2023- Yeni kurulacak hükümetle birlikte Türkiye’nin dış politikasında yeni bir sayfanın açılması ihtimali söz konusu. Bu yeni dönemde Türkiye-Rusya ilişkilerini nasıl okuyorsunuz? Son dört buçuk sene içerisinde bu ilişkiler nasıl seyretti? Önümüzdeki dönemde nasıl seyredebilir?

 

Sinan Oğan- Tabiî sâdece son dört buçuk seneyi değerlendirmemek lâzım. Türk-Rus ilişkilerinin bugün geldiği noktaya bakabilmek için biraz daha geriye gitmek gerekiyor. Türkiye ile Rusya’nın ilişkileri malûmunuz 1990’lı yılların başında, özellikle 1993’te Rusya’nın Yakın Çevre Doktrini’ni devreye soktuğu günlere kadar, ılımlı denebilecek bir düzeyde idi. Daha SSCB dağılmadan Turgut Özal ve Mihail Gorbaçov’un başlattıkları bir girişim vardı. Sonrasında Türkiye Batı tarafından SSCB’den bağımsızlığını kazanmış yeni ülkelere bir model olarak sunulmuştur. Zira bu ülkelere bölgedeki Pakistan, Afganistan, İran ve Suudi Arabistan kendi modellerini sunmak stemekteydi. Türkiye’nin model olma girişimi başlangıçta Rusya’dan destek görüyordu. 1993’ten sonra Rusya’nın Yakın Çevre politikasını devreye sokmasından sonra -Türkiye’nin bölge için aslında model ülke olarak sunulmasının birtakım faydalarına rağmen- Türkiye’nin orada ağırlığının artmasının Rusya’nın bölgedeki etkisini kıracağı değerlendirmeleri yapıldı ve sonrasında Türkiye ile Rusya 1993 ile 1999 yılları arasında çok ciddî bir rekabete girişti. Elbette bu rekabette birçok araçlar devredeydi, ama en önemli noktalardan birisi enerji ve enerji politikaları, özellikle de enerji kaynaklarının Batı pazarlarına nasıl aktarılması gerektiği hususuydu. Türkiye ile Rusya bu konularda ciddî anlamda rekabet etti. Bu rekabet içerisinde kimi zaman Çeçenistan-PKK denklemi kuruldu ve bu şekilde 1997 senesine kadar gelindi. 1997 yılında Türkiye ile Rusya arasında önemli bir anlaşma imzalandı. Dönemin Rusya Başbakanı Viktor Çernomirdin’in Türkiye’yi ziyaretiyle Mavi Akım anlaşması imzalandı ve rekabetten yavaş yavaş belli alanlarda işbirliğine geçiş sağlanmış oldu. Aslında Türkiye ile Rusya arasında ekonomi ve ticarette önemli işler yapılıyordu. Ekonomi ve ticaret siyasetin çok daha önündeydi. Ekonomi siyasetin önünü açıyordu âdeta. Siyaset onu takip ediyordu.

 

1997 yılında sonra yavaş yavaş artık siyaset alanında da işbirliği yapılmaya başlandı, ama Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin dönüm noktası 1999 yılında yapılan seçimle DSP-MHP-ANAP Hükümeti’nin iktidara gelmesidir. Bu hükümetin Başbakanı Ecevit’in 1999 yılında Rusya’ya ziyareti ile Türk-Rus ilişkilerinde çok önemli sorun olan, o döneme kadar özellikle Rusya açısından çok önemli sorun olan terör ve Çeçenistan sorunu ciddî anlamda aşılmış oldu. Türkiye’nin 2000 senesinde devreye soktuğu “Komşu Ve Çevre Ülkeler Stratejisi”yle de önemli bir mesafe alınmış oldu. Böylece karşılıklı rekabet, bazen düşmanca tavırlara kadar giden ilişkiler ağı, 2000 senesinden sonra yavaş yavaş ılıman ve dost denebilecek seviyeye doğru getirilmiş oldu. Zâten Türkiye ile Rusya’nın bu rekabetinden ne Türkiye ne Rusya kazançlı çıktı, ancak bölgedeki çıkarları olan küresel aktörler bundan fayda sağladı. 2001 senesinde New York’ta iki ülke dışişleri bakanları önemli bir anlaşma imzaladılar. Avrasya’da İşbirliği Eylem Plânı ise Türk-Rus ilişkilerinin en temel anlaşmalarından birisidir. Bu anlaşmayla Türkiye ve Rusya artık rekabeti bir tarafa bırakıp işbirliğine yöneldiler. Bu işbirliği sâdece iki ülkeyi kapsamıyordu, iki ülke 3. ülkeleri ve 3. bölgeleri de kapsayacak Kafkasya ve Orta Asya’yı da özellikle kapsayacak ve daha sonra da Karadeniz’i de kapsayacak yeni bir aşamaya geliyordu.

 

