Yeni bir yılla daha girdik. Yeni yıla girerken Türk Dış Politikasının analizini, Türkiye’nin uluslararası arenada üstlendiği rolleri değerlendirmek yerinde ve faydalı olacaktır. Bu değerlendirmeler yapılırken Türkiye’yi sadece kendi içinde değil, dışarıdan nasıl görüldüğü ve/ya da nasıl yorumlandığını da dikkate almak değerlendirmenin başarısı ve amacına hizmet edecektir. Bu yazıda Türk Dış Politikasının özellikle 2011 yılı temel alınarak nasıl bir yol izlediğini, nasıl yorumlandığını, gündem itibariyle özellikle Batı, Arap Dünyası ve Türkiye açısından değerlendirilecektir.

 

2011 yılının başları Türkiye’nin Arap ülkelerinin gözünde önemli bir konumdayken, tabiri yerindeyse “parlıyorken” yılın sonunda konumunu yitirmeye başladığı yorumunda bulunmak mümkündür. Türkiye bu ülkeler için Müslüman bir ülke olmasının yanı sıra, onlar için hem Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen tarihi bir öneme sahiptir, hem de serbest pazar ekonomisini benimsemiş demokratik bir ülke olmak gibi kendisini onlardan farklı kılan bir takım özelliklere sahiptir. Ancak Türkiye, gerek Eylül 2011’de Mısır’daki halk ayaklanmalarının yanında olduğunu belirterek gerekse de Ortadoğu’da Batı tarafından kurulmaya çalışılan yeni düzenin destekleyicisi olduğunu ortaya koyarak Arap dünyasına göre hangi tarafta olduğunu açık bir şekilde kamuoyuna duyurmuştur. Tüm bunların yanında Türkiye’nin uluslararası sistemde önceliklerinin demokrasiden ve özgürlükten yana olduğunu belirterek NATO kuvvetlerinin Libya müdahalesine onay vermesi ve son olarak Suriye’deki Esad yönetimine karşıt tutumları Arap dünyasını memnun etmemiştir.

 

Türkiye’nin “sıfır sorunlu dış politika”sının Şam’da liderleri için toplanan Suriye halkının Türkiye aleyhindeki söylemleri Türkiye’nin sergilediği yumuşak güç eksenlerinin değişime uğradığı izlemini yaratmıştır. Ancak bu konuyu irdelerken Türkiye’nin de diğerleri gibi Arap Baharının beklenmedik çıkışına hazırlıksız yakalandığı, Suriye’de kanın durmadığı gibi NATO’nun da buraya hiçbir müdahalede bulunmayacağı Türkiye’yi baskı altına almış ve bir takım beklenmedik söylemlerde bulunmasına zemin hazırlamıştır. Öte yandan Türkiye’nin daha önce Uranyum zenginleştirme çabalarında açıkça desteklemiş olduğu İran ile ilişkilerinde birtakım değişimler gözlenmektedir. Türkiye’nin Suriye Devlet Başkanı Esad’a karşı tutumu sadece Türkiye-Suriye ilişkilerini değil Türkiye-İran ilişkilerini de derinden etkilemiştir. Türkiye’nin Suriye’deki halk ayaklanmasına destek vermesi, NATO’nun füze kalkanı projesinde Türkiye’nin de yer alması ve Türk topraklarının kullanılması ve BM Güvenlik Konseyi kararlarınca yaşanılan benzin ticareti krizi gibi olaylar Türkiye-İran ilişkilerinde belirleyici rol oynamıştır.

 

Öte yandan Türkiye’nin güneyinde Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail’in gaz rezervi bulmalarıyla sular ısınmaya başlamışken bu rezervden etkin bir şekilde yararlanabilmeleri için Türkiye’ye ihtiyaç duyacakları gibi yeni gelişmeler İsrail ile -İsrail “Mavi Marmara olayı” neticesinde henüz özür bile dilememiştir- ilişkilerin önümüzdeki yıllarda hem Türk basınında hem de dünya basınında yine önemli bir yer tutacağını ispatlar niteliktedir.

 

Dahası, Türkiye’nin 2010 yılında Ermenistan ile diplomatik ilişkiler kurmak ve Ermenistan sınırını açmak adına düzenlenmiş protokollerin şimdilik başka bir bahada tekrar gündeme getirilmek üzere rafa kaldırılmış olduğu gözlemlenmektedir. Her yılın genellikle Nisan aylarında Türkiye gündemine oturan “sözde Ermeni meselesi” bu yıl gündemi erkenden ve de uzun bir müddet meşgul edeceğe benziyor. Fransa Ulusal Meclisi tarafından Ermenistan’ın sözde “Ermeni soykırım” iddiası dahil “Fransa’nın tanıdığı soykırımları inkar edenlere cezai yaptırım uygulamayı öngören yasa tasarısının kabul edilmesi, Türkiye’yi yakın gelecekte Ermeni meselesi üzerinde yeni adımlar atmaya yöneltecektir. Zira Fransa’nın bu meseleyi yasal düzlemde ele alan ilk devlet olmadığını göz önüne alırsak, bunu yapan son devlet olacağını söylemek de (önlem alınmadığı takdirde) oldukça güçtür.

