Son zamanda Avrupa’da soldan esen siyasi rüzgarın Avrupa’nın sağ ve sol dengesini sarsması hususunda bir takım endişeleri de beraberinde getirmiştir. Özellikle Yunanistan’daki seçimlerden Avrupa Birliği (AB) üyeliğini sorgulaya v AB muhalifi sol bir parti olan Syriza’nın zaferle çıkması bu tartışmaların AB’nin diğer üye devletlerine yayılması bakımından büyük bir tartışma yaratmıştır. Söz konusu gelişmeler İtalya ve Almanya’daki tarihi faşizm örneklerini doğrudan ilham alan başta Yunanistan, Macaristan ve Ukrayna’da olmak üzere sadece birkaç siyasi partilerin kaldığı yönündeki görüşlerin belki de değişme zamanının geldiğine işaret etmektedir.

 

Avrupa’nın şuan içinde bulunduğu durumu ekonomik krizle mücadele dönemi olarak nitelendirdiğimizde 1930’lu yılların ekonomik bunalımıyla kıyaslamak ilk akla gelenlerden biri olmaktadır. O dönemlere bakıldığında kriz dönemlerinin siyasi eğilimlerin faşist sağ ve anti-faşist sol partileri güçlendirdiği görülebilecektir. 2008 sonrası Avrupa’nın içinde bunduğu siyasi ve ekonomik gelişmeler dikkate alındığında ise, İspanya, Portekiz ve Yunanistan dışındaki Avrupa ülkelerinde her ülkede aşırı sağın belirgin bir şekilde güç kazandığı görülebilecektir. Bu yükseliş özellikle Avrupa Parlamentosu seçimlerinde kendisini göstermiş ve Parlamentodaki koltukların yüzde 70’lik bir kısmına sağcı partiler sahip olmuştur.

 

Avrupa’daki sol, bu dönemde yükselen aşırı sağı ve yer yer faşizmi öncelikle ve çoğunlukla ekonomik bunalıma bağlamıştır. Sonuç olarak, ekonomik bunalımın halkı korumacı ve içe dönük siyasete yönlendirmesi meşru karşılanmış ve Avrupa’nın içinde bulunduğu krizin nedenlerine karşı mücadeleye ağırlık vererek Avrupa’nın içine sürüklendiği asıl tehlikeyi maalesef göz ardı etmiştir. Krizle mücadelede kemer sıkmaktan yorulan halkın bu süreçte yaşadıklarını atlatması ise “suçu” yıkabileceği bir kesim (!) arayışına itmiştir. Bu da karşımıza zaman zaman radikal cihatçı terör eylemlerinin de etkisiyle İslamofobi olarak ve genel olarak da yabancı korkusu olarak çıkmıştır.

 

Aşırı Sağda Değişiyor mu?

 

Burada tartışmalarda büyük oranda gözden kaçırılan en temel unsur ise, söz konusu değişimin literatürdeki bazı kavramları da etkiliyor olmasıdır. Avrupa’daki aşırı akımlar, artık küçük burjuva grupları dışına da etki edebilmekte ve diğer sosyal gruplara, işçi sınıfına ve en önemlisi de gençlere nüfuz edebilmektedir. Bu nedenle, Almanya’da olduğu gibi aşırı sağ hareketler kısa bir süre etki alanını genişletirken bu harekeler giderek daha fazla katılımla kuvvetlenebilmektedirler. Bu etkileşim neticesinde Avrupa’daki “İslami” terör saldırılarında sonra İslam’ın ve yabancıların suçlanması görece makulleşmektedir. Bu ise sadece İslam’dan korku anlamına gelen İslamofobiyi değil, İslam’dan ve yabancılardan nefreti de beraberinde getirmektedir. Bu iki farklı ve şüphesiz ki tehlikeli unsur ise sadece Avrupa’da yaşayan yabancı veya Müslümanları değil Avrupa’nın kendi iç dinamiklerini, huzur ve istikrarını da tehdit etmektedir.

