(17 Aralık 2013 tarihinde yayınlanan "Türkiye’nin AB ile Geri Kabul Antlaşması İmzalaması Türkiye’yi Mülteci Deposu Yapar Mı?" başlıklı analizimiz, konunun güncelliği nedeniyle yeniden gündeme getirilmiştir.) 

5 Aralıkta Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle ve İçişlerinden Sorumlu Üyesi Cecilia Malmströmile ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Geri Kabul Anlaşması ve vize serbestliği süreci hakkında düzenledikleri ortak bir basın toplantısı ile Türkiye, AB ile vize maceralarına bir yenisini daha eklemiştir. Yıllardır AB’ye vizesiz geçiş için çabalayan Türkiye’nin Geri Kabul Anlaşması ile bu “ihtimali” kazanması deyimi yerindeyse yürekleri hoplatmıştır. Türkiye’nin AB ile Geri Kabul Anlaşması’nı imzalanması üzerinde yapılan bazı uzman yorumları, durumun Türkiye’nin lehine olacağına işaret etmekteyken, bazı yorumlar ise bunun aksine işaret etmektedir. Bu bakımdan bu çalışmada AB ile imzalanan Geri Kabul Anlaşmasının kısa ve uzun vadede başta Türkiye olmak üzere, Türkiye ve AB ilişkileri üzerindeki etkileri analiz edilecektir.

 

Yasadışı göçle mücadele, ekonomik krizdeki Avrupa’nın daha fazla ekonomik ve sosyal kayıp yaşamaktan kaçınma çabalarının bir parçası olmuştur. Son olarak 4 Aralık 2013’te Avrupa Komisyonu’nun Akdeniz’e kıyısı olan ülkeleri bu hususta destekleme ve işbirliği çağrısı ve ilerleyen dönemlerde yasadışı göçle mücadele yollarını yeni düzenlemelerle yoğunlaştırması AB’nin sınırlarını göçlerden koruma çabalarının kanıtıdır. AB’nin insani değerlere yaptığı vurguların daha fazla sığınmacı ve göçmen istemeyerek, Geri Kabuller ile de geleni çevirme yoluyla göçmenlere karşı yapılmadığı bir kez daha gözler önüne serilmektedir. Bu bakımdan ‘Avrupa vatandaşlığı’nın, ‘insani’ niteliklerden ziyade sosyoekonomik faktörlerin baskın olduğu bir takım anlamlar taşıdığı sonucuna varmak mümkün olacaktır.

 

Avrupa’nın, yasadışı göçlerin sebep olabileceği başta ekonomik istikrar olmak üzere güvenlik ve sosyokültürel alanlarda yeni risklere hazır olmadığı ortadadır. Bu bakımdan Geri Kabul Anlaşmalarının AB’nin yasadışı göçle mücadele stratejisi olarak da görmek mümkün olacaktır. AB’nin Geri Kabul Anlaşmalarına vermiş olduğu önem, Akdeniz’e yaptığı yatırımlarla adeta sığınmacılara karşı duvar ören göçmen politikalarının AB’yi çevrelemek ve mümkünse daha fazla göçmen kabul etmemek üzerine olduğuna işaret etmektedir. Bu noktada AB’nin yasadışı göçle mücadelesinde gün geçtikçe işbirliğine ihtiyaç duyduğu noktasının altının çizilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin anlaşma masasında pazarlık payının ne kadar büyük olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

 

Türkiye’nin AB ile Vize Geçmişi

 

1963 yılında “Van Gend en Loos” davası ile “Topluluk hukukunun doğrudan etkililiği” kabul edilmiş, 1964 yılında “Costa v. ENEL” kararında, ATAD (Avrupa Topluluğu Adalet Divanı)açık hükümlerle Topluluk hukukunun ulusların ulusal hukukundan üstün olduğunu ve buna bağlılığın entegrasyon için hayati önem taşıdığı belirtilmiştir. 1963 yılında Türkiye’nin AB üyeliği için Türkiye ve AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile serbest dolaşım, yerleşim hakkı ve gümrük birliği gibi temel hak ve özgürlüklerin önündeki engellerin aşamalı olarak kaldırılması hususunda karar alınmıştır. 1973 yılında imzalanan Katma Protokol ile Türkiye’nin bu kazanımları 41. Maddesi gereğince “Akit taraflar, aralarında yerleşme hakkı ve hizmetlerin serbest edinimine yeni kısıtlamalar koymaktan sakınırlar.” hükmünce koruma altına alınmıştır.[1]