AKP Hükümeti, iktidara geldikten sonra komşu ve çevre ülkeler politikasını başarılı uyguladı. Dönemin Başbakanı Ecevit Yeltsin nezdinde kabul görmedi, ki biliyorsunuz oraya kadar gitmiş ve Yeltsin’le görüşememişti. 2002 senesinde Erdoğan AKP Genel Başkanı sıfatıyla Rusya’ya gittiğinde ise 100’e yakın işadamını beraberinde götürmüş, hem başbakanla görüşmüş hem de Putin tarafından kabul edilmişti. Yani ülkenin devlet başkanı tarafından kabul edilmişti. Adeta Türkiye’nin resmî başbakanı, cumhurbaşkanı gibi kabul edilmişti. Ondan sonrada Türk-Rus ilişkilerinde çok ciddî bir açılımın sağlandığı ortaya çıkıyor. 2004 senesinde Rusya Devlet Başkanı Türkiye’ye geldi. İki ülke arasında karşılıklı ziyaret yapıldı. 2005 senesinde Erdoğan Rusya’ya gitti Ocak ayında, ardından Putin’in yazlık sarayında bir görüşme oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın 60. yıldönümü vesilesiyle Erdoğan tekrar Moskova’ya gitti, çok ciddî bir telefon ağı kuruldu iki ülke başbakanı ve cumhurbaşkanları arasında. Türk-Rus ilişkileri tarihinin belki de en iyi dönemlerini yaşar hâle geldi. Birçok alanda işbirliği yapıldı. Enerji alanındaki işbirlikleri genişletildi ve Türkiye ile Rusya arasında sorun olacağı düşünülen, sorun olan birçok alan da artık ya sorun olmaktan çıkarıldı veyahut da gündemden çıkarılmış oldu. Ancak AKP Hükümeti’nin son bir yılına baktığımız zaman Türk-Rus ilişkilerinin genel anlamda bir yavaşlamaya doğru gittiğini, özellikle enerji temeline yavaş yavaş yeniden rekabete doğru gittiğini görmekteyiz. Türkiye ile Rusya arasında çeşitli projeler gündemde idi. Mavi Akım hattı zâten vardı. Rusya Mavi Akım-2’yi önerdi. Türkiye Samsun-Ceyhan’ı önerdi. Ama bunların hiçbirisi olmadı, kabul görmedi. Rusya Türkiye’den Mavi Akım işinin bir kısmının Avrupa’ya, bir kısmının aşağıya İsrail’e ve biraz daha ötesine getirilmesi planlanıyordu. En son 25 Haziran’da yapılan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Zirvesi öncesinde bu iş artık ortaya çıktı. Bu iş dediğim bu rekabet iyice ortaya çıkmış oldu. Rusya Türkiye’yi by-pass eden hatları ön plâna çıkardı. Güney Akım Hattı’nı devreye sokacağını bildirdi. Her ne kadar bu hattın uygulanabilirliği sınırlı olsa da, yine de böyle bir şeyin imzalanmış olması dahi, protokolün imzalanmış olması dahi Türkiye ile Rusya arasında enerji temelli rekabetin yeniden gündeme geldiğinin önemli bir işaretiydi.

 

Geçmişe dönüp baktığımız zaman Türk-Rus ilişkilerinin 1990’ların başındaki ve ortasındaki rekabetin 2000’li yıllarda yerini işbirliğine bıraktığını gördük, ama Türk dış politikası açısından 2007 senesi Türk-Rus ilişkileri açısından çok başarılı geçmemiştir. Hatta ve hatta rekabete yönelen bir dış politika aracı hâline gelmiştir. Ama bütün bunlara rağmen özellikle Karadeniz bölgesinde Türkiye ile Rusya’nın ortak hareket etmesi son derece önemlidir. Amerika’nın bölgeye girme çabaları, Amerika’nın Karadeniz’de üs edinme çabaları, Amerika’nın Karadeniz’e asker sokma çabaları, Türkiye ile Rusya’nın bu anlamdaki önemli işbirliği neticesinde şimdilik durdurulmuş oldu. Yani Türkiye ile Rusya bir taraftan bazı konularda işbirliği yapsalar da, bir taraftan da rekabeti ön plâna çıkarıyorlar.

 

2023- 1999’dan 2006’ya ya da 2007’nin başına kadar bu işbirliğinin Türkiye’ye getirileri nedir? Yâni Kafkasya politikasında Türkiye bir mesafe kazanmış mıdır? Türkiye Rusya’dan ekonomik olarak bir kazanım elde etmiş midir? Yoksa iki ülke konjonktürden kaynaklı, “büyük emperyal”in Irak’ı işgalinden kaynaklı ve Karadeniz’e yönelik hamlelerinden kaynaklı zorunlu işbirliklerine mi gitmiştir?

 

Sinan Oğan- Şimdi elbette ki konjonktürün iki ülke ilişkilerinin düzelmesinde önemi büyük. Amerika’nın Orta Asya’ya sivil devrimler yoluyla girmesi, hatta orada üs edinmesi, Afganistan’a müdahale sebebiyle Orta Asya’ya girmesi, ardından Irak’a girmesi Türkiye ve Rusya’nın çıkarlarına çok da doğrudan hizmet etmiyordu. Bu konjonktür zâten iki ülkeyi bu anlamda birbirine yaklaştırmıştı, ama bununla beraber son 7 senenin belki de son 6 senenin iki ülke ilişkileri açısından bir kazanç olduğunu, yani Kafkasya’daki ilişkilerimiz açısından Türk-Rus ilişkilerinin neticesinin iyi olduğunu söyleyebiliriz. Türk-Rus ilişkilerinin iyi olması Kafkasya’da Azerbaycan’ı nispeten rahatlatmıştır. Eskiden tamamı ile Ermenistan yanlısı bir politika izleyen Rusya, artık daha dengeli bir politika izlemeye başlamıştır. Bunda Bakü petrollerinin rolü elbette çok büyüktür, ama Türk-Rus yakınlaşmasının rolünü de burada azımsamamak lâzım diye düşünüyorum. Türkiye ve Rusya’nın bölgedeki işbirliğini genel itibariyle başarılı bulabiliriz. Türk-Rus yakınlaşması sâdece diğer bölgelerde, yani Kafkasya’da, Karadeniz’de, Orta Asya’da değil, doğrudan Rusya’nın içerisinde Türkiye’ye yaramış, Türk firmalarının önemli işler almalarını da sağlamıştır. Türkiye ve Rusya arasında bugün 15-17 milyar dolar olan ticaret hacmi bir iki sene içerisinde 25 milyar dolara çıkma hedefine ulaşacaktır. Elbette ki bu bizi şaşırtmamalı. 25 milyar dolar dış ticaret hacmi çok şey ifâde ediyor, ama aynı zamanda da Rusya lehine Türkiye’nin büyük bir dış ticaret açığı vermesini de sağlıyor. Eğer bu 25 milyar doların 13-14 milyar dolarını Rusya bize satsa, geri kalanını da biz onlara satmış olsaydık aşağı yukarı bir denge sağlanmış olurdu, ama bugün çok ciddî bir dış ticaret açığı söz konusu. Rusya lehine ve Türkiye aleyhine. Tabi bunda enerji alımlarının payı çok büyük.