 

Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir konu ise, aşırı sağın etki ettiği gruplar içine solun da dahil olmasıdır. Bu bakış açısı ise tarih boyunca siyah ve beyaz kadar karşıt duran sağ ve solun değişerek aralarındaki gri alanın çoğalması gibi bir algı yaratmaktadır. Geçmişte sosyal ve ekonomik ilerlemeyi eşitlik ve adalette gören sol kesim, ekonomik krizler ve bununla mücadele yöntemlerinin yarattığı gerçeklerle belli ki hayal kırıklığı yaşamış ve sağa yaklaşmıştır. Aşırı sağın hızla yükseldiği Fransa’da Ulusal Cephe yetkilisi ve Başkan Yardımcısı Florian Philippot’nun “Bizim de sosyal bir projemiz var. Sol ve sağ, AB’nin neoliberal politikalarına teslim oldu; kamu hizmetlerini yok etti; kemer sıkmayı onlar uyguladı. Bana gelince, ne sağcıyım, ne solcu…”[1]sözleri aşırı sağ ve sol arasındaki son dönem değişimi gözler önüne sermektedir.

 

Avrupa Parlamentosu Seçimlerini Hatırlayalım

 

Mayıs 2014’te AB üyesi ülkelerde düzenlenen Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri, AB ve göçmen karşıtı partilerin yükselişine sahne olmuştu. Seçimlerde en çok dikkat çeken husus ise AP’nin üç büyük grubu Hristiyan Demokratlar, Sosyalistler ve Liberaller oy kaybetmesi olmuştu. Seçimler, Avrupa Parlamentosunda sağın inanılmaz yükselişi olarak değerlendirilmişti. Avrupa Parlamentosundaki bu aşırı milliyetçi ve aşırı sağ kesimler Parlamentonun yüzde 70’ine yakın bir kısmını oluşturmuştu. Bu çoğunluk da Troyka ve kemer sıkma politikalarını bir nevi desteklemiş ve kendi kontrolleri altında yeni bir Avrupa Parlamentosu siyaseti uygulamıştır. Dolayısıyla, krizlerle mücadele politikalarında önemli bir etkiye sahip olan bu kesim Avrupa’daki pekişen sağ ve buna karşı refleks geliştirerek gelişen solun oluşmasında en belirgin rolü oynamıştır.

 

Almanya’da Sağ, PEGİDA

 

Kimlik ve refah hakkındaki kaygılardan beslenerek tabanını genişleten radikal sağ eğilimindeki partilerin gücü, Avrupa siyasetindeki "merkez" ile "aşırı" arasındaki ayrımı da tehdit etmekte ve Fransa örneğinde olduğu gibi bulanıklaştırmaktadır.

 

Almanya’da “Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar” (Pediga) hareketi ise aşırı sağcı bir eğilimin yükseldiğini gösteren bir işaret olmuştur. Eski İçişleri Bakanı ve şimdi Hristiyan Demokratik Birlik-Hristiyan Sosyal Birlik, CDU-CSU’nun Başkan Yardımcısı olan Hans-Peter Friedrich gibi bazı siyasilerin destek verdiği bu hareketin daha sonra Belçika ve İspanya gibi bazı Avrupa ülkelerinde de yankı bulması ciddi bir husustur. Hâlbuki aylar önce, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fransa ve İngiltere’deki sağın tırmanması karşısında Almanya’daki yabancı düşmanlığının yüzde 10’u geçememesi yürekleri rahatlatmıştı. Seçimlerden sonra ilk gösterisini 27 Ekim 2014'te yapan Pegida’nın, 22 Aralık'taki gösterisinde 17.500 kişiyi toplaması Almanya’daki sağ ve sol kırılganlığının hassasiyetini bir kez daha ortaya koymaktadır.[2]

 

Öte yandan, Almanya’daki iç politik kaygılar ise, bu kadar destek toplamış bir harekete karşı net bir tutum sergilenmesinin önüne geçmektedir. Bu durumda iç politikanın istemeden de olsa söz konusu kitleyi çekmek niyetiyle Pegida söylemlerine sert muhalefet yapamaması olasılıklar dâhilindedir. Burada dikkat edilmesi gereken diğer önemli husus ise bu hareketin siyasi bir parti olup Avrupa Parlamentosuna girme olasılığıdır ki, zira böylesi bir durumda sadece Almanya’nın değil tüm Avrupa’nın sağ sol dengelerinde deprem yaşanması beklenebilecektir.