 

Buna ek olarak, Avrupa Birliği Konseyi tarafından 2005'te yayımlanan ve AB Daimi Temsilciler Komitesi (COREPER) tarafından kabul edilen, üçüncü ülke vatandaşlarına vize kolaylığı sağlanması konusunda ortak tutum (Common Approach On Visa Facilitation) belgesinde,[2] Geri Kabul Anlaşması imzalanmadıkça herhangi bir üçüncü ülkeye vize kolaylığı ya da muafiyeti sağlanamayacağı belirtilmiştir. Hukukun üstünlüğü ilkesinden hareketle Türkiye’nin Ankara Anlaşması’na dayanan yasal haklarının anlaşma yürürlükten kaldırılmadığı için geçerli olduğuna dikkat çekilmelidir. Bu bakımdan Türkiye’ye yapılan bu kısıtlama hukuka aykırıdır. Bu nedenle, Türkiye’nin vize kolaylığı için girmiş olduğu bu yolda, Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları gereği zaten bir takım vize kolaylıklarından yararlanıyor olması gerekmektedir. Bu hakka sahip olan bir ülke olarak, bu hakkı yitirmiş gibi tekrar kazanmaya çabalamanın yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Zira Ankara Antlaşması gereğince, bir sonraki adım vize kolaylığı değil vize muafiyeti olmalıdır.

 

Vizesiz Giriş Sözü Üzerine

 

5 Aralık’ta gerçekleşen bu basın toplantısı da AB’nin göçmen politikalarının bir parçasıdır. Toplantıda esas olarak sürecin işleyişinde taviz verilmediği takdirde üç buçuk yıl içinde Türkiye’ye AB’ye vizesiz giriş hakkı tanınacağı ifade edilerek yolun sonunda hem Türkiye’nin hem de göçmen sorununa çare arayan AB’nin kazançlı çıkacağı vurgulanmıştır. Türkiye tarafı ise, eleştirilere cevap verebilmek için olacak, anlaşmanın iptalini vurgulayarak anlaşmayı yok sayma hakkının tanındığına dikkat çekmiştir.[3] Bu bakımdan tüm aşamaların analizi, üç buçuk yıl sonra Türkiye ve AB arasındaki vizelerin kaldırılması hususunun akıbetinin tayini için gereklidir:

 

Vizesiz geçiş için Avrupa’ya Türkiye üzerinden geçen ya da geçtiğini ifade eden yasadışı göçmenlerin Türkiye’ye gönderilmesi şartı ise, Türkiye’nin ekonomik, siyasal, güvenlik ve sosyokültürel anlamda büyük bir sorumluluk ve bazı potansiyel tehlikelerin altına girmesi anlamına gelmektedir. Özellikle Suriyeli sığınmacıların mevcut sığınma talepleri ve Arap Baharı’nın süregelen etkileri dikkate alındığında Türkiye, zaten sığınma ve Avrupa’ya geçişte transit olarak kullanılması açısından tarihinin en büyük göç akınlarını almaktadır. Bu bakımdan, Suriye’deki çatışmaların devam edeceği varsayımları halihazırda sayılarının milyonu bulduğu iddia edilen Suriyeli sığınmacıların giderek artacağı öngörülerini kuvvetlendirmekteyken, imzalanan anlaşma, bu sayılara Türkiye’yi Avrupa’ya ulaşmada transit geçiş için kullanan sığınmacıların da eklenmesi anlamına gelmektedir.

