Bu makalede 2004 yılı içinde Rusya Federasyonu, Ukrayna, Beyaz Rusya ve Moldova’da yaşanan gelişmeler, bu gelişmelerin Türkiye’nin dış politikasına ve bu bölge ülkeleri ile  ilişkilerine olan etkileri değerlendirilmektedir. Bununla beraber, makalede 2005 yılı içinde bölgede yaşanması muhtemel gelişmeler ile Türkiye’nin bu bölge ile olan ilişkilerinde ortaya çıkması beklenen durumlar analiz edilerek geleceğe yönelik dış politika öngörüleri oluşturulmaya çalışılacaktır. Bu değerlendirme ve öngörüler yapılırken Aralık 2004’te Türkiye’ye resmî bir ziyaret yapması beklenen Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu ziyareti üzerinde önemle durulacak ve ziyaretin Türk-Rus ilişkilerine etkileri ile Türkiye’nin bölge ve dünya politikalarına olası yansımaları üzerinde yorum ve öngörülerde bulunulacaktır.

 

Giriş

 

90’lı yılların başlarında Türk dış politikasının önünde engin ufuklar açmasına rağmen yeterince değerlendirilemeyen Sovyet İmparatorluğunun dağılışı, bu yeni duruma hazırlıklı olmayan Türk elitleri tarafından ancak “slogan politikaları” ile geçiştirilmeye çalışılmıştır. Özellikle 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” olarak özetlenen ve/fakat içi doldurulamayan bu “slogan” politikası, başta Rusya Federasyonu olmak üzere bölge ülkelerini ürkütmüş ve zaten tarihsel ön yargıları sebebiyle kuşku ile yaklaşılan Türkiye ile ilişkiler daha da hassas hale gelmiştir.

 

Türkiye’nin dış politika yapıcılarının ve özellikle de siyasî bürokrasinin heyecandan ve sloganlardan öteye geliştiremediği, altını dolduramadığı bölge politikası, aradan geçen 10 yıllık dönem zarfında önemli bir aşama kaydedememiştir. Mevcut potansiyele rağmen bölge ile geliştirilemeyen ilişkilerde, Türkiye’nin hazırlıksız yakalanması ve akılcı politikalar uygulamamasının yanında, bölge ülkelerinin Türkiye’ye karşı kuşkucu yaklaşımları ve uluslar arası konjonktürün uygun olmamasının da etkisi olmuştur. Özellikle Rusya Federasyonu’nun Türkiye algılamasında tarihsel korkulardan sıyrılamaması bu eksiklikte büyük paya sahip olmuştur. Sayılan bu sebeplerden dolayı bölgede siyasî ilişkiler yeterince geliştirilememiş ve  resmî ilişkiler sürekli iş çevrelerinin girişimlerinin gerisinde kalmıştır.

 

Ancak 2000’li yılların başlarına gelindiğinde uluslar arası konjonktürdeki durum ile bölge şartları değişmeye başlamıştır. Rusya’da Yeltsin dönemi sona erip yerine daha gerçekçi politikalar uygulayan Vladimir Putin iktidara gelirken; Türkiye’de de Tayyip Erdoğan Başbakanlığında yeni hükümet işbaşına geçmiştir.  “Komşu ve Çevre Ülkeler Politikası”nı dış siyasetinde önemli bir yer veren Erdoğan Hükümeti, bu politikanın mantıksal bir devamı olarak Rusya-Ukrayna bölgesine özel bir önem atfetmeye başlamıştır.

 

Türk-Rus ve Türk-Ukrayna ekonomik ilişkilerinin, siyasî ilişkilerin gerisinde kalmasının sorunlarını yaşayan Türkiye, başta Rusya Federasyonu olmak üzere bölge ülkelerine karşı diplomatik bir atak başlatmış ve bu girişimin meyvelerini de 2004 yılı sonlarına doğru toplamaya başlamıştır. Bu politikanın en somut örneğini, hızla artan ekonomik ve siyasî ilişkiler, bölge ülkeleri ile aşılmaya başlanan algılama sorunu ile Aralık ayı başlarında yapılması planlanan Başkan Putin’in Türkiye “seferinde” görmekteyiz.

 

Türk Dış Politikasında Rusya-Ukrayna Bölgesi

 

Türkiye’nin bölge politikasının ana eksenini Rusya Federasyonu ile olan ilişkiler oluşturmaktadır. Kuzey komşularımız içinde nüfus ve ekonomik imkanlar bakımından en güçlü ülke olan Rusya, Türkiye’nin bölge ile olan ilişkilerinde de imkanları ile doğru orantılı olarak önemli bir yer kaplamaktadır. Bir taraftan Avrupa Birliği’ne alternatif arayışlar içinde olan Türkiye’nin bir kısım entelektüel çevrelerinin Rusya’da giderek önem kazanmaya başlayan Avrasyacılık akımını bir alternatif olarak tartışmaları; diğer taraftan ise bu ülke ile başta enerji olmak üzere hızla gelişen ekonomik ve ticarî ilişkilerimiz, Rusya Federasyonu’nu Türk dış politikası içinde giderek daha fazla ön plana çıkarmaya başlamıştır.