 

Yine de genel itibariyle Türk firmalarının Rusya’da başarılı işler aldığını söyleyebiliriz. Genel itibariyle iki ülke ticarî ilişkilerinin iyi düzeyde olduğunu söyleyebiliriz. 2007 senesinde enerji alanında rekabet olmuş olsa da iki ülke ilişkilerinin büyük bir enerji potansiyeli olduğunu söyleyebiliriz. Yapılamayanların ne olduğuna, kaçan fırsatlara yapılamayanlara, yapılabilirlik ihtimali olan konulara da değinmek gerekir elbette. Enerjide Rusya ile daha derinlemesine bir işbirliğine gidilebilirdi. Örneğin Samsun-Ceyhan projesi sağlanabilirdi. Türkiye’nin Boğazlar’da Rusya ile bir sorunu vardı, Boğazlar tanker trafiğini ve Rus petrolünün geçişini kaldıramayacak düzeyde idi. Boğazlar’ın by-pass’ı gündeme geldiğinde bir süre sonra bu hâdise Türkiye’nin by-pass edilmesine dönüştü ve Rusya, Burgaz-Dedeağaç, yani Bulgaristan-Yunanistan hattını tercih etmiş oldu. Oysa Türkiye’nin doğu-batı ve kuzey-güney enerji koridoru olabilmesi için sâdece Bakü-Tiflis-Ceyhan yetmez, aynı zamanda Rus petrolünün de Ceyhan’a indirilmesi gerekirdi. Bunun için de eğer yeterli lobi faaliyeti yapılsa, yeterli pazarlık yapılsaydı, meselâ Mavi Akım-2 boru hattı kabul edilip karşılığında da Rusya’dan Samsun-Ceyhan desteği alınsaydı, sanırım iki ülkenin enerji işbirliği çok daha öteye götürülebilirdi.

 

Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni bilirsiniz, orada Rusya’nın çok ciddî bir sermaye birikimi söz konusudur. Aslında genel olarak Rusya’da sermaye fazlası var. Rusya’nın, özellikle petrol ve gaz fiyatlarının artmasından sonra çok ciddî bir birikimi ortaya çıkmış oldu ve bu sermaye Türk ekonomisi için çok daha verimli hâle getirilebilirdi. Hele bir de Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne girmesinden sonra orada Rus sermayesinin rahat hareket edememesi karşılığında Türkiye iyi bir alternatif olabilirdi. Bu konuda hükümetin zayıf olduğunu, hükümetin bu anlamdaki politikasının başarısız olduğunu söyleyebiliriz.

 

2023- Yahut Türkiye’de de denetleme fazla olduğu için… Çünkü Rus sermayesinin aklama operasyonlarını belirli oranlarda Rum tarafında yaptığını söylüyorlar.

 

Sinan Oğan- Sermayenin artık nerden geldiğine, nasıl olduğuna çok da bakmamak gerekiyor. O tür sermaye Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yönlendirilirdi. Güvenemediğiniz kısmını oraya gönderirdiniz, ama çok güvenilir ciddî bir Rus sermayesi de var, onu Türkiye’ye çekebilirdiniz. Özellikle son özelleştirme operasyonlarında Rusya ile bu anlamda başarısızlık yaşanmıştır. Birincisi TATNEFT’tir. TATNEFT’in Türkiye operasyonu başarısız olmuştur. İkincisi de PETKİM’dir. PETKİM’in alımında da önemli bir Rus sermayesi var. Ancak bu Rus sermayesi Ermeni menşelidir. Ermeni diasporası ile iç içedir. Ancak bunun önceden belirlenmiş olması ve ihale sürecine sokulmaması gerekirdi. Ya vermeyeceksiniz güvenmiyorsanız, kim olduğunu bilmiyorsanız ihaleye kabul etmeyeceksiniz bunları, ama ihaleye kabul ettikten sonra bunun gerekli araştırmasını yapmamışsanız, ondan sonra da vermiyoruz demek çok doğru olmuyor. Nihayetinde gelebilecek daha büyük sermayenin önünü kesmiş oluyorsunuz. Hâlbuki ihaleye sokmasanız böyle bir sorun kalmamış olur, PETKİM örneğinde olduğu gibi.

 

2023- Peki Türkiye-Rusya yakınlaşmasının Rusya’nın içerisinde özerk bölge statüsünde bulunan Müslüman ve Türk varlığına tesiri ne oldu? Türk-Rus ilişkilerinin iyileşmesi orada bir güçlenmeye sebep oldu mu ya da Türkiye o bölgeyi önceliğine alan bir politika üretebildi mi bu dönem içerisinde?

 

Sinan Oğan- Elbette ki Türkiye’nin Rusya içerisindeki Türk ve Müslüman toplulukları önceliğe alarak bir politika yürütmesi söz konusu değil. Moskova’nın ve Kremlin’in en çok hassas olduğu noktalardan birisi bu, ama genel iyileşme elbette ki oradaki Müslüman ve Türk olan bölgelere de, özerk cumhuriyetlere de, özerk bölgelere de ister istemez yansıyor. Bu anlamda, Türkiye’nin başta Tataristan olmak üzere Rusya’nın çeşitli bölgelerinde ekonomik ve ticari faaliyetlerinin son derece iyi olduğunu görmekteyiz. Hatta bu cumhuriyetler, işte Tataristan olsun Başkurdistan olsun, Türkiye’de ticarî temsilcilikler açma noktasına gelmişlerdir. Bunun son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Yani Türk-Rus ilişkileri genel itibariyle iyi düzeyde olduğu zaman siz ister istemez o ülke içerisindeki diğer coğrafî bölgelere de girme şansına sahip oluyorsunuz ki, o coğrafî bölgelerin Türkiye için önceliği olan coğrafî bölgelerin başında da Türk ve Müslüman olan bölgeler geliyor.