 

Bu bağlamda, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Doğu Avrupa’da oluşan çatışma ortamlarından ve Balkanların renkli devrimlerinden kaçan binlerce kişinin Avrupa’nın refah ve istikrarına sığınması Avrupa’nın Doğu sınırına yatırım yapmasına neden olmuştur. Tüm bunlar direkt olarak AB’nin göçmen akını ile mücadele politikalarının bir parçası olarak görülebilecektir. Balkanlara sunulan Geri Kabul Antlaşmaları ile Avrupa’nın doğu sınırındaki sınır güvenliği arttırılarak, bu devletlerin zamanla Birliğe girmelerinin önü açılmıştır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken konu ise, Türkiye’nin “imtiyazlı” yaptırımlarla yüzleşme olasılığıdır.

 

Füle’nin sözlerinden sürecin sırasıyla; Avrupa’ya Türkiye üzerinden kaçak giriş yapan göçmenlerin Türkiye’ye iadesi; sonrasında, vize kolaylaştırma çalışmalarının başlaması ve nihayetinde tüm üyeler (Yunanistan ve Kıbrıs da bu üyeler kapsamında) hem fikir olursa vizenin kaldırılması için gerekli çalışmaların başlaması şeklinde devam edeceği görülecektir.

 

Öte yandan ülkelerini terk etmeye ve göçe zorlanan bu insanlar, sadece Avrupa’nın sorunu değildir. Türkiye de aynı şekilde, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla Balkanlar, Kafkaslar ve Doğu Avrupa’dan, 1970lerden itibaren de başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın birçok yerinden kaçak göç ve sığınmacı almıştır. 1979’da İran rejiminin yıkılması, sonrasında İran-Irak Savaşı, Irak’ın Kuveyt’i işgali, Körfez Savaşı ve ABD’nin Irak müdahalesi ile göç hareketleri yoğunlaşmıştır. Bazı ülkelerle yapılan vize kolaylığı anlaşmaları ise göçmen hareketlerine ivme kazandırmış ve Türkiye göçmenler için hem Avrupa’ya ulaşmakta araç hem de hedef olmuştur.

 

Üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise, buna anlaşmanın hangi tarafının daha çok ihtiyaç duyduğudur. Türkiye’nin yasadışı göçmen akınlarını kabulünden ziyade buna karşı tedbirlerini çoğaltması ve yapısal bazı yeniliklere gitmesinin önemi açıktır. Türkiye’nin AB ile imzaladığı Geri Kabul Anlaşması bu bakımdan bazı teknik tedbirlerin hızlanması ve AB’den gelecek maddi yardımlar, pratik olarak Türkiye’yi sınır güvenliği hususunda daha güvenli olmaya zorlayacaktır. Fakat bu fayda, Türkiye’de depolanacak göçmenlerin birçok açıdan maliyetinin daha yüksek olması karşısında görece zayıf kalmaktadır. Bu bakımdan geri kabul anlaşmalarıyla neredeyse sınırlarını göçmenlere kapatan AB, yasadışı göç sorunu bakımdan atılan bu adımların nihayetinde en çok yararlanan taraf olacaktır. Zira görünen o ki, bu anlaşma ile Türkiye’nin göçmen politikalarını iyileştirecek adımlar sınır kontrollerinin kuvvetlendirilmesinin ve göçmen politikaları hususunda AB müdahalesine açık hale gelmesinin dışına çıkmamaktadır.

 

Türkiye mülteci kabul etmediğinden göçmenler iltica başvurusunda bulunamamaktadırlar. Türkiye’nin göçmen politikalarından edinilen tecrübeler Avrupa’dan geri gönderilen göçmenlerin de Türkiye’de kalması durumunda, sadece ekonomik değil, insan hakları ihlallerinin, güvenlik zafiyetinin ve sosyokültürel alanlarda birçok sorunun yaşanması ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Sığınmacıların geldikleri ülkede hayatlarının tehlikede olduğunu iddia etmeleri durumunda zorla geri gönderilmeleri uluslararası anlaşmalara aykırıdır. Özellikle de; Türkiye’nin sadece Yunanistan, Suriye, Kırgızistan, Romanya, Ukrayna, Pakistan ve Rusya ile ikili Geri Kabul Anlaşmaları vardır. Esas dikkat edilmesi gereken husus ise, Türkiye’ye ve AB’ye sadece bu ülkelerden sığınmacı talebinin olmadığıdır. Bu nedenle ikili geri kabul protokolleri gereği, sığınan insanların iadesi hem insani değerlere hem de uluslararası hukuka aykırı olmakla birlikte, bu ülkeler dışındaki ülkelerden Türkiye’ye gelen göçlerin iadesi ise mümkün olmayacaktır. İkili protokollerin dışındaki ülkelerden gelen bu insanlar için hukuksal zemin hazırlanana dek, bu insanların Türkiye’de depolanması insan hakları ihlallerine kapı aralayacaktır. Halihazırda mülteci kabul etmeyen Türkiye ise bu insanları kimliksiz bırakamayacaktır. Bu nedenle, önümüzdeki günlerde Türkiye’nin gündemi birdenbire katlanarak artacak sığınmacıların hukuki statüleri meselesi olacaktır.

