklanmaların ABD ve AB tarafından Libya’da olduğu gibi süratle destekleneceği ve gerekli her türlü yardımın yapılacağı konusunda ciddi emareler bulunduğu söylenebilir (Katzman, 2011). Ancak, bu durumun yönetilmesi Batı için önemli bir sorun olarak durmaktadır.

 

Bütün bunların dışında İran Hürmüz Boğazı gerginliği ile askeri kapasitesi hakkında gövde gösterisi yaparak ABD’nin istediği istihbari bilgilerin bir kısmını gözler önüne sermiştir. İran ABD donanmasının Hürmüz Boğazı çevresinde varlığının devam ettirilmesine karşı koymuş olduğu irade beyanı onun ortaya koymuş olduğu niyet ve maksadın ne kadarını uygulamakta kararlı olduğu konusunda emarelerin imkan ve kabiliyetlerinin ölçülmesinde kullanılmak üzere elde edilmesine yol açacaktır ki bu ABD için paha biçilmez bir bilgi kapsamındadır.

 

İran’ın tatbikatı nedeniyle yapmış olduğu füze denemeleri tehdidin boyutu ve niteliği hakkında gerekli bilgileri teyit etmektedir. Böylece NATO füze savunma sisteminin ne kadar gerekli olduğu konusunda destekleyici bilgiler içermektedir.

 

Konuyu İran açısında ele aldığımızda şöyle bir tablonun karşımıza çıktığı değerlendirilmektedir; İran ABD’nin uygulamış olduğu yaptırımlarla beraber hem bir tepki ortaya koyma içgüdüsü içinde bulunurken diğer taraftan da muhtemel bir saldırıya karşı tedbir alma telaşı içine düşmüştür. İran’a ADB ve İsrail koalisyonu ile yapılabilecek muhtemel saldırı senaryolarına süratle bir göz attığımızda saldırıların hava, deniz ve kara harekatını içeren müşterek bir harekat şeklinde yapılabileceğinin değerlendirildiği ortaya çıkmaktadır.

 

Hava harekatı İsrail hava kuvvetleri, İncirlikte bulunan ABD hava unsurları ve Bahreyn’deki deniz üssünden desteklenen ABD uçak gemilerindeki unsurlarla yapılabilir. Bu yüzden İran Hürmüz boğazı bölgesinde deniz tatbikatı yaparak bu bölgedeki hazırlık faaliyetlerini gözden geçirmiştir.

 

Bunun yanı sıra, ABD ve AB İran üzerindeki baskılarını siyasi, yaptırımlar yoluyla ekonomik ve Hürmüz Boğazı gerginliği ile askeri olarak göreceli şekilde arttırırken, İran’ın köşeye sıkışmış bir kedi gibi çaresiz bir şekilde, Körfez’de ABD varlığını tehdit ederek bir çıkış yolu arama çabasında olduğunu görmekteyiz. Batı tarafından İran’ın Hürmüz Boğazı kozunu gündeme getirmesi yapılan baskılardan boğulmasının yansıması olarak ifade edilmektedir. ABD tarafına göre, Hürmüz Boğazı’nı kapatması halinde bundan zararlı çıkacak olan ülkenin İran olacağına dair değerlendirmeleri mevcuttur (Global Security Newswire, 2012). Çünkü İran’ın ulaşım için başka bir imkânı olmamasına rağmen, Suudi Arabistan, Irak ve Kuveyt’in boru hatları ile Kızıldeniz ve Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaşım imkânlarının mümkün olabileceği düşünülmektedir.

 

İran’ın İsrail için yapabileceği bir şey görünmemektedir. Bu konuda kendi hava savunma sistemine güvenmek zorundadır. Yapılan tatbikatlarda bu imkan ve kabiliyetini denemiştir (Iran holds air defense military exercises, 2011).

 

Türkiye’den yapılması muhtemel harekat ile ilgili gerekli kanalı kapatmak için, İran’ın Türkiye ile görüşmelerde bulunarak gerekli garantiyi alması gerekmektedir. Bu nedenle, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İran’a ziyaretinin planlı bir ziyaret olmayıp, İran’ın isteği üzerine gerçekleştirildiği değerlendirilmektedir (Davutoğlu'ndan sürpriz ziyaret, 2012). Iran bu görüşmelerde NATO üyesi ve ABD’nin yakın müttefiki olan Türkiye’den güvence istemiştir. Bu güvence, Türkiye toprakları üzerinden herhangi bir ABD gücünün ve unsurunun hareketine müsaade edilmemesi konusundadır. Bu husus öncelikle hava harekatı açısından İncirlik üssünü kapsamaktadır. Kara harekatı için ciddi bir yığınaklanmaya ihtiyaç duyulması nedeniyle bu konuda da ileriye dönük güvence istendiği söylenebilir. Buna paralel olarak, Dışişleri Bakanı A. Davutoğlu Türkiye üzerinden İran’a karşı herhangi bir tehdidin söz konusu olmadığını kamuoyuna açıklamıştır.