 

2023- Peki Rusya’nın bir de Orta Asya politikası var. Türkiye’nin de içinde olmasını gerekli gördüğümüz bir Orta Asya politikası var. Rusya Orta Asya’dan çekilmişti. Orta Asya’ya biraz önce de söylediğiniz gibi Afganistan operasyonu sonrasında ABD yerleşmiş, belirli bir güç elde etmiş, Turuncu Devrimler yapmaya kalkmış, askerî üsler elde etmiş durumda. Türkiye ise 91’den sonraki Orta Asya vizyonunu yitirmiş, heyecanını da yitirmiş aynı zamanda. Bu çerçeve, hem genel bir Orta Asya değerlendirmesi yapıp hem de Rusya-Türkiye ilişkileri bağlamında, Orta Asya’nın ehemmiyetini ve ilişkilerin nasıl gittiğini değerlendirir misiniz?

 

Sinan Oğan- Şimdi isterseniz öncelikle Rusya açısından hâdiseye bakalım. Türk-Rus ilişkilerinin elbette ki üçüncü boyutu var. Bu üçüncü boyut da Kafkasya ve Orta Asya’dır. Kafkasya ve Orta Asya’da, Rusya, Türkiye için rakip bir ülkedir ve önemli bir rakip ülkedir; ama buna rağmen, siyaseten o bölgelere girebilmek için, ekonomik ve ticarî olarak o bölgelere girmek için, Rusya rakip olmasına rağmen çok büyük bir engel değil. Burada Türkiye’nin önündeki en önemli engel Türkiye’nin kendisidir, dış politika tercihleridir. Türkiye’nin son dört buçuk-beş sene içerisinde dış politika tercihleri içerisinde Kafkasya ve Orta Asya’nın, daha genel tabiriyle Türk Cumhuriyetleri’nin çok ön sıralarda olmadıklarını, orta ve hatta arka sıralarda olduğunu görmekteyiz. O cumhuriyetlerle ilişkileri geliştirebilmek için, oralara daha sık gitmek, oralarla daha sıkı siyasî, ekonomik ve ticarî ilişkiler kurmak lâzım. Bunu işadamlarımız imkânları ölçüsünde nispeten yapıyorlar. Ama bu işi sâdece tüccarlara bırakmak yetmez. Devletin de oralara gitmesi gerekiyor. Devletin üst düzeyinin o bölgelere yaptıkları gezilere bakıyorsunuz, son derece zayıf Avrupa ile kıyasladığımızda, diğer ülkelerle, Amerika ile kıyasladığımızda durumun son derece zayıf olduğunu görüyorsunuz. En son resmî ziyaretimiz, enerji bakanımızın oraya gitmesiydi. O da apar topar Putin’in Türkmenistan ve Özbekistan’la yapmış olduğu enerji protokolünün peşinden yapıldı. Elbette ki böyle birtakım şeyleri apar topar yaparsanız, birtakım şeylere reaksiyon olsun diye yaparsanız veyahut da dostlar alış verişte görsün diye yaparsanız netice alamazsınız. Bunun çok daha üst seviyede, cumhurbaşkanı ve başbakan seviyesinden yapılması gerekir. Liderler arası kişisel dostluklar kurulması gerekir. Bu anlamda, mevcut iktidarın Türk Cumhuriyetleri politikasının başarısız olduğunu söylemek mümkündür.

 

2023- O bölgelerde Türkiye bu dönemde Rusya ile rekabet içerisinde dediniz. Peki son seneleri değerlendirirsek, bu rekabette Türkiye kaybeden konumunda mı?

 

Sinan Oğan- Elbette kaybeden konumunda. Bir de oradaki hâdiselerin içinde olmak lâzım. Tamam siz rekabet ediyor olabilirsiniz, ama oradaki hâdiselerin dışında kalırsanız, zâten rekabet şansınızı tamamen yitiriyorsunuz. Meselâ Şanghay İşbirliği Örgütü diye bölgenin bir gerçeği var, bölgede çok ciddî bir yapılanma var ve Türkiye Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tam üyesi olmadığı gibi gözlemci üyesi dahi değil. Düşünün, Rusya geneli Hıristiyan olan bir ülke, her ne kadar içerisinde 20 milyon Müslüman olsa da, ama buna rağmen 120 milyon vatandaşı Hıristiyan. Rusya gelip İslâm Konferansı Örgütü’ne gözlemci üye olabiliyor. Ve bunda da herhangi bir sorun görmüyor; ama Türk Cumhuriyetleri coğrafyasında var olan bir örgüte siz ne tam üye ne, gözlemci üye oluyorsunuz. “Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olursak acaba Avrupa’yı korkutur muyuz, acaba Amerika buna ne der, acaba biz Batı hedefinden sapmış olur muyuz?” endişesi taşıyorsunuz. Bu endişeyle bölgede çok fazla yol katetmeniz mümkün değil. Dolayısıyla Türkiye’nin öncelikle korkularını bir tarafa bırakması lâzım. Türkiye’nin başka bölgelere yönelmesi onu Avrupa hedefinden -ki benim şahsî kanâatim Türkiye’nin Avrupa hedefi hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir- koparmayacaktır. Bu anlamda, bölgeyle ilişki kurmak Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden şaşacağı anlamına gelmez. Bilâkis, Türkiye o cumhuriyetlerle ne kadar sıkı işbirliği içerisine girerse, Türkiye, Türk Cumhuriyetleri’ni ne kadar çok kendi arkasına alabilirse, Türkiye’nin Avrupa Birliği ve Amerika ile ilişkileri de o denli sağlam olur. Sizin oralardaki ciddîyetiniz başka yerlerde kabul görme şansınızı artırır. Bunları birbirine karıştırmamamız lâzım. Zaman zaman bu tür tartışmalar yapılıyor. Acaba Türk Cumhuriyetleri’ne dönersek ne olur veya Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz sekteye uğrarsa bizim bir B plânımız var mı, B plânımız ne olacak gibi birtakım tartışmalar yapılıyor. Bunlar birbirinin karşıtı olan şeyler değil, tam tersine birbirlerini destekleyecek olan hususlardır. Türkiye’nin Avrupa ve Batı hedefi korkusunu bir tarafa bırakıp Türk Cumhuriyetleri ile öncelikli olarak daha sıkı işbirliğine girmesi lâzım. Meselâ yeni hükümetin öncelikli ziyareti hedefi bana kalırsa Türk Cumhuriyetleri olmalıdır. Başbakan Erdoğan’ın bu anlamda hükümeti kurar kurmaz, kabine güvenoyu alır almaz, Türk Cumhuriyetleri’ne bir ziyaret yapması lâzımdır; bu, Türk dış politikası açısından anlamlıdır. Hükümetlerin ilk kurulduğu zaman ilk gittikleri ülkeler dış politikada bir anlam ifâde eder. Sizin o bölgeye verdiğiniz önemi gösterir.

