Eylül ayına girdiğimizde ABD’nin Ortadoğu’da yoğun bir faaliyet içinde olduğunu görmekteyiz. ABD’nin bu yoğunluğu yurt içinde 12 Eylül’de yapılan referandumun heyecanı ile gerekli ilgiyi görememiştir. Ancak, ABD kararlı bir şekilde aşağıda belirtilen üç konuda etkinliğini sürdürmede kararlı olarak görülmektedir.

 

ABD Askerlerinin Irak’tan Çekilmesi

 

ABD etkinliklerinden birincisi, Irak’tan çekilmenin tamamlanmasıdır. Irak’ta 2003 yılından beri işgal kuvveti olarak bulunan ABD silahlı kuvvetleri elli bin kişi kadar bir birliği gelecek sene Temmuz ayında çekilmek üzere bırakarak, Irak’ı boşaltmış ve yönetimi merkezi Irak hükümetine bırakmıştır. Demokrasinin tesis edildiğinin iddia edildiği Irak’ta halihazırda Saddam’a karşı müdahale edilirken ilan edildiği gibi, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğünü sağlayan bir rejimin tesis edilip edilemediği konusunda ciddi şüpheler bulunmaktadır. Halen on binlerce Iraklının son derece kötü şartlarda hapishanelerde tutsak edildiği ve geciken yargı nedeniyle yıllarca hapis yattıkları ve işkence altında veya sudan sebeplerle ölüme mahkum edilerek idam edildikleri medyada yer almaktadır. Bunun dışında oluşturulan parçalanmış Irak; Kürdistan özerk yönetimi ve merkezi hükümet arasında derin ayrılıklar nedeniyle çatışmalara gebe bir ortam yaratırken, mezhep çatışmaları da ciddi kriz nedeni olarak gündemde yerini almaktadır. Bu durumu ile Irak, Avrupa’nın ortasında parçalanmış Yugoslavya’nın halihazırdaki potansiyel patlama noktasına benzer bir durumda Ortadoğu’da da yakın gelecekte ciddi patlama noktası görünümünü kazanmış gibi bir konum arz etmektedir. ABD bu ülkeyi öyle bir halde bırakmıştır ki kendi varlığı olmadan huzur ve istikrarın sağlanması gelecekte kısa ve orta vadede mümkün olamayacaktır. Herhangi bir kriz durumunda ise, ABD’nin yanı sıra bölgedeki İran, Türkiye, Suriye ve İsrail gibi diğer aktörler duruma müdahil olmak durumunda kalacaklar ve sorun daha da geniş kapsamlı bir çatışma ortamına gebe olabilecektir. Bu konuda Irak Kürt tarafının özellikle petrol rezervleri ve Musul, Kerkük konularında merkezi hükümetle daha uzlaşıcı bir yol takip etmesinin akılcı bir yaklaşım olacağı düşünülmektedir. Bunun yanı sıra bir diğer önemli konu ise, Arap olan Irak vatandaşlarının Irak’ın kuzeyinde Kürt yönetimi altında olan bölgede serbest bir şekilde çalışma ve dolaşma haklarının olamamasıdır. Arap kökenli bir vatandaş mutlaka bir Kürt veya ABD’li veya orada iş yapan şirketin kefaleti altında iş bulup bölgede kalabilmektedir. Bu ileride ciddi çatışmalara neden olacak önemli etnik ayrımcılık getiren bir uygulamadır. Bu konuda somut düzeltici adımlar atılmadığı takdirde Irak’ta bir iç çatışmanın oluşması kaçınılmaz bir durum alabilecektir. Sonuç olarak, Başkan Obama ABD halkına verdiği sözü yerine getirirken, Irak’ta işleri rayına tam olarak oturtmadan, yarım bırakmış bir şekilde barut fıçısına dönüşmüş bir Irak bırakarak ayrılmış intibaı vermektedir.