 

Türkiye’nin bölge ülkeleri arasında iyi ilişkilerinin bulunduğu ülkelerin bir diğeri de, çok geniş ekonomik ve ticarî imkanlara sahip olan Ukrayna’dır. Karadeniz’in iki yakasında bulunan Türkiye ve Ukrayna’nın stratejik konumları iki ülke ilişkilerinin önemini artırmaktadır. Ukrayna için Türkiye, Orta Doğu ve Akdeniz’e çıkış imkanı sağlayan anahtar ülke konumundadır. Ukrayna, dış politikasının güney ekseninde Türkiye ile ilişkileri geliştirmeyi önemli hedeflerden biri olarak görmektedir. Türkiye için ise Ukrayna, Karadeniz bölgesinin etkin gücüdür. Türkiye’nin kuzeyinde nüfusu, coğrafyası, ekonomisi ve tarihî dostluk ilişkileri ile Ukrayna, bölge politikasında işbirliği potansiyeli yüksek bir komşu devlettir. Diğer taraftan Kırım Türklerinin tarihî vatanları olan Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin de bu ülke sınırları içinde bulunması Ukrayna’yı Türkiye açısından önemli kılmaktadır. Başbakan Erdoğan’ın 1-3 Nisan 2004 tarihlerini kapsayan Ukrayna ziyaretinden sonra iki ülke menfaatlerinin genel çerçevede  karşılıklı olarak örtüşmesi kısa sürede Ukrayna-Türkiye ilişkilerini yapıcı ortaklık seviyesine ulaştırmıştır.

 

Moldova, hem Balkanlar hem de Karadeniz ülkesi olması nedeniyle Türkiye açısından önemlidir. Moldova’yı Türk dış politikası açısından önemli kılan en önemli unsurlardan birisi de Gagauz Türklerinin tarihsel vatanları olan Gagauz özerk Bölgesi’nin Moldova sınırları içinde bulunmasıdır. Moldova’nın bir diğer özelliği ise, tarihî akrabaları Romanya ile olan ilişkileridir. Bu ilişkilerin mecrasının da Türkiye’nin Türk cumhuriyetleri ile olan ilişkilerinin düzenlenmesinde örnek teşkil edecek hususlardan olabileceği düşünülmektedir.

 

Beyaz Rusya Türk dış politikası içinde bölgede ilişkilerimizin en sönük olduğu ülkedir. Batılı ülkeler tarafından diktatörlük suçlamaları sebebiyle dışlanan Beyaz Rusya lideri Aleksandr Lukaşenko’ya karşı, Türkiye de mesafeli davranmaktadır.

 

Rusya Federasyonu

 

Soğuk Savaş döneminin iki farklı kutbunda yer alan Türkiye ve Rusya, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra iki komşu ülke olarak bölgede başbaşa kalmışlardır. Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasıyla Kafkasya ve Orta Asya coğrafyasında ortaya çıkan “jeopolitik kara deliği” uluslar arası güçlerin kapatma girişimleri Rusya’yı ciddi şekilde rahatsız etmeye başlamıştır. Özellikle Türkiye’nin, bu dağılmanın ardından ortaya çıkan Türk devletleri ile ilişki kurma gayretlerini Rusya’nın kıskançlıkla karşılaması iki ülke arasında yeni bir Soğuk Savaşın yaşanmasına sebep olmuştur. Kaybedilen imparatorluğu bir türlü içlerine sindiremeyen, Kafkasya ve Orta Asya’daki yeni bağımsız devletleri halen kendilerinin bir parçası veya daha ılımlı bir ifadeyle “arka bahçesi” olarak görmeye devam eden Rus bürokrasi ve askerî elitlerinin bu davranış biçimleri ister istemez bu ülkelerde güçlü diyalog politikası benimseyen Türkiye’nin girişimlerini kendi millî çıkarlarına bir tehdit olarak algılamaya başlamasına neden olmuştur.

 

 Rus elitleri ve yönetim mekanizmalarının Türkiye’nin bölgeye olan ilgisini kıskançlıkla karşılamaları, 90’lı yılların başlarında Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin sahip oldukları zengin hidrokarbon kaynaklarının işletilmesi ve Batı pazarlarına ulaştırılması konusunda başlayan pazarlıkları iyice körüklemeye başlamıştır. Kısacası Hazar bölgesi olarak tabir edebileceğimiz bu bölgede enerji kaynaklarının işletim hakları konusunda gösterilen mücadeleye Türkiye ve Rusya gibi bölge ülkelerinin yanısıra ABD, İngiltere ve Fransa gibi dünya güçlerinin de katılması ve bu ilk raundu büyük oranda ABD önderliğindeki Batılı şirketlerin kazanması, Rusya’nın kıskançlığını ve tahammül sınırlarını zorlamıştır. Ancak, aslında Türkiye gibi Rusya’nın bu konuda içinde bulunduğu ekonomik krizler sebebiyle fazla yapacağı bir şey yoktu ve bölgede parası olan büyük Batılı şirketler enerji kaynaklarından “aslan payını” almışlardı. Rusya, bu enerji kaynaklarından pay sahibi olma sürecinde Türkiye doğrudan ile çok ciddi mücadele etmemiştir. Zira, bu dönemde enerji kaynakları daha çok Batılı şirketlerin kontrolüne girmiştir.