 

2023- Güney Akım Projesi’nin ilânı ile birlikte -biraz önce de söylediniz- Türk-Rus ilişkilerinde bir rekabet havası oluştu. Türk-Rus ilişkilerini önümüzdeki dönemde hem enerji bağlamlı hem de Orta Asya ve Kafkasya bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu rekabet belirli oranda sürtüşmeye de gidebilir mi?

 

Sinan Oğan- Şimdi eğer müdahale edilmezse, bu gidişatı çok da hoş görmüyorum. Zâten bu anlamda Rusya Devlet Başkanı Putin’in Erdoğan’ı tebrikinde de sarfettiği sözler anlamlıdır. Rusya Devlet Başkanı, Başbakan Erdoğan’ı seçim münâsebetiyle tebrik ettiğinde, “İlişkilerimizde yeni ufuklar geliştirilerek bunun ortaklık düzeyine çıkarılmasını temenni ederiz” cümlesini sarfetmişti. Ve son dönemde Rusya basınına baktığımız zaman da Türkiye ile ilişkilerin yavaş yavaş soğuduğunu görüyoruz. Önümüzdeki süreç içerisinde bu hâdiseye el atılması icap etmektedir. Zaman zaman Batı basınında “Türk-Rus ilişkileri giderek derinleşiyor, bu Batı için tehlikelidir” diye değerlendirmeler çıkıyor. Oysa Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde geldiği nokta ortadadır, Türkiye-Amerikan ilişkilerinin geldiği nokta ortadadır, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin geldiği nokta ortadadır. Bütün bunları ele aldığınız zaman Türkiye’nin önümüzdeki süreç içerisinde Rusya ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmesi, yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan enerji konusunun yeniden rekabet ortamına dönüşmesini engellemesi ve yeniden işbirliği yapılabilir hâle gelmesi lâzım. Ama sâdece enerjiyi Rusya’ya bağlamak da doğru ve akıllı bir iş değil. Türkiye’nin geçmiş dönemdeki Rusya politikasını genel itibariyle değerlendirirsek başarılıdır diyebiliriz, ama Türkiye’nin bölgeye yönelik enerji politikalarında son derece başarısız olduğu kanâatindeyim. Her şeyden önemlisi, Türkiye’nin bir enerji stratejisi yoktur. Enerji stratejimizin temelinde karşı tarafın hamlelerine göre gardımızı almak vardır. Bu sebeple de, önümüzdeki süreçte yeni hükümetin enerjiyi öncelikli olarak ele alması, rekabet yerine yeniden işbirliği temelinde bir politika kurgulaması gerekiyor. İkinci olarak da, enerji politikasını sâdece Rusya ile değil, Kafkasya ve Orta Asya’ya doğru biraz daha genişletmesi gerekiyor, özellikle Türkmen gazının mutlaka Türkiye’ye getirilmesi gerekiyor. İran’la geçtiğimiz günlerde bir protokol imzalandı, niyet protokolü imzalandı. Bu niyet protokolü Türkiye’de başarı gibi gösterildi ama aslında çok da başarılı bir tarafı yok bunun. Zirâ KEİ zirvesi öncesinde Enerji Bakanı Hilmi Güler bir açıklama yapmış, “Rusya eli açık oynuyor ama biz kartlarımızı gösteremeyiz, bizim de yapacaklarımız var!” demişti. İşte yaptıkları da ortada.

 

2023- Taraf ülkelerden biri olan Türkmenistan’ın niyet belgesinde imzası yok gene.

 

Sinan Oğan- Siz Türkmen gazını almak üzere İran’la anlaşma yapıyorsunuz, ama Türkmenistan ortada yok. Yani Türkmenistan’ın bir defa hâdiseye dâhil edilmesi lâzım. Bu arada, daha da önemlisi, Türkmen gazının İran üzerinden getirilmesi, Türkiye’nin kendi kalesine gol atması anlamına gelir. Eğer Türkmen gazı getirilecekse mutlaka Hazar üzerinden getirilmelidir, Türkiye buna yoğunlaşmalıdır. İran seçeneği doğru bir çözüm değildir. Hatırlarsanız, Bakü-Tiflis-Ceyhan Hattı tartışmalarında da bu şekilde bir sorun yaşamıştık, Türkiye Bakü-Tiflis-Ceyhan’a yoğunlaşmak yerine Bakü-Supsa hattına yoğunlaşmıştı. Dönemin Dışişleri Bakanı Emre Gönensay’ın önerdiği bir proje idi bu, daha sonra bunun hata olduğu ortaya çıktı. Türkiye bunca vakit, enerji ve maddî kayıptan sonra yeniden Samsun-Ceyhan’a yönelmiş oldu. Aynı hata şimdi tekrar yapılıyor. Türkmen gazı konusunda, Orta Asya enerji kaynakları konusunda İran, Türkiye için bir alternatif değildir. İran’ın zâten çıkmazları ortadadır. Amerika’nın bu konudaki tepkisi ortadadır. Türkiye’den yapılan açıklamalarda Amerika’nın tepkilerinin çok da dinlenilmeyeceği söyleniyor, ama fiiliyatta bunun böyle olmadığını görüyoruz. Amerika bu işe tepki göstermese bile, İran gazının Türkiye’ye alınması doğrudur. İran’daki bazı sahaların alınması doğru bir adımdır. Ama Türkmen gazının İran üzerinden getirilmesi doğru bir adım değildir.

