New York'ta Dünya Ticaret Merkezi yakınlarında terör saldırısı düzenlendi. Saldırıda sekiz kişi öldü ve en az 11 kişi yaralandı. Gözaltına alınan saldırganın 29 yaşındaki Özbek asıllı Sayfullo Saipov olduğu ortaya çıktı. Saldırganın kullandığı kamyoneti sabah saatlerinde New Jersey'den kiraladığı öğrenildi. Yayaların arasına dalan saldırgan engelli çocukları taşıyan bir okul aracına da çarptı.

 

New York Belediye Başkanı Bill de Blasio 'Bu bir terör saldırısıdır' dedi. Belediye Başkanı, soruşturmanın daha derinleştirileceğini duyurdu, 'elimizdeki bilgiler artacak' açıklamasında bulundu. Blasio, saldırının terörle bağlantılı olduğunu ve konu hakkında ABD Başkanı Donald Trump'a bilgi verildiğini aktardı. Vali Andrew Cuomo, bu saldırının daha geniş bir komplonun bir parçası olduğuna dair bir delil olmadığını söyledi. Cuomo, "Bu yeni terör taktiği, yalnız kurt saldırısıdır. Sadece birkaç saat oldu ama daha büyük bir saldırı planına dair elimizde kanıt yok" dedi.

 

Trump , "Görünen o ki New York'ta bir başka saldırı çok hasta ve dengesiz birisi tarafından gerçekleştirildi. Emniyet birimleri çok yakından takip ediyor. ABD'de olmaz!" açıklamasında bulundu. Trump ikinci mesajında, "IŞİD'i Ortadoğu'da ve başka yerlerde bozguna uğrattıktan sonra geri dönmesine ya da ülkemize girmesine izin vermemeliyiz. Yeter!" ifadelerini kullandı.

 

New York’taki saldırıyı ve ABD’nin IŞİD ile mücadele stratejisi ile Orta Doğu'daki gelişmelerin ABD'nin siyasetine yansımalarını Özdemir Akbal, TÜRKSAM için değerlendirdi.

 

ABD’de gerçekleşen saldırı neticesinde hem ABD’li yetkililer, hem Amerikan hem de Amerika Birleşik Devletleri ile yakından alakadar olan ülkelerin kamuoyunda tekraren bir radikal saldırgan söylemi yükselmeye başladı. Bu saldırı ölçeğinde baktığımızda şunu rahatlıkla gözlemleyebiliriz; Amerikalı üst düzey güvenlik bürokratlarının, bunun bir radikal saldırı niteliğine haiz olup olmadığı konusunda yorum yapmaktan imtina ettikleri görülüyor. Bu durum da bize şunu düşündürüyor; saldırganın tek bir kişi olması ve ABD’de zaman zaman okul baskınları -bundan kısa bir süre önce Las Vegas’ta bir konsere saldırı gerçekleşmişti- gibi saldırıların sık sık gerçekleşmesi aslında bunun bir elbise içerisine sığdırılarak tanımlanmasından uzaklaştırıyor. Bunun gerekçesini de kısaca şöyle açıklamak lazım; ABD’nin özellikle güney eyaletleri silahın kolaylıkla temin edilebileceği yerler. Örneğin; Türk kamuoyunda da tanınan Clint Eastwood hem Hollywood aktörü, hem de yönetmen, ABD Ulusal Tüfek Derneği’nin önemli üyelerinden bir tanesidir ve aynı zamanda Amerikan mantalitesinin artırılması açısından hem yapımcılık, hem oyunculuk, hem yönetmenlik seviyesinde çeşitli filmlere imza atmıştır. Amerikan kültürünün dağıtılması ve tanıtılması konusunda önemli bir etki ajanı olarak vazife yaparken aynı zamanda bu türlü davranış biçimini –klasik Güneyli cumhuriyetçi diye tanımlayabileceğimiz- sergileyen ve toplumda da genel kabul gören bir şahsiyettir. Şimdi şahıslar bazında bakıldığında ABD Başkanı Donald Trump’ın da aslında bu felsefeden çok da uzak biri olduğunu söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla silahın kolay temin edilebilir olması ABD için önüne geçilebilen bir durum olmamaktadır.