 

Ancak, o dönemde Hazar bölgesi enerji kaynakları üzerinde mücadele henüz bitmemiştir  ve ilkinden daha sert bir mücadele başlamıştır. Bölgenin enerji kaynaklarını Batı pazarlarına ulaştıracak olan enerji koridorlarının tespiti ve güzergah seçiminde, bu defa doğrudan Türkiye ve Rusya karşı karşıya gelmiş ve “enerji koridorları” iki bölge gücü arasında kıyasıya bir mücadeleye sahne olmuştur. Bu mücadelede zaman zaman sert tartışmalara ve diğer oyuncuların da müdahalelerine rastlanmış ve PKK/Çeçenistan denklemi bu mücadele içinde sıkça anılan başlıklar arasında yer almıştır. Bu dönemde Rusya’da Yeltsin dönemi ülkeyi dağılmanın eşiğine getirmiştir ve Rusya değişim sancıları yaşamaya başlamıştır. Türkiye ile mücadelelerle geçen ve genelde Türkiye’ye düşmanca tavırlar takınan Yeltsin iktidarı döneminde Türk-Rus ilişkileri potansiyeline rağmen sönük geçmiştir. Yeltsin’in ülkeyi uçurumun kenarına sürüklediğinin anlaşılması ve sağlık sorunları sebebiyle ülkeyi yönetemeyecek duruma gelmesi, 1999 yılının son gününde iktidarı bir süre önce başbakanlığa getirdiği eski istihbaratçı Vladimir Putin’e devretmesine sebep olmuştur.

 

2000 yılı başlarında yapılan seçimlerle iktidarı resmen devralan Putin de, Yeltsin gibi ilk başlarda eski bürokrasi kalıntılarının da etkisiyle Türkiye’ye mesafeli bir politika benimsemiştir. Putin ile beraber Rusya hızla değişmeye ve toparlanmaya başlamıştır. Bu dönemde değişen sadece Rusya değildir, giderek küreselleşen dünya da hızla değişmeye başlamıştır. Bu değişimde en büyük araç hiç şüphesiz ki, bir grup teröristin ABD’de ikiz kulelere düzenledikleri terör saldırıları olmuştur.

 

11 Eylül ile Değişenler

 

11 Eylül terörist saldırılarından sonra Afganistan’a ve ardından da Irak’a yapılan askerî müdahaleler “uluslar arası  terörizmle mücadele” boyutlarını aşarak uluslar arası  yeniden yapılanma sürecine dönüşmüştür. ABD, ortaya attığı ve kısaca “Büyük Ortadoğu Projesi” olarak formüle edilen yeni proje ile Kuzey Afrika’dan Pakistan’a kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada dünyayı yeniden dizayn etmeye kalkışırken, Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan Rusya, artan petrol fiyatlarının da desteğini arkasına alan yeni lideri Vladimir Putin ile bölgede yeni bir “Dış Politika Konsepti” geliştirmeye başlamıştır.

 

11 Eylül hadiseleri ve arkasından yaşanan gelişmeler Rusya Federasyonu’nun dış politika ve güvenlik doktrinlerinde geleneksel çizginin sınırlarını oldukça zorlayacak nitelikte değişikliklere yol açmıştır. Artık, Rusya’nın uluslar arası  bir güç olmadığının, en azından uluslar arası  bir güç olmanın  ekonomik  altyapısını karşılamaktan uzak olduğunun farkına varan Putin, Rusya’yı global arenadan çekerek, bölgesel ve/fakat enerji eksenli etkin bir güç haline dönüştürme yolunda çalışmalara başlamıştır. Bu çerçevede Moskova, ABD ile yakınlaşarak genelde Batı dünyası ile bütünleşme politikaları takip etmeye başlamıştır. Politik olduğu kadar ekonomik gerekçelere de dayanan bu kararla Rusya, en azından bir süreliğine küresel iddialarından vazgeçtiğini ortaya koymuştur.[1]

 

Rusya, küresel politikalardan vazgeçtikten sonra ilk iş olarak yakın çevresine yönelmiştir. Bu çerçevede Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ülkeleri ile ilişkilerini ekonomik ve askerî bazda geliştirmeye başlamıştır. Enerjiye yönelik politikalarında özellikle de boru hatları mücadelesinde ticarî ve askerî konulardan farklı olarak istediği başarıyı gösteremeyen Rusya bu konuda yeni arayışlara yönelmiştir.