 

Vize kolaylaştırma noktasında ise, gündeme vizesiz geçiş olarak sunulanın aslında Türkiye’nin Schengen’e girmesinden ziyade vizede kolaylık olarak algılanması gerekmektedir. Bu nedenle, Türkiye binlerce sığınmacıyı Avrupa’dan geri aldıktan sonra AB’ye girerken Türk vatandaşlarına sadece vizede kolaylık sağlanmasının fırsat maliyetinin Türkiye aleyhine işlemesi ihtimali büyüktür. Avrupa Birliği, 19 Aralık 2009 tarihinden itibaren Sırbıstan, Karadağ ve Makedonya’ya ve 2010 yılında Arnavutluk ve Bosna-Hersek’e Schengen bölgesine girişlerinde vize şartını kaldırmıştır. Fakat bu noktada beklentilerin büyümemesi açısından vizesiz girişin AB’de iş arama ve yerleşme özgürlüğünün tanınması anlamına gelmediğinin belirtilmesi gerekmektedir. Bu bakımdan henüz maliyet analizinin yapılmamış olduğu bu hususta olası bunca riskin farkına varılmalıdır.

 

Bu süreci takip eden bir sonraki adım ise, tüm AB üyelerinin hem fikir olması ve Türkiye’ye vizenin kaldırılması için uzlaşmaları olacaktır. Bu noktada, 28 üye ülkeden oluşan AB’nin uzlaşma konusundaki mevcut sıkıntıları gözlerden kaçmamalıdır. Buna ek olarak, mesele Türkiye olduğunda Kıbrıs ve Yunanistan başta olmak üzere bazı ülkelerin kararı veto etmelerinin önünde herhangi bir engel olmadığı ortadadır.

 

Ancak tüm üyelerin kabul etmesi halinde vizesiz geçiş için çalışmaların başlaması söz konusu olacaktır. Bu çalışmaların başında ise Türkiye’nin uygulayacağı reformların başarısı yatmaktadır. Burada, reformlarla kast edilenin Türkiye’nin iç politikada esas sorunsallarından birisinin olduğunun altı bir kez daha çizilmelidir. Hâlihazırda TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonunun kapatılması üzerine yapılan tartışmalar da demokratikleşmenin gereği olarak AB Geri Kabul Anlaşması için şart koşulan yargı reformu ve anayasa reformlarının gerçekleştirilmesinin önünde bir takım engellerin olduğunu göstermektedir. Bu doğrultuda, yerel seçimlerin arifesindeki Türk iç politikasından AB’nin öne sürdüğü reformların gerçekleşmesi yönünde herhangi bir öngörüde bulunmak zor olacaktır.

 

Bunlara ek olarak, Sayın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarından eleştirileri yumuşatacak bir açıklama olarak gerek görüldüğü takdirde anlaşmadan dönülebileceği ifade edilmiştir.[4] Fakat, AB üyeliği yolundaki bir ülke olarak Türkiye’nin imzadan geri çekilen bir devlet durumuna düşmesinin vereceği sorumluluk dikkatlerden kaçmamalıdır. AB ile yapılacak bir anlaşmadan kolaylıkla geri dönülebileceği hususunda çekincelerin olması doğal karşılanmalıdır. Dahası, anlaşmadan geri dönülse bile bu süre zarfında Avrupa’dan binlerce sığınmacının çoktan geri kabul edilmiş olmaları, geri dönüşü olmayan bir durum olarak karşımıza çıkacaktır. 