 

“Veliaht Prens Salman’ın Açıklaması Bir Sapmayı Gösteriyor”

 

Amerikanlar İngilizlere karşı isyanı başlattıklarında da aslında İngilizler Amerikalıların iki şeyine dokunmuştu: parası ve silahına. Bunlar Amerikalılar açısından oldukça kıymetli şeylerdir. Eylemin yapılış açısından da bakıldığında bireysel silahlanmanın getirdiği bir davranış biçimi olarak değerlendirmek sanki daha uygun bir biçimmiş gibi durmaktadır. Asıl mesele burada birisinin sloganla çıkıp bir eylem koymasından ziyade ABD’nin yürütmüş olduğu politikanın sonuçlarıdır. Bu durum 1979’a kadar geri götürülebilir. Gerekçesi, o dönemki adıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) bir görüşe göre Afganistan’ı işgal etmesidir. Başka bir görüş de “Hayır işgal değildi, o dönemki meşru hükümet SSCB’yi çağırdı” demektedir. O da siyaset biliminin tartışma sınırları içerisinde kalan bir konu olması kaydıyla genele uyarak biz, SSCB’nin Afganistan’ı işgali itibariyle başlayan, ABD’nin ve Suudi Arabistan’ın yakın işbirliği üzerinden gidelim. “Operation Storm (Fırtına Operasyonu)”, mücahitlerin silahlandırılması ve örgütlenmesi ve SSCB’ye karşı mücadele edebilecek hale getirilmesiyle başlayan bir projenin ürünü olan politik yansımalar ve sonuçlardan dolayı ABD 2001 yılından itibaren ciddi sorun yaşar hale geldi. Bunun önlenebilmesi için de yine aynı noktada hareket ettiği Suudi Arabistan’la belli bir mutabakat imzalamış gibi görünmektedir. Birkaç gün önce Veliaht Prens Salman, babasını da aşarak çıkıp biz artık “ılımlı İslam”a dönüyoruz, radikallerle uğraşmak istemiyoruz şeklinde bir açıklama yapmıştır. Bu beyanat çok önemlidir. Kraliyet ailesinde bu tür hiyerarşiler çok serttir, kralın yaptığı açıklamayı prensin unvanı veliaht bile olsa yapamaz ama bu bize bir sapmayı göstermektedir.

 

“Asıl Konu Politik Sistemin Nasıl Revize Edildiğidir”

 

2001 yılında gerçekleşen 11 Eylül saldırılarında 19 tane hava korsanının 15 tanesi Suudi Arabistan vatandaşıydı. Dolayısıyla, Amerikan  kamuoyu da, Amerikan siyaset yapıcıları da Suudi Arabistan’ı kastederek “Evet biz belli noktalarda çok ortak faaliyetler yürütüyoruz, fakat bu ortak faaliyetler yürütülürken bizim politika argümantasyonumuzun çok dışında bir yapılanma da yine bu devletin istemli veya istemsiz davranışları dolayısıyla ortaya çıkıyor” tartışmasını yaşıyorlar. Şimdi bunun önü alınmak isteniyor. Prens Salman’ın açıklaması da bu anlama geliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu türlü mevzi saldırılarının gerçekleşmesi biraz da popülarite açığının kazanma açısından bizim yorumcular için çok mümbit bir arazi haline geliyor ama asıl bakılması gereken konu burada politik sistemin nasıl revize edildiğidir.