 

Özellikle ABD’nin de desteğiyle Türkiye’nin önerdiği Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) seçeneği, daha ağır basması ve Rusya’nın Bakü-Novorosiskiy seçeneğinin Türk Boğazlarına takılması, Rusya’yı yeni bir muhasebe yapmaya yöneltmiştir. Rusya’nın bu mücadelede bütün açmazlarına karşın Türk seçeneğinin Batıdan da tam destek görmesi üzerine BTC’nin inşasına başlanması ve Rusya kabullenmek istemese de yavaş yavaş enerji koridorları konusundaki bu mücadeleyi kaybettiğini anlamaya başlaması, Rusya ile Türkiye arasındaki bir mücadele alanının daha tarih sahnesinden kalkmasının yollarını açmıştır. Türkiye ile Rusya arasında 90’lı yıllarda başlayan en büyük mücadele alanı olan BTC hattının inşasının engellenememesi, Rusya açısından Türkiye ile rekabetin bundan sonra bu çerçevede anlamını yitirmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla da rekabetin nispeten ortadan kalması iki ülkeyi de işbirliği yolunda düşünmeye itmiştir.

 

2004 Yılı

 

2004 yılı içinde Türk Rus ilişkileri açısından ön plana çıkan en önemli husus, tarihsel süreç içinde oluşan “algılama” sorununun aşılmasında gösterilen gayret ve katedilen mesafe olmuştur. Özellikle Çeçenistan sorununda, yerel bürokrat ve askerlerin zaman zaman Türkiye’yi suçlayıcı tavırlardan vazgeçmediği bir ortamda, bizzat Başkan Putin’in ağzından Türkiye’nin bu yöndeki politikalarından memnuniyet duyduklarının ifade edilmesi önemli bir aşama olarak değerlendirilmektedir.

 

Diğer taraftan, enerji alanında yaşanan işbirliği ve özellikle de iki ülke arasındaki en büyük proje olma özelliğini sürdüren Mavi Akım Projesi’nde yaşanan sıkıntıların giderilmesi, iki ülke arasında sağlanan önemli mutabakatlardan birisi olmuştur. Aynı şekilde içinde bulunduğumuz yıl ekonomik ve ticarî ilişkilerimiz açısından da parlak geçmiştir.

 

İlişkilerin resmî yönüne baktığımızda, 2004 yılı içinde fiilen gerçekleşmiş en önemli ziyaretin  Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün 23-26 Şubat 2004 tarihleri arasında Moskova’ya yapmış olduğu resmî gezi olduğu görülmektedir. Kalabalık bir işadamı heyeti ile Moskova’ya giden Gül, Başkan Vladimir Putin tarafından da kabul edilmiştir. Ziyaretin çerçevesinin geniş tutularak ve ilişkilerin gelişen dinamiği de göz önüne alınarak, ilk defa bu ziyaret diplomatik düzeyde “istisnaî” olarak “Başbakanlık” düzeyine çıkarılmıştır.

 

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Gül, sadece Dışişleri Bakanı sıfatı ile ikili siyasî ve diplomatik ilişkileri değil, aynı zamanda bir Başbakan gibi ekonomik ilişkileri de heyetler halinde ele almıştır. Bu ziyaretle, Türk tarafınca Rusya lehine olan dış ticaret açığını düzeltme ve Rusya’ya olan ihracatı artırma konularının yanı sıra Kıbrıs konusunda geçmişe nazaran Türkiye’nin görüşlerine artık sempati ile bakan BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi Rusya’nın bu konudaki desteğinin alınması da gündeme getirmiştir. Rusya ise, başta silah satımı ve helikopter ihalesi olmak üzere enerji konularını ve Türkiye’ye elektrik enerjisi satışını gündeme getirmiştir. Irak konusunda iki ülke “benzer” fikir taşıdığını açıklamıştır. Politik alanda ise hiç şüphesiz ki, Çeçenistan konusu bütün görüşmelere damgasını vurmuştur.

 

Gül'ün resmî ziyareti öncesinde açıklama yapan Rus Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Aleksander Yakovenko, “Gül'ün Moskova'da rakip  değil, ortak çıkar ve hedefleri bulunan bir ülke bakanı olarak karşılanacağını” ifade etmiştir.[2]

 

Rusya tarafından ise son dönemlerde resmî düzeyde önemli bir ziyaret gerçekleştirilmemiştir. Ancak, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 2004 yılı içinde İstanbul’da düzenlenen İslam Konferansı Örgütü’nün 31. Dönem Dışişleri Bakanları Zirvesi ve NATO İstanbul Zirvesi toplantıları için Türkiye’yi ziyaret etmiş ve bu vesileyle de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve diğer yetkililer ile Türk-Rus ilişkilerini görüşmüştür. Diğer yandan Dışişleri Bakanlıkları düzeyinde sistematik olarak Rus-Türk istişareleri yapılmaktadır. İki ülkenin bakanlıkları, kurum ve kuruluşları tarafından da çeşitli temaslar gerçekleştirilmektedir.