 

2023- Hem de enerji çeşitliliği açısından çok önemli… Böyle bir adım Rusya’dan sonra İran’a bağımlılık doğurur. Peki Türkiye enerji noktasında ne yapabilir geldiğimiz süreçte? Siz “Türkiye Rusya ile işbirliği içerisine girmeli” dediniz, bu kapsamda öncelikli hamleler size göre neler olmalıdır?

 

Sinan Oğan- Her şeyden önce kartlar yeniden masaya yatırılmalıdır. Mavi Akım Türkiye’de zamanında çok tartışılmıştı -ki ben de Mavi Akım’a karşı olanlardandım zamanında, Trans-Hazar’a ağırlık verilmesi kanâatindeydim-, ama bugün gelinen noktada artık şartların biraz değiştiğini görmekteyiz. Türkiye bugün Mavi Akım’ı hayata geçirmiş, Mavi Akım-2’yi tartışıyor. Mavi Akım-2 Rusya açısından önemli bir projedir, Türkiye Mavi Akım-2’yi masaya yatırmalıdır, karşılığına da Samsun-Ceyhan’ı koymalıdır. Her iki proje paralel yapıldığı takdirde bu işe evet demelidir. Mavi Akım hattının aşağı İsrail’e doğru uzatılması da ancak ve ancak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinden geçerse kabul edilmelidir. Bu takdirde Kuzey Kıbrıs’ın hem enerji sorunu çözülmüş olacak, hem de uluslararası diplomatik ilişkilerde ciddî bir avantaj sağlanmış olacaktır. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler mutlaka ve mutlaka karşılıklılık esasına dayandırılmalıdır. Türkiye’ye eğer ikinci bir Rus gazı gelecekse, bunun karşılığında Rus petrolü de Türkiye üzerinden geçmelidir.

Son zamanlarda farklı sesler duyuyoruz, “bütün boru hatları Türkiye’den geçmese de olur, Boğazlar’ın by-pass edilmesi önemlidir, Boğazlar’dan geçmesin de nereden geçerse geçsin” gibi. Bunların doğru olmadığı kanâatindeyim Türkiye eğer bir enerji köprüsü, bir enerji havzası olmak istiyorsa, mutlaka ve mutlaka Rus gazıyla beraber Rus petrolünün de Türkiye’den geçmesini sağlamalıdır. Bunun için de Samsun-Ceyhan son derece önemli bir alternatiftir. Rusya ile yapılacaklar aşağı yukarı bu çerçeveye sığdırılabilir. Ondan önemlisi Türkiye’nin Türkmenistan’la çok ciddî bir ilişkiye girmesidir. Hazar’ın statüsü önümüzde bir sorun, ama bu statüde neredeyse çözülmeye yakın bir noktaya gelmiştir. Türkiye’nin arabuluculuğuyla Azerbaycan ve Türkmenistan arasındaki sorunlar giderilip Türkmen gazı biran önce Türkiye’ye ve buradan da Batı’ya geçirilmelidir. Türkiye bütün ağırlığını Orta Asya’ya vermelidir; enerjide artık ancak Orta Asya Türkiye için bir kurtuluş imkânı sağlayabilir. Sâdece Türkiye için değil aslında, Avrupa için de kurtuluş imkânı sağlayabilir. Avrupa’nın da burada desteği açık bir şekilde alınmalıdır. Bugün Avrupa Nabucco Doğalgaz Boru Hattı projesini ortaya attı, ama aynı Avrupa gidip Rusya ile de anlaşmalar yapıyor ve Nabucco hattını siyasî ve ekonomik olarak desteklemiyor. Dolayısıyla da Türkiye’nin yeni enerji stratejisi, bahsettiğim çerçevede Rusya’dan başlayıp Orta Asya’ya kadar gitmeli ve Orta Asya’da kümelenmelidir. Orta Asya petrol ve doğalgazı da kesinlikle İran üzerinden değil, Azerbaycan üzerinden Türkiye’ye getirilmelidir.

 

2023- Rusya-Türkiye ilişkilerinde enerji yoğunluklu bir analiz yaptınız. Fakat Rusya-Türkiye ilişkilerinde bir de Avrasyacılık çerçevesinde yapılan bir analiz var. Türkiye’de birçok insan da ve Rusya’nın içerisindeki birçok insan da, Avrasyacılığı yeni bir algılama olarak, yeni bir strateji olarak ortaya koyuyor. Bu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye, Rusya ile enerjinin dışında partner olup, hem kendi bölgesindeki iddiasını artırıp, hem de küresel bir aktör olma vizyonuna Avrasyacılık vasıtasıyla ulaşma imkânına sahip olabilir mi?

 

Sinan Oğan- Şimdi Avrasyacılığı, Rus Avrasyacılığını Türkiye’de en çok tanıtan kişi Aleksandr Dugin’dir. Kendisi Avrasya Partisi’nin de başkanıdır.