 

İran Nükleer ve Balistik Füze Programı

 

Diğer bir konu ise İran nükleer programı ve paralel olarak balistik füze üretimi konusudur. Nükleer programın durdurulması konusunda ABD, BM yaptırımlarına ilave olarak, AB ülkelerinin yaptırımları da uygulanmaya başlamıştır. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Ahmedinejad dimdik ayakta durduğu imajını vermeye çalışsa bile, içeriden buna karşı çatlak sesler çıkmaya başlamıştır. Eski Cumhurbaşkanlarından Rafsancani, Ahmedinejad’ı gerçekleri saptırmak ve saklamakla suçlayarak, İran’ın yaptırımlardan zarar gördüğünü ifade etmiştir. Bu arada devreye NATO girmiş ve İran balistik füze tehdidine karşı NATO’nun füze kalkanı tesisine ihtiyaç olduğunu NATO Genel Sekreteri vasıtasıyla açıklamıştır. Bunun ne anlama geldiğini irdeleyecek olursak, füze kalkanı konusunda ABD’nin öngördüğü kompleks sistem içeriğinde; muhtelif Avrupa ülkelerine radarlar ve lançerlere yüklü füzeleri içeren sistemlerin tesisi gerekmektedir. ABD bireysel olarak bu sistemlerin kurulması için ülkeler bazında girişimde bulunsa muhtemelen konuya sıcak bakılmayacak ve başarısız olunacaktır. Nitekim Almanya, Fransa’nın bu tür bir yapılanmaya sıcak bakmadıkları bilinmektedir. Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya konulması planlanan orta menzilli sistemler Rusya’nın baskısı ile ertelenmiştir. Türkiye, Bulgaristan ve Romanya aday ülkeler olarak görülmekte ancak, Türkiye’nin de İran ile olan enerji bağımlılığı nedeniyle teklife sıcak bakmayacağı değerlendirilmektedir. Bu nedenle ABD NATO çerçevesi içinde konuyu gündeme getirmek suretiyle ülkeler arasında sağlanan konsensus ile amacını gerçekleştirme yolunu aramaktadır. Eğer Avrupa gerçekten tehdit olduğuna ikna edilir ve NATO’da bu konu kabul edilirse, ABD ve Avrupa tarafından hem AB ve hem de NATO üyeliği ileri sürülerek Türkiye üzerinde baskı oluşturularak sistemin birinci fazına yönelik Patriot ve benzeri sistemlerin yerleştirilmesi gündeme gelebilecektir.

 

İran’a baktığımızda ise, bu ülkenin hiçbir şeyi umursamaz bir biçimde yine kendi bildiğini okumaya çalıştığına şahit olmaktayız. İran nükleer programı ile ilgili olarak muhatap olduğu ve ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya (BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri) ve ilave olarak Almanya’dan oluşan 5+1’e yeni bir teklifle gündeme damgasını vurmaya çalışmaktadır. İran bu heyetteki ülkelerin tutumundan hoşnut olmadığını ifade ederek, gruba yeni bir kısım ülkelerin katılmasını teklif etmiştir. İran’ın böyle bir teklifi neden getirmeye çalıştığının gerekçelerini incelemeye çalışırsak, aşağıdaki gibi bir sonuca ulaşmamız mümkündür. Heyette bulunan ve BM Güvenlik Konseyinde veto yetkisi bulunan Rusya ve Çin daha evvel İran tarafında görülmekte ve alınmak istenilen kararlarda yumuşatıcı rol ile etkinin zayıflamasına neden olmaktaydılar. Bu gün gelinen noktada ise bu ülkelerinde tutumlarını değiştirdikleri ve en azından çekimser kalarak, İran’ı yalnız bıraktıkları görülmektedir. Bu durumda İran için en akılcı yol, bu heyete Brezilya, Türkiye, Suriye veya kendisini destekleyeceğini varsaydığı ülkeleri dahil etmeyi sağlayarak, grubu sulandırmak olarak görülmektedir. Grup içinde ortaya çıkacak görüş ayrılıkları sağlıklı karar alınmasını etkileyecek, bir derece de Rusya ve Çin için çıkış yolu olarak, bunlarla birlikte hareket etmelerine vesile olabilecektir. Dolayısıyla yine ABD, Fransa ve İngiltere’ye karşı bir cephe oluşturulabilecektir. İran bu nedenle yeni oyalama taktiği olarak bu yöntemi gündeme getirmeyi uygun görmüş olabilir.