 

2004 yılı, Türk-Rus ilişkilerinde önemli bir mihenk taşı olabilecek Başkan Putin’in Türkiye ziyareti beklentisi ile geçmiştir. Aslında 2002 yılından beri gündemde olan bu ziyaret çeşitli sebeplerle ertelenmişti. Ancak bütün detayları planlanan ve 2-3 Eylül 2004 tarihleri arasında gerçekleşeceğine kesin gözüyle bakılan ziyaret Beslan’da yaşanan terör trajedisi yüzünden ertelenmek durumunda kalmıştır. Şimdi bu ziyaretin Aralık ayı içinde gerçekleşmesi beklenmektedir.

 

Türk-Rus İlişkilerinde Öne Çıkan Başlıklar

 

Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı

 

Avrasya coğrafyasının iki hükümran gücü olarak Türkiye ve Rusya Federasyonu; gerek Çarlık Rusya’sı döneminde gerekse de Soğuk Savaş’ın baş aktörlerinden birisi olan SSCB döneminde sürekli birbirlerine karşı bir tehdit algılaması ve rekabet duygusu içinde olmuştur. Hatta iki ülke bu mücadelelerinde zaman zaman sıcak savaşlar da yaşamışlardır. SSCB’nin dağılması, bu mücadelenin sona ereceği yönünde umutlar doğurmuşsa da, iki ülke Avrasya bölgesinde üstünlük sağlama uğrunda yeni bir çıkar mücadelesine girişmişlerdir.

 

2000’li yılların başlarına kadar devam eden bu mücadele, aslında her iki ülkeye faydadan çok zarar getirmiş ve diğer ülkeler bu mücadeleden faydalanarak başta petrol alanları olmak üzere bölgede önemli kazanımlar elde etmişlerdir. 11 Eylül saldırıları Türkiye ve Rusya Federasyonu’nun bu durumu fark etmelerinde önemli etkenlerden birisi olmuştur ve her iki ülkede de rekabet yerine işbirliği yapabilecekleri alanları ön plana çıkarma yönünde yeni fikir ve istekler ortaya çıkmıştır. Bu fikirler iki ülke arasında resmiyete dökülmüş ve artık rekabet yerine çok boyutlu işbirliğini benimsemişlerdir. Bu amaçla, 16 Kasım 2001’de Türk Dışişleri Bakanı İsmail Cem ile Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı İgor İvanov tarafından New York’ta “Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı: İkili İşbirliğinden Çok Boyutlu Ortaklığa” isimli belge imzalanmıştır.

 

Bu belgenin imzalanma gerekçesi olarak şu hususlar ileri sürülmüştür: “Dünyada meydana gelen tarihî önemdeki köklü değişiklikler, Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkiler manzumesinde, verimli ikili ve bölgesel işbirliğini her alanda dostluk ve karşılıklı güven ruhuyla geliştirecek olanaklarla tanımlanan yeni bir dönem açmıştır. Rusya ve Türkiye, ilişkilerini, güçlendirilmiş yapıcı ortaklık düzeyine taşımak amacıyla ilave çabalar sarf etmek hususunda kararlıdırlar.”[3]

 

16 Kasım 2001’de New York’ta imzalanan Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı: İkili İşbirliğinden Çok Boyutlu Ortaklığa isimli belge, yalın bir ifadeyle iki ülke arasında sorun haline gelen ve sürekli rekabetin yaşandığı Avrasya coğrafyasında “çok boyutlu işbirliğini” öngörmektedir. Türkiye ile Rusya bu eylem planı çerçevesinde bundan böyle sadece ikili işbirliğini sürdürmekle kalmayacak, ayrıca Avrasya coğrafyasında beraber çalışacaklardır. Böylece, imzalanan belgede de ifade edildiği gibi, iki ülke mevcut ilişkilerini “güçlendirilmiş yapıcı ortaklık düzeyi”ne taşımışlardır.[4]

 

Çeçenistan Sorunu

 

Türk-Rus ilişkilerinde 11 Eylül’ün getirdiği en önemli sonuçlardan birisi “Çeçenistan Sorunu”nda sağlanan yakınlaşmadır. 1999 yılında Başbakan Bülent Ecevit’in Moskova ziyareti sonrası Türkiye’nin değişen Çeçenistan politikası ve ardından Erdoğan hükümeti zamanında bu konuda gösterilen tavizsiz tutum iki ülke arasındaki stratejik bariyer noktalarından birisinin daha aşılmak üzere olduğunu göstermektedir.

 

Rusya’nın Çeçenistan konusunda Türkiye’den istediği hassasiyeti, Ankara Moskova’dan PKK konusunda istenmektedir. Diğer taraftan bu yakınlaşmayı Putin’in ifadelerinde de görmek mümkündür. 10 Kasım 2001’de ABD ziyareti öncesi Batılı gazetecilerle yapmış olduğu görüşme sırasında Çeçenistan konusunda Türkiye’yi itham edici açıklamalarda bulunan Putin, 11 Eylül sürecinin getirdiği olumlu hava ile aradan sadece iki  aylık bir süre geçmesine rağmen bu defa Fransa’da yapmış olduğu açıklamada “Türkiye’nin Çeçen ayrılıkçılara destek vermediğini” belirtmiştir. Bu yönde bir açıklamayı, Başkan Putin ertelenen Türkiye ziyaretinden önce Türk basın mensuplarına da yapmıştır. Putin açıklamasında Türkiye’nin Çeçenistan konusundaki politikalarını beğendiğini ve Rusya’nın bundan rahatsızlık duymadığını bildirmiştir.[5]