 

“ABD Bumerang Etkisini Görünce Revizyon İhtiyacı Hissetmiştir”

 

2012 yılında Irak’ın kuzeyinde İslam Devleti olarak ortaya çıkan daha sonra “Bilad-i Şam” diye eski tabirle anılan Suriye’nin tamamını kapsayacağı iddiasıyla “Irak ve Suriye İslam Devleti” ya da “Irak Şam İslam Devleti” (IŞİD) olarak genişleyen yapının dünyanın önemli güçleri üzerinde sağlamış olduğu mutabakata bakmak lazım. Hem Amerika Birleşik Devletleri, hem Rusya IŞİD’in çevrelenmesi ve ortadan kaldırılması konusunda  kesin bir kararlılığa sahiptir. Bu türlü radikal yapılanmaların özellikle Vahhabi düşünceyi ihraç etme çabası içerisinde olan Suudi Arabistan yayılmacılığı da bu noktada önemlidir. Vahhabi düşünceyi ihraç etme düşüncesi amacında olan devletler tarafından istemli veya istemsiz bir şekilde desteklendiği konusunda da bir mutabakat vardır. Zira, Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganistan süreci ve sonrası zamanlarda Suudi Arabistan’la birlikte yürüttüğü politikalarda mücahitlerin resmi ofis açması, bunların çeşitli medreselerde eğitilmesi ve bu gibi konular tamamen Suudi Arabistan hükümeti tarafından üstlenilmiştir. Bütün bu oluşum içerisinde artık Amerika Birleşik Devletleri bir bumerang etkisi yaşadığını, attığı bumerangın kendisine bir şekilde döndüğünü görünce revizyon ihtiyacı hissetmiştir.

 

“İran’ın Çevrelenmesi İçin Politik Mutabakat Sağlandı”

 

Özellikle bundan 1 hafta önce gerçekleşen Tillerson’ın ziyaretinde Arap yarımadası ülkelerinde bir birlik vurgusunu ve ortak politik çıkar noktasında hareket etme ihtiyacını Katar’la yaşanan krizleri kastederek “Kriz bizim tarafımızdan çözülecek” ifadesiyle gözlemliyoruz. Dolayısıyla, Amerika’da muhtemelen bir meczubun gerçekleştirdiği saldırının çok ötesinde bir politik seviyedeki değişim sürecine şu anda şahit olmaktayız. Bu durumun doğru okunması asıl politik meselenin tanımlanması ve analizi için önemli ki, gelecek dönemde İran’ın çevrelenmesi açısından hem İsrail – Suudi Arabistan ilişkileri, hem de Amerika Birleşik Devletleri – Suudi Arabistan ilişkileri açısından hareketli günler gözlemleyeceğiz. Bu noktada İran’ın çevrelenmesi için bu üçlü daha ılımlı bir şekilde ve daha görülür bir şekilde irtibat kurmaya başlayacak. İsrail’le Suudi Arabistan’ın artık ilişkisi olduğunu gün yüzüne çıkmış durumdadır. İran karşısında böyle bir blok bulunmaktadır. Türkiye’de bazı gruplar kendince dini hassasiyetlerini dikkate alarak bunun varlığını kabul etmezken şu anda artık gün gibi ortadadır. İsrail – Amerika Birleşik Devletleri ve Suudi Arabistan  ayağı, yani, Batı’dan Doğu’ya doğru ilerleyen bir hat üzerinde İran’ın çevrelenmesi için politik mutabakatın sağlanmış olduğunu görüyoruz. Bununla beraber Suudi Arabistan gibi Amerika’nın önemli bir müttefikini yine Amerika’nın ayağına sıkacak olan politikalardan vazgeçmesi için de çok yakın bir gelecek zamanda kral olarak göreceğimiz Salman şu andaki politik durumda sapma olmazsa bunu ifade ediyor. Dolayısıyla dünyanın bu bölgesi artık Amerika Birleşik Devletleri’nin tesiriyle bir ılımlı İslam projesinin tam olarak Suudi Arabistan tarafından kabul edildiği ve uygulanmaya çalışıldığı bir bölgesi olarak gözlemlenecek.