 

Yunanistan Seçimleri, Syriza

 

Yunanistan’daki solun yükselişi ise, kanaatimizce Avrupa’yı etkisi altına sağ-sol akım rüzgarlarını terim anlamından ziyade devlet bazında incelenmesi gerekliliğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Yunanistan’daki seçimlerden büyük bir zaferle çıkan sol kanat partisi Syriza bu bakımdan önemli bir örnek olacaktır. Syriza’nın sol görüşü temsil etmesinden ziyade AB karşıtı söylemleri, bu başarının altındaki esas etmenlerin başında gelmektedir. Buradaki politik eğilim, Yunan vatandaşlarının AB’nin kemer sıkma politikalarına karşı bir tutum olarak Syriza’yı seçmiş olması olarak da yorumlanabilecektir. Zira parti programının yatırımdan ziyade AB karşıtı “devrim”lerle daha popülist bir çerçeveye sahip olması bunu ispat etmektedir. Bu nedenle Syriza’nın zaferi Yunanistan’ın uzun bir dönemdir çizdiği siyasi çemberin dışına çıkma çabası olarak görülebilecektir. Nitekim bu zafer de şimdilik sonuçları bakımından hem AB hem de Yunanistan için belirsizliğini korumaktadır.

 

Değerlendirme

 

Sonuç olarak, Avrupa’daki ekonomik krizin faturası göçmenlere çıkartılırken, Avrupa'nın "bir arada yaşama ideali ve evrensel değerleri" yine Avrupa’nın kendi içinde ciddi bir meydan okuma ile yüz yüzedir. Bu çatışma, sağ ve sol görüşlerin kısa sürede hızlı yükseliş ve düşüş seyirlerinde rahatlıkla gözlemlenebilmektedir. Avrupa’da Müslümanları ötekileştiren İslam karşıtı sağcı dalga Avrupa'yı yeniden tanımlamaya çalışırken, bunun sadece din temelli değil “soldan esen bir rüzgarla” daha geniş ve “diğer Avrupalıları” da kapsayacak bir fırtınaya dönüşmesi ihtimali gözlerden kaçmamalıdır.

 

Burada asıl üzerinde durulması gereken husus ise faşizan eğilimlerin Avrupa’yı ve Avrupa Birliğini nasıl etkileyeceği olmalıdır. Yunanistan’da bu derece destek bulan AB karşıtlığından cesaret alabilecek İspanya ve İngiltere gibi bazı üye devletlerdeki siyasi değişimlerin bundan böyle daha yakından izlenmesi gerekecektir. Zira Yunanistan’daki Syriza zaferi, solun değil, AB karşıtlığının yükselmesi olarak görülmesi gerekmektedir. Öte yandan, Avrupa’da, Almanya ve Fransa’daki gibi İslam ve yabancı karşıtlığının gelişerek başka milliyetten olan Avrupalıları da kapsaması Avrupa’yı temellerinden sarsacak bir durum olabilecek niteliktedir.

 

Sağ ve sol arasındaki ideolojik farkların belirli bir karşıtlıkta birleşme olasılığı yani gri alanın genişlemesi Avrupa’daki siyasi dengelerde yaşanan hızlı değişimler nedeniyle daha fazla tartışılması gereken bir husus haline gelmiştir. Söz konusu gelişmeler, bu tartışmaların sağ ve sol eğilimler olarak incelenmesinden ziyade ülke bazında destek gören ve görmeyen hususlar olarak incelenmesi gerekliliğini artırmaktadır. Sağ ve sol arasındaki gri alanın kapsamının genişlediğini gösteren siyasi ivmelerin Avrupa’da köklü değişimlere neden olabileceği dikkatlerden kaçmamalıdır. Bu gelişmeler sağda da solda da aşırıya kaçma eğilimdeki bu gidişat ışığında Avrupa’da suların bir süre daha durulmayacağını ön görmek mümkün olacaktır. Bu ise, ne Avrupa’nın ne de “diğerlerinin” çıkarına bir durumdur. Bu noktada çözüm ise ancak ve ancak sağduyulu, doğrudan anti-faşist bir ideolojik ve politik mücadele olacaktır. Bu mücadele de işbirliği gerektirmektedir.

 

 


[1]France’s far-right National Front seeks voters from the left, Financial Times http://www.ft.com/cms/s/0/abcadd5a-9292-11e4-b213-00144feabdc0.html, Erişim Tarihi: 24 Ocak 2015

[2]Almanya'daki İslam karşıtı gösteriler, http://www.timeturk.com/tr/2014/12/30/almanya-daki-islam-karsiti-gosteriler.html, Erişim Tarihi: 25 Ocak 2015