 

Boru Hatları Mücadelesi ve Boğazlar:

Putin’in iktidara gelmesinin ardından Rus dış politikasında yapılan değişiklik ile enerji temelli ekonomik politikaların ön plana çıkması sonucu daha da önem kazanan boru hatları konuusnda Rusya kendi güzergahını önermiş ve bunun için kıyasıya bir mücadeleye girişmiştir.  Ancak 11 Eylül sonrasında uluslar arası  terörizme karşı başlatılan işbirliğinin şimdi askerî olduğu kadar ekonomik konulara da yansıdığını görmekteyiz. Zira Rusya’nın iki büyük petrol şirketi Lukoil ve Yukos, Bakü-Ceyhan hattından pay almak istediklerini açıklamışlardır.  Şüphesiz bu girişim, Türkiye çıkışlı olan Bakü-Ceyhan’ın şansını artırmıştır. Ancak daha sonra Kremlin’in devreye girmesini takiben Rus firmaları BTC’ye katılmaktan vazgeçmişlerdir.

 

Başkan Putin’in 26 Mayıs 2004 tarihînde Duma’da Parlamentoya ve halka hitaben yapmış olduğu yıllık konuşmasıyla Rusya ile yaşanan boru hatları mücadelesinde yeni bir dönem başlamıştır. Putin’in, bu konuşmasında; İstanbul ve Çanakkale Boğazları konusuna da değinerek, yıl içinde Rus petrolü için alternatif yollar bulunması gerektiğini açıklaması üzerine, Rus Hükümeti harekete geçerek alternatif yolları üzerinde çalışmalara başlamıştır.

 

Kıbrıs Konusu

 

Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi Daimî Üyesi olması Türk-Rus ilişkilerinde Kıbrıs konusunu önemli kılan hususların başında gelmektedir. Bilindiği gibi Kremlin geleneksel olarak Kıbrıs politikasında Kıbrıs Rum kesiminden yana bir tavır sergilerken, ilk defa 14-16 Haziran tarihleri arasında İstanbul’da yapılan İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) 31. Dönem Dışişleri Bakanları Toplantısı sırasında politika değişikliğine gitmiş ve Rusya ilk defa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile doğrudan temasa geçmiştir.

 

Bu toplantı vesilesiyle, bulunduğu İstanbul’da yazılı bir açıklama yapan Rus Dışişleri Bakanı Lavrov, 'Uzlaşma arayışının, Kıbrıs'ta hem Rumlar, hem de Türklerin yasal çıkar ve kaygıları dikkate alınarak, gönüllü esasta olması gereğinden hareket ediyoruz. Rusya, Kıbrıs Türklerine mali ve ekonomik yardım yapılması yönündeki adımları destekler. Bu yardımlar, BM'nin Kıbrıs ile ilgili kararlarını ihlal etmeyecek uluslar arası  mekanizmaların kurulması koşuluyla yapılmalıdır' demiştir. Lavrov, bu toplantı esnasında KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat ve Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş ile de bir araya gelmiştir. Daha önce bütün uluslar arası platformlarda Kıbrıs’ın Rum kesimini destekleyen klasik Rus dış politikası dikkate alındığında, Lavrov’un bu girişim ve açıklamaları oldukça önemli bir gelişme olarak değerlendirilmiştir.

 

Kafkasya Bölgesi

 

Kafkasya tarih boyunca olduğu gibi günümüz Türk-Rus ilişkileri içinde de önemli rekabet alanlarından birisini teşkil etmektedir. Her iki ülkenin bölgeye sınırdaş olmaları ve bölge ülkeleriyle farklı açılımlardaki ilişkileri, bölgede iki ülkeyi savaşlara kadar götüren rekabetlerin yaşanmasına sebep olmuştur. Ancak, daha birkaç yıl öncesine kadar  büyük sorun teşkil eden konularda bile Türkiye ile Rusya arasında bugün görülen ortak anlayış ve işbirliği çabaları Kafkasya’yı da iki ülke arasında rekabetin yanısıra işbirliği yapılabilecek temel alanlardan birisi haline getirmiştir.

 

Askerî İlişkiler

 

Gelişen askerî ilişkiler ve Türk silah pazarında özellikle de helikopter ihalesi Rusya’nın en önem verdiği konuların başındadır. Türkiye’ye Rus yapımı silah, askerî teknik araç, malzeme ve cephane teslimi; ayrıca silah ve askerî teknik araçların ortaklaşa üretimi; bu arada  Ka-50-2 Kamov, “Erdoğan” tipi saldırı helikopterlerinin ortaklaşa üretimi ve muhtemelen üçüncü ülkelere satımı konuları Rusya’nın ilgilendiği başlıca konulardır.