 

2023- Aynı zamanda Putin’in de danışmanı…

 

Sinan Oğan- İşte ben de tam onu söylemek istiyordum, Putin’in de danışmanı filan değil. Bir dönem Duma’ya danışmanlık yapmış, bir dönem o da. Şu an Türk basınında yanlış bilinen bir şey var, Türk basınında Aleksandr Dugin sanki Putin’in danışmanı ve Rusya’da Kremlin üzerinde son derece etkin birisi olarak lanse ediliyor. Ve size daha ilginç şey söyleyeyim, bugün Türkiye’de sokağa çıkıp on kişiye sorsanız belki bir-iki kişi Dugin’in kim olduğunu bilir. Ama Rusya’da yüz kişiye sorsanız sokakta, içerisinden bir tane Dugin’i tanıyan ya çıkar ya çıkmaz. Dugin bugün Türkiye’de Rusya’dan çok daha meşhurdur. Aslında Rusya’da Dugin’i kimse tanımaz, öyle ciddî bir gücü de yoktur ne hükümet nezdinde ne hükümet başkanı nezdinde. Avrasyacılık konusuna gelince… Avrasyacılık tabiî farklı anlamlar içeriyor. Rusya’dan bakınca karşınıza farklı bir Avrasyacılık çıkıyor ve Avrasya coğrafyası çıkıyor, Türkiye’den bakınca farklı bir Avrasyacılık ve Avrasya çıkıyor. Avrasyacılığın ben bugünkü dinamikler içerisinde bir alternatif oluşturma kapasitesine sahip olmadığını düşünüyorum. Rusya ile enerji temelli işbirliğimiz gâyet iyi gidiyor, bunun ekonomik ayağı iyi gidiyor, siyasî ayağı iyi gidiyor. Ama bütün bunlar bir blok oluşturmaya yeterli değil, zâten gerekli de değil. Eğer bugün biz bir blok oluşturacaksak, Türk bloğu olmalıdır, Türk cumhuriyetleriyle olmalıdır, Türk Avrasyacılığı olmalıdır. Bunun dışında, çok amiyane bir tâbir olacak ama, Orhan Veli’nin bir şiirinde ifade ettiği gibi, “iki çıplak olsa olsa bir hamama yakışır”. Bugün Avrupa Birliği gibi ekonomik ve refah açısından son derece ileri bir noktaya gelmiş bir bloğa alternatif yaratmak istiyorsanız, en az o blok kadar güçlü ve zengin olmak zorundasınız. Rusya her ne kadar son dönemde ekonomik olarak güçlenmiş olsa da, bir blok oluşturacak kadar ekonomik güce sahip değildir, kaldı ki Türkiye’de öyle bir güce sahip değil. Türkiye’nin Rusya ile bugün yapacağı o anlamda bir birlik, Rusya’nın önderliğinde, Türkiye’nin yedekliğinde bir birlik olur ki, o da Türkiye’nin çıkarlarına çok uygun düşmez. Türkiye’nin yapacağı iş, Türk Cumhuriyetleri ile daha sıkı işbirliğine gitmektir. Bu anlamda, son dönemde kabul edilen vize rejiminin başarılı bir adım olduğunu düşünüyorum, geç kalmış bir adım olduğunu düşünüyorum. Bu önemli bir adımdır ancak eksik bir adımdır, şimdi aynı çalışmayı oralarda da yapmak lâzım. O ülkelerin devlet başkanlarını, hükümetlerini ikna edip, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da oraya gidişlerini vizesiz hâle getirmek lazım. Aksi takdirde zâten o ülkelerden insanlar Türkiye’ye geliyorlardı herhangi bir sorunla karşılaşmadan, 20-30 dolar civarında bir vize parasını havaalanlarında veya gümrüklerde verip geliyorlardı. Esas sorun Türk vatandaşlarının oraya gidişi… Azerbaycan bile, hatta hemen yanımızdaki, tamamıyla Türk ekonomisine bağlı olan Nahcivan bile Türkiye’ye vize uyguluyor. Azerbaycan’dan başlamak üzere bu vizenin oralarda kaldırılması gerekir, ki Türk insanı daha rahat oralara gidebilsin. Bununla beraber son derece önemli bir konu da Konut Fonu diye bir şey var, bu birçok insanın yurtdışına çıkmasını engelleyen bir faktör, belki de onu kaldırmak lâzım. İnsanların seyahat özgürlüğünü, seyahat engelini kaldırmanız lâzım ki oralara gidebilesiniz; biz oralara ne kadar çok gidersek, oralarda o kadar olmuş oluruz. Sâdece devlet başkanının, hükümetin gitmesi yetmiyor, bilim adamlarının da, sivil toplum kuruluşlarının da, insanlarımızın da, hocalarımızın da oralara gitmesi gerekiyor.

 

2023- Bize uyguladıkları vizelerin Türk Cumhuriyetleri’nde ekonomik gerekçeleri var mı?

 

Sinan Oğan- Ekonomik gerekçeleri yok. Biliyorsunuz ben bir dönem Azerbaycan’da çalıştım ve Türk devleti adına çalıştım orada. Biz zamanında Azerbaycan’a vizeyi kaldırmalarını teklif ettik, karşılığında bize şu cevabı verdiler: “Bizim dışişleri bakanlığımız bundan yılda 5 milyon dolar gelir elde ediyor!” Şu an rakam hatırımda değil, ama tahminen o civarda bir şeydi. Türkiye dedi ki “Biz sana bunu peşin verelim eğer gerekçe buysa, peşin verelim, hatta 5 değil 7 milyon dolar verelim, vizeyi kaldırın!” Ama yine kaldırmadılar.

 

2023- Oradaki gerekçe nedir, Türkiye algılaması mı orada sıkıntılı olan?