 

Diğer taraftan ABD kuvvetlerinin Irak’tan çekilmesi nedeniyle buradan kara harekatı olarak herhangi bir tehdidin oluşamayacağının değerlendirmesi yanı sıra, Afganistan’da bulunan ABD ve koalisyon güçlerinin İran’a harekat için kaydırılabileceği kaygısıyla, Afganistan sınırında askeri tatbikata başladığını görmekteyiz. İran klasik olarak, bu tatbikat görüntüsü altında bölgede yığınaklanma yapma ve askeri hazırlıklarını kontrol etme işlemini gerçekleştirecektir (Mitra Amiri, 2012).

 

Bu arada, İran 2011 Aralık ayının son günü, nükleer programı ile ilgili olarak daha evvel görüşmelerin anlamsız olduğunu ifade ettiği 5+1 müzakerelerinin yeniden başlaması konusunda girişim başlatmıştır. İran’ın bu teklifinin yine bir zaman kazanma taktiği olarak değerlendirilmesine rağmen, tarafların niyetlerinin anlaşılabilmesi için müzakerelerin sürdürülmesinin akılcı bir yaklaşım olarak ele alınmalıdır. İran bu tavrıyla muhtemelen Avrupa ülkelerinden destek talep ederek, ABD ve AB’nin niyet ve maksatları hakkında bilgi edinmek isteyecektir.

 

Sonuç olarak; açık bir şekilde görüldüğü gibi, İran ciddi bir tedirginlikle bütün güçlerini seferber etme ve kendisini koruma içgüdüsü içindedir. Bu hususun içeride de ciddi bir bunalım yarattığı konusunda kimsenin şüphesi olmamalıdır. Ancak, dışarıdan gelecek tehdit algısıyla iç sorunların üstünün örtülmesi fırsatı da yaratılmaktadır. Her şeye rağmen, zaten ekonomik sıkıntı içinde yaptırımlarla boğuşmakta olan İran’ın bu türlü hareketleri ciddi maliyete neden olacak ve ekonomik sıkıntıyı daha da derinleştirecektir. Bu şekilde bir kriz yönetimini ne kadar sürdürebileceği münakaşa konusudur.

 

Kaynakça

 

Davutoğlu'ndan sürpriz ziyaret. (2012, January 04). January 08, 2012 tarihinde CNNTURK: http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/01/03/davutoglundan.surpriz.ziyaret/643196.0/index.html adresinden alındı

 

Global Security Newswire. (2012, January 04). U.S.Rejects Iran's Warning to Avoid Persian Gulf. January 05, 2012 tarihinde NTI: www.nti.rsvp1.com/gsn/article/us-rejects-irans-warning-avoid-persian-gul… adresinden alındı

 

Iran Egyptian Uprising; Major US Lobbyist Calls ElBaradei Iran 'Stooge'. (2011, January 31). January 08, 2012 tarihinde Frontline: http://www.pbs.org/wgbh/pages/frontline/tehranbureau/2011/01/iran-egyptian-uprising-major-us-lobbyist-calls-elbaradei-iran-stooge.html adresinden alındı

 

Iran holds air defense military exercises. (2011, November 19). January 08, 2012 tarihinde huffingtonpost: http://www.huffingtonpost.com/huff-wires/20111119/ml-iran-exercises/ adresinden alındı

 

Katzman, K. (2011, December 15). Iran: U.S. Concerns and Policy Responses. January 07, 2012 tarihinde FAS: http://www.fas.org/sgp/crs/mideast/RL32048.pdf adresinden alındı

 

Mitra Amiri, J. L. (2012, January 07). Iran holds military exercise near Afghan border. January 08, 2012 tarihinde Reuters: http://www.reuters.com/article/2012/01/07/us-iran-idUSTRE8041RA20120107 adresinden alındı

 

Nazemroaya, M. D. (2012, January 01). The American-Iranianroder War Cold War in the Middle east and the Threat of a B. 01 05, 2012 tarihinde Global research: www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=28439 adresinden alındı

 

Thielmann, G. (2012, January 04). Diplomatic Engagement: The Path to Avoiding War and Resolving the Nuclear Crisis. 01 05, 2012 tarihinde The Arms Control Association. adresinden alındı.