ABD Başkanı Barak Obama tarafından yapılan beklenen Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki gelişmelere odaklanan konuşmasında özellikle iki ana başlık göze çarpmaktadır. Birincisi, Tunus’la birlikte başlayan ve Mısırla devam eden Arap Baharı ile ilgili görüşlerin ve desteğin açıklanması, diğeri ise, Filistin devletinin kurulması ile ilgili İsrail’i de yakın bir şekilde ilgilendiren ABD görüşlerinin yenilenmesi olarak ifade edilebilir. ABD Başkanı Obama’nın bu gün İsrail Başbakanı Netenyahu ile yapacağı görüşmenin arifesinde verilen mesajın İsrail’i oldukça rahatsız edeceği aşikardır.

 

Bu konuşmada ABD’nin Afganistan’da sona ermekte olan müdahalesi ertesinde Ortadoğu’da nasıl bir dış politika izlenebileceğine dair ip uçları verilmektedir. Başkan Obama’dan önce bir giriş konuşması yapan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Tunus’taki ayaklanmalarla başlayan spontane değişim rüzgarının artık yeni bir sayfa açtığını ve ABD’ne Dünya lideri olarak vazgeçemeyeceği ve kaçınamayacağı görevler yüklediğini ifade etmiştir. Bu doğrultuda ABD’nin var gücüyle çalışacağını belirtmiştir.

 

ABD Başkanı Obama ise, konuyu daha derinlemesine ele almıştır. Özellikle Tunus ve Mısır’da oluşan gelişmeler sonunda demokratik bir yapının gerçekleşmesi için ekonomik durumun düzeltilmesinin gerektiği bilincinde olarak, bu ülkelere gerekli finansman kaynağı yardımlarının yapılacağını açıklamıştır. Mısır ve Tunus ekonomilerini 'stabilize' ve 'modernize' etmek için Dünya Bankası ve IMF'den gelecek haftaki G8 toplantısında sunmak üzere bir plan hazırlamalarını istediklerini ve Mısır'ın 1 milyar dolarlık borcunun silineceğini açıklayan Başkan Obama, ayrıca altyapı ve istihdam projelerinde kullanılmak üzere 1 milyar dolarlık borç garantisi verileceğini bildirmiştir. Mısır ve Tunus'ta girişim fonları oluşturma amacıyla Amerikan Kongresi ile çalıştıklarını söylerken, "Bunlar Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından Doğu Avrupa'daki geçiş dönemini destekleyen fonları model alacaktır." Şeklinde bir açıklamada bulunmuştur.

 

Bu ifadeye Arap ülkeleri açısından baktığımızda resmi şu şekilde tarif etmek mümkün olabilir. Halk ayaklanması ile yeni demokratik ve insan haklarına saygılı bir sistem kurulabilir. Ancak, bunun halkı oluşturan bireye yansıması ancak yeni iş imkanlarının yaratılması ve işsizliğin önlenmesi suretiyle refahın arttırılması sağlanırsa bir anlam ifade edebilecektir. Aksi takdirde, yeni rejime rağmen halk yine aç ve işsiz kalırsa, o zaman değişimin getirdiği kurumlara halkın güveni kalmayacak ve halk, biz neden bize faydası olmayan rejim için bu kadar çaba sarf ettik diyecektir. İşte ABD’nin yapacağı mali yardımlar denetim altında, uygun bir şekilde kullanılırsa, halkı tatmin edebilecek yeni imkanlar yaratabilecek ve refah arttırılabilecektir. Bu doğrultuda halk yaptığı ayaklanmaların değerini anlayabilecektir. Aksi takdirde yönetime geçen gücü elinde bulundurduğu için yeni diktatörlüklere yelken açılması tehlikesi gündeme gelebilecektir.

 

ABD açısından baktığımızda ise, Mısır’da eskiden beri olan ABD etkinliği yine devam ettirilme imkanı bulacaktır. Bu özellikle İsrail Filistin sorununda yeni Mısır’ın alacağı tavrın yönlendirilmesi açısından son derece önemli bir husustur. Mısır Filistin ve Hamas’ı destekler bir tavır içine girerse İsrail tamamen yalnız kalır ve çok müşkül bir duruma düşebilir. Zaten Başkan Obama bu konudan konuşmasında “Hamas terör ve İsrail devletinin varlığını red etme yolunda ısrar ederse Filistinli liderler barışa ve refaha ulaşamaz” şeklinde ifade etmiştir. ABD kendi politikalarını Mısır kanalı ile yürütme imkanını elinden kaçırır. Bu bakımdan ABD’nin Mısır’a ciddi bir şekilde gereksinimi vardır. Tunus’a yapılacak yardımlara gelince, daha evvelki yazılarımızda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, ABD Kuzey Afrika’da etkin olma zamanının geldiğine karar vermiştir. Asırlardır Fransız etkisi altında olan Akdeniz’e sınırı olan Afrika ülkeleri yeni rejim odaklı ayaklanmalarla ABD’ne bu imkanı vermiştir. ABD Tunus’tan başlayarak yapacağı finansal yardımlarla köklü ilişkiler kurabilecektir. Arkasından muhtemelen Libya gelecektir. Afrika’ya Akdeniz’den giriş kapısı olan Libya’nın Kaddafi’nin gidişinden sonraki yapılanmasında ABD etkisi altına girmesi için her türlü ortamın mevcut olacağı söylenebilir. Ülkesinde dahi fazla sevildiği şüpheli olan Sarkozy yönetimindeki zayıf liderlikle Fransa’nın ABD’ni bu arzusundan geri durmaya zorlaması pek olası görülmemektedir.