 

Sinan Oğan- Türkiye algılaması sıkıntılı, o insanlar daha o seviyeye gelmiş değiller, yani vizeyi koyarak sanki ülkeye giriş çıkışları kontrol ediyor gibi bir görüntüleri var. O ülkelerdeki rejimlerde sıkıntı var biliyorsunuz, o ülkelerde rejim muhalifleri var vs. Yani bir sürü sebep var, ama aslında esas sebep Türkiye’nin üst düzeyde bu anlamda ciddî girişimler yapmamasıdır. Eğer Türkiye oralarda ciddî girişimler yapabilirse ve bu girişimleri üst düzeyde yapabilirse, bu sadece iki dışişleri bakanının biraraya gelip çözeceği bir konu değil. Cumhurbaşkanları seviyesinde, hükümet başkanları seviyesinde bu baskı yapılırsa, o ülkeler de ikna edilebilir, o ülkelerin vizeyi zaman içerisinde kaldıracaklarını düşünüyorum. Türkiye’nin önündeki en önemli hedeflerden birisi bu vize konusu olmalıdır.

 

2023- Putin 2008 itibariyle Rusya’da görevini bırakıyor. Bir daha da aday olmayacağını söyledi. Bu Türk-Rus ilişkilerini nasıl etkiler, Rusya’da bir değişik algılama getirir mi, Türkiye gelecek politikalarını ona göre belirlemeli mi?

 

Sinan Oğan- Putin’in Rusya’daki etkisi hepimizce mâlum, çok ciddî bir etkisi var ve bu etkisinin de 2008’den sonra da devam edeceği kanısındayım. Rusya’da mevcut sistem Putin’e alternatif isimlerin ve alternatif fikirlerin ve alternatif yönetim anlayışlarının bugün iktidara gelmesine çok müsait değil. 2008’den sonra anayasal olarak Putin iktidarda olamayacak belki ama, onun yerine gelecek kişi Putin tarafından getirilecek ve Putin’in politikalarını devam ettirecek olan kişidir. Belki bunun istisnası olabilir, ona birtakım insiyatifler tanınabilir ve bu imkânları Putin’in yerine gelecek kişi Türkiye lehine kullanmayabilir, ama bu çok zayıf bir ihtimaldir. Türk-Rus ilişkileri sâdece iki ülke devlet başkanlarının dost olalım isteğinden, birlik olalım, beraber çalışalım isteğinden kaynaklanan bir ilişkiler manzumesi değil; Türk-Rus ilişkilerinin iyi olması bir ihtiyacın ortaya çıkardığı neticedir. Türkiye ile Rusya ekonomisi birbirini tamamlar niteliktedir. Türkiye’nin orada olması Rusya’nın çıkarınadır, Rusya’nın burada olması enerji anlamında özellikle Rusya’nın çıkarınadır. Dolayısıyla da biz bugün iyi ilişkiler içerisindeysek, karşılıklı çıkarların baskısıyla bugünkü neticeye gelmiş durumdayız ve bunun önümüzdeki süreçte de devam edeceği kanâatindeyim.

Şimdi Rusya’da en güncel olan konulardan birisi 2008’de Putin’in yerine kimin geleceği, âdeta devlet başkanlığı totosu oynanıyor, herkes kendine göre bir aday belirliyor. Bu konuda benim 2003 senesinde yazdığım bir kitap vardı, “Rusya’da Siyaset ve Oligarşi” diye. O tarihlerde bir isme işaret etmiş ve bu kişinin Rusya’nın gelecek tarihinde önemli yerlere gelebileceğini belirtmişti. Bu kişi o dönem devlet başkanlığı aparatında çalışıyordu, şimdi ise Çeçenistan’ın da içinde olduğu Güney Federal Bölgesi nezdinde Devlet Başkanı’nın özel temsilciliğini yapıyor. Bu isim Dimitri Kozak’tır. 2008’e zâten bir şey kalmadı, hep beraber bekleyip göreceğiz.

 

2023- Önümüzdeki dönemde Kafkaslar ve Orta Asya’da, Türk-Rus ilişkilerindeki enerji meselesinin dışında, kriz noktası olarak nereleri görüyorsunuz? Yani Rusya-Ermenistan ilişkilerinde bir kriz olur mu? Nahcivan sorunundan dolayı Türkiye’nin Ermenistan yaklaşımı kriz yaratabilir mi yahut muhtemel bir Orta Asya açılımı?

 

Sinan Oğan- Türkiye ile Rusya arasında bu anlamda ciddî bir kriz olacağı kanâatinde değilim. Orta Asya’da Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirecek çok önemli bir hâdise beklemiyorum. Bir tek istisna var burada: Türkmen gazının Trans-Hazar projesi vasıtasıyla Türkiye’ye gelmesinde belki Rusya Hazar Denizi’nin statüsünü bahane gösterebilir. Bu, ilişkileri biraz soğutabilir. Kafkasya’da ise, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki sorun barış müzakerelerinin uzamasıdır. Azerbaycan’ın da giderek güçlenmesi, sorunun barış yoluyla çözülmeyeceği gibi bir intiba ortaya çıkarıyor. Zâten tarihte de hiç kimse savaşarak kazandığı toprakları barış masasında vermemiştir. Bu şekilde örneği pek yoktur. Azerbaycan ile Ermenistan arasında önümüzdeki orta vadede savaş çıkma ihtimali yüksektir. Bu savaş esnasında Ermenistan’ın zor durumda kalması, Türkiye’nin de Azerbaycan’a bu anlamda yardım etmesi neticesinde Türkiye ile Rusya arasında bir kriz çıkabilir. Orta Asya’da Trans-Hazar ve Hazar’ın statüsü, Kafkasya’da ise Azeri-Ermeni savaşı, Türkiye ile Rusya arasında bölgesel krizleri çıkarma ihtimaline sahiptir. Bunların dışında Türk-Rus ilişkileri son derece büyük gelişme potansiyeline sahiptir. Tarih, coğrafya ve küresel şartlar bizleri bu imkanları değerlendirmeye zorlayacaktır.