 

Rusya, 1996 yılından beri Türk Ordusu için 145 savaş helikopterinin teslim edilmesiyle ilgili ihale için mücadele etmektedir. Yaklaşık 2 milyar 500 milyon ile 4 milyar 500 milyon Dolar arasında olan toplam sözleşme bedeli, Rusya’nın olduğu kadar diğer ülkelerin de iştahını kabartmaktadır. Rusya bu manada ABD ile ciddi bir yarış içindedir. Rusya bu ihalede başarı kazanmak için “Erdoğan” ismini verdiği helikopterlerinin Türkiye’ye satışında rekabet imkanlarını artırmak amacıyla Ankara’ya “teknoloji transferi, helikopterlerin ortak üretimi ve üçüncü ülkelere satımı imkanlarını” sunmaktadır.[6]

 

Enerji İlişkileri ve Doğalgaz Projeleri

 

Enerji alanı ve özellikle de doğalgaz ağırlıklı enerji projeleri, son dönemde gelişen Türk-Rus ilişkilerinin ön planında yer alan sahalardan birisidir. SSCB döneminde başlatılan ilişkilere ve ardından imzalanan iki doğal gaz anlaşmasına rağmen Rusya ile “Mavi Akım” isimli üçüncü anlaşmanın imzalanması ve Karadeniz’in altından geçen boru hattıyla Rusya’dan doğalgaz alınmaya başlaması, Türkiye’nin doğalgaz pazarını ve politikasını büyük oranda Rusya’nın etkisi altına sokmuştur. Erdoğan hükümetinden önce imzalanan ve iki ülke arasındaki en büyük proje olarak gösterilen “Mavi Akım Projesi” AKP’nin iktidara gelmesiyle beraber özellikle de fiyat konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık yüzünden neredeyse iki ülke arasındaki en büyük sorunlardan birisini oluşturmuştur. Ancak, aylar süren karşılıklı ziyaretlerden sonra sorun çözülmüş ve iki ülke ilişkileri yeniden istenilen düzeye gelmiştir. Şimdi, Rusya’nın enerji devi ve Türkiye’ye doğalgaz sağlayıcısı Gazprom şirketi, Türkiye’de değeri milyar doları aşan ölçülerde yatırımlar yapma arzusunu ortaya koymuştur.

 

Ekonomik İlişkiler

 

İki komşu ülke olarak, birbirini tamamlar nitelikteki ekonomik yapıya sahip olan Türkiye ve Rusya Federasyonu arasındaki büyük ekonomik potansiyele rağmen, bu alandaki ilişkiler istenilen düzeye ulaşabilmiş değildir. İstatistiksel rakamlar bunu açıkça ortaya koymaktadır. İki ülke arasındaki ticarette aynı şekilde bir dengesizlik söz konusudur. Türkiye ile Rusya arasındaki ticarette, sürekli Türkiye aleyhine büyüyen bir açıkta söz konusudur. Ancak, Rusya tarafı böyle bir “dengesizliğin” söz konusu olmadığını bildirmektedir. Abdullah Gül’ün Moskova ziyareti sırasında bizzat Başkan Putin, aslında Rusya lehine gibi gözüken ticaret dengesinin Rusya’daki müteahhitlik işleri, bavul ticareti ve turizm ile dengelendiğini ifade etmiştir.

 

Rusya Ekonomik Kalkınma ve Ticaret Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye ile Rusya’nın dış ticareti 2004 yılında yüzde 60 oranında artmış ve yılın ilk altı ayında 4,6 milyar Dolara ulaşmıştır. Bu hacmin yıl sonuna kadar dokuz milyar Dolara yaklaşabileceği ifade edilmektedir. Bu verilere göre Türkiye’nin Rusya’dan ithalatı 2004 yılında yüzde 67 oranında artarak ilk altı ay için 3,8 milyar Dolara ulaşırken, aynı dönem için Türkiye’nin Rusya’ya ihracatı yüzde 38 oranında artmış ve 812 milyon Dolar olmuştur.[7] 2003 yılından bu yana Türkiye’yi ziyaret eden Rus turistlerin sayısı bir milyon 200 bin olmuştur.

 

Uluslararası Teröre Karşı İşbirliği

 

Terör eylemleri, 512 yıllık Türk-Rus diplomatik ilişkiler tarihinde ilk defa gerçekleşecek olan Rusya Federasyonu Devlet Başkanının resmî Türkiye ziyaretinin ertelenmesine de sebep olmuştur. Türkiye ziyaretinin hemen öncesinde gerçekleştirilen bu terör eylemi sebebiyle bütün gözler Türkiye’ye çevrilmiş ve Türkiye’nin göstereceği tepki dikkatle izlenmiştir.