 

ABD Başkanı, Libya lideri Muammer Kaddafi'yi ağır bir dille eleştirirken, Suriye ile ilgili açıklamalara bakıldığında, Suriye liderine pek sıcak bir tavır içinde olmadığı değerlendirilmektedir. Şam rejiminden göstericileri kurşunlamayı durdurmasını talep eden ABD Başkanı, ''Artık Devlet Başkanı Esad’ın değişim için liderlik yapması veya yoldan çekilmesi konularından birinde seçim yapmasının zamanının geldiğini belirtmiştir. Ancak, Başkan Obama, Mısır devrik lideri Hüsnü Mübarek, ya da Kaddafi'ye yaptığı iktidarı terk etme çağrısını yapmadığı ve bu konudan imtina ettiği dikkati çekmiştir. Bunun temel nedeni şu anda ABD’nin Irak’tan sonra Afganistan’da ve özellikle Libya’da angaje olmasının getirdiği yüke ilave bir yük yaratmamak çekincesinden olabileceği söylenebilir.

 

Ortadoğu’da ki stratejik ortağı Suudi Arabistan’dan hiç bahsetmeyen Başkan Obama, diğer müttefikleri olan Bahreyn ve Yemen'e de insan hakları konusunda daha itidalli eleştirilerde bulunmuştur. Bu tavır, şu anda durgunluğunu sürdürmekte olan bu ülkelerde ABD menfaatlerine bir zarar gelmesine yol açacak gerginliklerden kaçınma güdüsünün bir tezahürü olarak nitelendirilebilir.

 

Filistin İsrail sorununda ise sınırları belirli egemen bir Filistin devletinin kurulmasından ve İsrail’in açık bir şekilde 1967 savaşından önceki sınırlara çekilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Aslında bu çok önemli bir çıkış olarak nitelendirilebilir. Çünkü devlet başkanlarının, dışişleri bakanlarının ve benzeri makamlardaki yetkililerin söylemleri bağlayıcı bir unsur olarak uluslar arası temayüllerde yerini alır. Başkan Obama’nın 1967 savaşı öncesi sınırlara çekilmesi konusundaki irade beyanı bu konuyu Filistinliler tarafından her türlü müzakerede İsrail’e karşı kullanacakları bir argüman haline getirmiştir. Bunun yanı sıra, Yahudilerin ikamet edeceği bir İsrail ile Filistinlilerden oluşan bir Filistin devletinin bir arada barış içinde yaşamasından bahsederken Filistinli mültecilerin İsrail’deki kaybettikleri topraklara dönüp dönemeyecekleri konusu müphem kalmaktadır. Şu anda (barış için) harekete geçmek mümkün değil' görüşüne katılmadığını söyleyen Obama, sınır ve güvenlik konularının öncelikli olduğunu, Kudüs'ün geleceği ve topraklarından sürülen milyonlarca Filistinli mültecinin vatanlarına geri dönüş meselelerinin bir sonraki aşamada ele alınabileceğini belirtmiştir. Tabiatıyla Kudüs sorunu da ayrı bir paket olarak durmaktadır. Nitekim ABD Başkanı Obama’nın açıklamasının hemen sonrasında Başkan Obama’yı ziyaret için ABD’de bulunan İsrail Başbakanı Netenyahu yaptığı açıklamada Başkan Obama’nın söylemine karşı çıkarak, Obama'ya selefi George Bush tarafından 2004'te verilen, "İsrail'den 1967 sınırlarına çekilmesi istenmeyecek ve Batı Şeria'daki büyük yerleşim blokları İsrail'in elinde kalacak." taahhüdüne bağlı kalmasını istemiştir.

 

Bu gelişmelerden anlaşıldığı kadarı ile ABD’nin kendi içinde Yahudi lobisi ile Başkan Obama arasında İsrail’in statüsü konusunda ciddi çatışmanın olduğu ve 2012 seçimleri öncesi güç mücadelesinin bu söylemlerle yönlendirilebileceği yargısına varılabilir.

 

ABD Başkanı Obama 2009’da Mısır’da yapmış olduğu konuşmada özellikle Filistin devleti konusundaki tavrından büyük bir değişiklik yapmadığı görülmektedir. Ancak, konuşma sonrasında da Filistin sorununda herhangi bir ilerleme kaydedilemediği, vaatlerin söylemlerde kaldığı görülmüştür. Umarız bu defa özellikle Filistin devletinin kurulması ve Gazze sorununun çözümü konusunda ABD inisiyatifi ele alarak somut sonuçlar getiren bir inisiyatif oluşturabilir.