 

2003 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’ne Irak müdahalesi sırasında Türkiye topraklarını kullanma izninin verilmemesi Batı tarafından Türkiye’nin dış politikada sırtını Batıya döndüğü şeklinde yorumlanmıştı. Bununla birlikte Avrupa Birliği ve NATO Türkiye’yi Kürt meselesinin insan haklarına aykırı bulunduğu, Yunanistan ve İsrail ile gerektiği gibi dostluk kuramadığı ve İran nükleer faaliyetleri konusundaki çabalarının da yetersiz olduğu gerekçeleriyle Türkiye’yi çoğu zaman eleştirmiş olması, kısacası Batı’nın Türkiye’yi Batı için çabalamamakla suçlaması bu savı destekler niteliktedir.

 

Tüm bunların yanında İkinci Dünya Savaşı’ndan güçlü bir ekonomik ve siyasi birlik olarak doğmuş olan Avrupa Biriliği’nin içinde bulunduğu borç krizini aşıp aşamayacağı, aşsa bile nasıl etkileneceği henüz belirsizliğini korumaktadır. İçinde bulunduğumuz ekonomik istikrarsızlık ortamı, kırılgan ve güvensiz piyasalar ve geleceği belirsiz finans sektörü bazı yorumcular tarafından kaçınılmaz bir krizin ayak sesleri olarak yorumlanmaya devam etmektedir. Bu sebeple, küreselleşmiş dünyanın kırılganlığı Türkiye’yi de yakından ilgilendiren temel (tehdit) unsurlar arasındadır. Bu noktadan yola çıkarak, Türkiye’nin ekonomik istikrarı ve sürdürülebilir büyümeyi yakalaması, cari açığa müdahale edilmesi ve bir takım başarılı mali reformlar uygulanması önümüzdeki yıllarda ekonomik ve siyasi bakımdan elini kuvvetlendirebilmesi için kararlılıkla ve ivedilikle atılması gereken önemli adımlardır.

 

Avrupa Birliği komisyonu Türkiye’yi eleştirecek birçok yeni alanlar buladursun, Avrupa Birliği Bakanımız, Egemen Bağış’ın Türkiye’nin Avrupa’ya değil, Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacının olduğunu vurgulaması tam bu noktada Türkiye’nin kendi dış politikasını nasıl gördüğünü açıkça göstermektedir. Arap ülkelerinin hareketliliğin Türkiye’nin önemini arttırdığı düşünülürken, Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde yeni bir faslın açılmamış olması ve yapılan kamuoyu yoklamalarında Avrupa Birliği’ne güvensizlik oranının hızla artması bu görüşü Türkiye açısından destekler niteliktedir. Türk limanlarının Kıbrıs Rum kesiminin gemilerinin kullanımına açılana kadar – ki bu pek mümkün görünmüyor- yeni bir faslın açılmayacağı göz önüne alınırsa Türkiye’ye açık kapı bırakmayan Avrupa Birliği’ne güven konusunun irdelenmesi gerekliliğinin haklılığı ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple, Türkiye’de Avrupa Birliği üyeliğine genellikle “kimin kime ihtiyacı var, kim kime lazım” iken, önümüzdeki yıllarda bu tartışmanın biraz daha güven bağlamında yapılacağını, “kimin kimi isteyip istemediği” konuları üzerinde durulacağını ön görmek yerinde olacaktır.

 

Bu noktadan yola çıkarak, bir yorumcu olarak 2011 yılında Türkiye’nin uyguladığı dış politikayla aktif ve güçlü bir devlet imajı yaratmakta kararlı olduğu çıkarımında bulunabiliriz. Türkiye, geçtiğimiz yıl her ne kadar Kıbrıs, İran, Irak, Suriye ve Ermenistan gibi komşularıyla olan ilişkilerinde bazı pürüzler yaşasa da uyguladığı aktif politikalar ile tüm dünyaya bölgesinde ve dünyada önemli bir aktör olduğunu ispat etmektedir. Tüm bunların yanında içinde bulunduğumuz dönem dışarıda olduğu gibi içeride de kırılganlığını korurken Türkiye Cumhuriyeti Devleti uluslararası sistemde aynı anda farklı rollerde aktif bir dış politika sergilemeye devam etmektedir. Aynı anda Irak sınırında PKK ile mücadeleye devam ederken başta Avrupa Birliği olmak üzere dünyaya dış politikada güçlü ve bölgedeki ülkelerin ve burada aktif olmaya çalışan (özellikle Avrupa ve ABD gibi) güçlerin ihtiyaç duydukları ve duyacakları önemli bir aktör olduğunun mesajını vermektedir.

 

Batı’nın ve Arap Dünyası’nın Türkiye’yi birbirinden tamamıyla farklı Türkiye’nin kendilerine sırt döndüğü şeklinde yorumlamaları, Türkiye’nin tarihi değerlerini ön plana çıkarmış olan “komşularla sıfır sorunlu dış politika”sının dışarıdan, içeriden olduğundan biraz daha farklı yorumlandığını ispat etmektedir. Türkiye’nin sergilemiş olduğu dış politikanın gelecekte sergileyeceklerine ışık tutacağı görüşünden yola çıkıldığında, Türkiye’yi önümüzdeki günlerde dış politikada yine aktif görmeye devam edeceğimiz öngörüsünde bulunmak yerinde olacaktır. Sonuç olarak, bölgesinde devam eden hareketliliğin nasıl şekilleneceğinin halen belirsizliğini koruması ve Türkiye cephesinde Avrupa Birliği, Kıbrıs ve sözde Ermeni soykırımı meselelerinde ileri bir adım atılamadan bir yeni yıla daha giriliyor olması, tüm bu süreçlerden Türkiye’nin ivedilikle ve ustalıkla üstesinden geleceği inancıyla 2012 den beklentileri yükselttikçe yükseltmektedir.

 

İyi yıllar, umutlu yarınlar Türkiye…