 

İsrail-Filistin Doğrudan Görüşmeleri

 

ABD’nin ağırlıkla yer aldığı bir üçüncü konu ise İsrail Filistin doğrudan görüşmeleridir. Newyork’ta yapılan açılış toplantısına bizzat ABD Başkanı Obama katılmıştır. Dün Mısır’ın Şarm El Şeyh şehrinde yapılan görüşmeler, bugün Kudüs’te devam edecektir. Görüşmelerde bizzat ABD Dış işleri Bakanı Clinton yer almaktadır. Her iki taraf görüşmelere devam için irade beyan etmelerine rağmen, ortak bir noktada buluşma açısından hazırlıklı olmadıkları görülmektedir. İsrail Batı Şeria’da yapılan inşaatların 10 ay süre ile durdurulması konusunda almış olduğu erteleme kararı önümüzdeki günlerde (26 Eylül 2010) sona erecek olmasına rağmen, bunu uzatma niyetinde olmadığı intibağını vermektedir. Filistin tarafı ise inşaatların sürdürülmeye başlanması durumunda masadan çekileceklerini açık bir şekilde ifade etmektedir. Bu durumda İsrail’in yerleşimlere yönelik inşaatlara son vermesi uzlaşmaya zemin olması açısından “olmazsa olmaz” olarak en azından Filistin yönetimi tarafından kabul edilmektedir. İsrail bu hususu anlayış ile kabul etmez ise anlaşma zemini olumsuz yöne kayacak gibi algılanmaktadır. ABD’nin rolü burada çok önemelidir. ABD bu yıl sonuna kadar uzlaşma sağlanarak, sınırları belirlenmiş bir Filistin Devleti kurulmasını arzu etmekte ve Ortadoğu’da iki devletli çözümü öngörmektedir. Aslında Filistin yönetimi kendi içinde mevcut olan ve oldukça büyük bir yapılanma oluşturan bazı Yahudi yerleşimlerinin mevcudiyetine sıcak baktıkları gayri resmi olarak ifade edilmektedir. Ancak, İsrail’in bu konuda somut adımlar atmasının görüşmelerin gidişatında etkin olacağı düşünülmektedir. Filistinliler açısından ise Hamas’ın varlığının müzakerelere ciddi bir engel teşkil ettiğini söylemeden geçmenin mümkün olamayacağı ifade edilebilir. Bütün bu açmazlara rağmen ABD bu sorunu çözmede ciddi bir irade ortaya koyduğunu Dışişleri Bakanı’nı bizzat bulundurmak suretiyle göstermektedir. Her iki tarafta ABD’i karşısına almaktan kaçınacağı için belirli konularda verecekleri tavizlerle müzakerelere devam etmeye çalışacakları değerlendirilse dahi, hayati konularda verecekleri ödünlerin kendilerini çıkmaza sokacağı gerçeğini değiştirmeyecektir. Bu nedenle, görüşmelerin her türlü ABD baskısına rağmen ite kaka geçeceği konusunda derin bir inanç sahibi olduğumuzu ifade etmek isteriz.

 

Sonuç

 

Yukarıda yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere, ABD dış politikada ağırlığını Ortadoğu’ya vermiş ve buradaki sorunlara çözüm getirmeye kararlı girişimler içine girmiştir. Ancak, ABD’nin sorunları kendi ulusal menfaatleri açısından çözme çabasının bahse konu olan ülkeler açısından pek olumlu sonuçlar doğuracağı konusu biraz müphem gözükmektedir. Irak sorun olarak ortadadır. İran kendi bildiğini okumaya devam etmektedir. İsrail- Filistin sorunu ise her iki tarafı tatmin edecek bir çözüme ulaşmaya yönelik gerekli zeminden yoksun olarak zorlamayla çözülmeye çalışılmaktadır. Bu konuda yakın geleceği görmek bile kehanet olmaktan öteye gidememektedir. Ancak, gelecekte de her iki tarafın müzakerelere bugünkü durumlarından daha güçlü olarak oturmalarının mümkün olamayacaklarının idraki içinde görüşmeleri sürdürerek, çözüme ulaşmayı hedeflemeleri gerektiği düşünülmektedir.