 

Değerlendirme

 

Bu süreçten karlı çıkanın aslında Avrupa olacağı öngörülmektedir. Öte yandan Türkiye’nin bu zamana kadar üyeliğe kabul edilmemesinin altında yatan diğer siyasi, hukuki ve ekonomik gerekçelerin istenen ölçüde değişmediği de dikkate alındığında da Avrupa’nın hemfikir olup Türkiye’ye vize muafiyeti vermesi de beklentiler dahilinde gözükmemektedir. Buna ek olarak, geri kabul ile Türkiye, Avrupa’nın ihtiyaçlarına cevap vermeye hevesli bir aday olarak gözükecektir. AB’nin yasadışı sığınmacılardan ve yabancılardan korunmak için türlü yollara başvurduğu şu süreçte, geri kabul anlaşmasını ile Avrupa’nın sığınmacı yükünü hafifleten Türkiye’ye vizesiz giriş sağlanması yönünde istekli olmasını gerektirtecek bir unsur henüz vaki değildir. Bu bakımdan, hızla seçimlere doğru ilerleyen Türkiye’nin uzaktan hoş gelen Geri Kabul Anlaşmasının sesine değil pazarlık sürecine ve kar zarar analizine yoğunlaşması daha uygun olacaktı. 

 

Söz konusu Türkiye olunca “imtiyazlı” davranan AB’den yeni ve orijinal imtiyazların gelmeyeceği garantisini almadan imzadan çekilme varsayımına dayanarak Geri Kabul Anlaşmasının imzalanması, özellikle üye devletlerin veto etme gibi haklarının olduğu dikkate alındığında çok da stratejik gözükmemektedir. AB’nin geri kabul anlaşması hususunda ne kadar işbirlikçi olduğu ve olacağı da sorgulanmalıdır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sözleriyle Avrupa’ya sadece vizesiz seyahat için “Yük olmaya değil, yük almaya” giderken, göç yükünü Türkiye’ye yükleyerek hafifleyen Avrupa’nın Türkiye’yi birliğe alma isteğini kaybetmesinin önünde herhangi bir engelin olmadığına dikkat çekilmelidir. Türkiye, Geri Kabul Anlaşmasını imzalayarak Gümrük Birliği Anlaşmasında olduğu gibi AB’ye üyelik sürecinde elleriyle kendi önüne taş koymuş olacaktır. Bu ise, uzun vadede Şanghay gibi yeni işbirliklerine yelken açılacağını göstermektedir. 

 

Dipnotlar

 

[1] Tineke Strik, “Geri kabul düzenlemeleri: düzensiz göçmenlerin geri gönderilmesine yönelik bir mekanizma”, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Göç, Mülteciler ve Nüfus Komitesi Raporu, (Mart 2010),  Doc. 12168 http://www.amnesty.org.tr/ai/system/files/AKPM_Rapor.pdf Erişim Tarihi: 15 Aralık 2013

 

[2] Concil Of the European Union, “Common Approach on Visa Facilitation”, 21 December 2005,http://register.consilium.europa.eu/doc/srv?l=EN&t=PDF&gc=true&sc=false&f=ST%2016030%202005%20INIT&r=http%3A%2F%2Fregister.consilium.europa.eu%2Fpd%2Fen%2F05%2Fst16%2Fst16030.en05.pdf Erişim Tarihi: 15 Aralık 2013

 

[3] Live EC/Turkey Briefing, 4 Aralık 2013, http://ec.europa.eu/avservices/video/player.cfm?ref=I084424 Erişim Tarihi: 14 Aralık 2013

 

[4] Vize Serbestliği Antlaşması 16 Aralık’ta İmzalanacak, 4 Aralık 2013, http://www.haberler.com/vize-serbestligi-anlasmasi-16-aralik-ta-5387351-haberi/ Erişim Tarihi: 13 Aralık 2013