 

Terörizme 35 bin vatandaşını kurban veren ve dünyada terörden en çok çekmiş ülkelerden birisi olan Türkiye’nin bu eyleme verdiği tepki net olmuştur. Bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dilinden, Beslan krizi “acımasız bir terör eylemi” olarak nitelenmiş ve bütün ülkeler uluslar arası terörizmle ortak mücadeleye çağrılmıştır. Erdoğan ayrıca, 'Terörizme karşı 'ben' değil 'biz' mantığına sahip olmak gerekir. Bunu başardığımız takdirde, insanlığın mücadeleyi mutlaka kazanacağını düşünüyorum.' demiştir. Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ayrıca Putin’i telefonla da arayarak taziyelerini bildirmişlerdir.[8] Türk Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada ise, 'terörün hiçbir haklı gerekçesi olamayacağına inanan Türkiye'nin, Kuzey Osetya'da çoğu çocuklardan oluşan insanlara karşı girişilen bu menfur terörist saldırıyı bir kez daha şiddetle kınadığı' belirtilmiştir.[9]

 

Ukrayna

 

Ukrayna nüfusu, arazisi, Avrupa ve Asya’yı birleştiren  stratejik konumuyla uluslar arası  ilişkilerde önemli bir yere sahiptir. Rusya ile Batı arasındaki tampon devlet niteliği ile önemli bir ülke konumunda olan Ukrayna kendi iç dinamikleriyle de, Rusya’nın olası eskiye dönüş girişimlerine karşı koyacak en büyük güç olarak değerlendirilmektedir.

 

Ukrayna’daki siyasî süreç, bağımsızlığını kazanmasından sonra Batı ile Rusya’nın mücadele alanı haline dönüşmüştür. Ukrayna’nın Rusya ve Batı arasında bir tercih yapması haline dönüştürülen devlet başkanlığı seçimlerinden bir netice alınamaması ve seçimin ikinci tura kalması, ülkedeki siyasî gerilimi daha da artırmıştır.[10] Ancak, ülkedeki siyasî tansiyonun bu denli artmasının en önemli sebebi devlet başkanlığına en güçlü iki adayın açıkça Batı ve Rusya yanlısı diye bölünmeleri olmuştur. Başkan Putin’in de bizzat karıştığı Ukrayna devlet başkanlığı seçimleri, ülkedeki siyasî bölünmeyi daha da derinleştirmiştir.[11] Adaylardan ilk turda yüzde 39,87 oy oranı ile birinci sırada olan eski başbakan Viktor Yuşenko açıkça Batı yanlısı tavırlar sergileyerek ABD ve diğer Batılı devletlerin desteğini kazanmıştır. Çok az bir farkla seçimlerin ilk turunu yüzde 39,32 oy oranıyla ikinci sırada tamamlayan şimdiki Başbakan  Viktor Yanukoviç ise Rusya’ya olan meylini saklamak ihtiyacı hissetmemektedir. Bu sebeple de Rusya tarafından aktif olarak desteklenmektedir.[12]

 

21 Kasım 2004’de yapılan devlet başkanlığı ikinci tur seçimleri ise Ukrayna’yı bölünmenin eşiğine getirmiştir. Ukrayna Merkezi Seçim Komisyonu tarafından ikinci tur seçimleri ile ilgili olarak yapılan açıklamada  Yanukoviç’in  yüzde 49,57 oy oranıyla devlet başkanı seçildiği bildirilmiştir.  Viktor Yuşenko ise bu seçimlerde yüzde 46,57’lik oy oranıyla ikinci olduğu belirtilmiştir.[13] Ancak muhalefet lideri Yuşenko taraftarları seçimi yüzde 54 ile kazandıklarını belirterek seçim sonuçlarını tanımadıklarını belirtmişlerdir. Muhalefetin seçimlerde hile yapıldığı gerekçesiyle Kiev’deki Bağımsızlık Meydanı’nda gösterilere başlamaları Ukrayna için çok konuşulan Gürcistan’ın “Kadife Devrim” senaryolarını gündeme getirmiştir.

 

Ukrayna’nın stratejik konumu, onu Türkiye ile ilişkileri bakımından önemli pozisyona getirmektedir. Türkiye’yi kendisi için Orta Doğu ve Akdeniz’e çıkış fırsatı bakımından anahtar ülke olarak gören Ukrayna, dış politikasının güney ekseninde Türkiye’yle ilişkileri geliştirmeyi önemli hedeflerden biri olarak görmektedir. Türkiye için ise Ukrayna, Karadeniz bölgesinin etkin gücü olması, Rusya’nın Karadeniz’e çıkışını önleyen ve Kırım Tatarlarının yaşadığı ülke bağlamında önem taşımaktadır. İki ülke arasında, Ukrayna’nın bağımsızlığını kazanmasından sonra dostluk ve işbirliği anlaşması imzalanmış, ilişkilerde şu ana kadar hiçbir gerginlik yaşanmamıştır. Her iki ülke Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİB) içinde yakın işbirliğinde bulunmaktadır, ayrıca bölgede güç dengesinin sağlanmasında, eski SSCB cumhuriyetlerinin bağımsızlığının güçlenmesi noktasında ortak çıkarlara sahiptir.

 

Türkiye açısından Ukrayna’nın uluslar arası tercihleri, bölgesel dengeleri önemli ölçüde etkileyecek durumdadır. Batıya dönük, demokrasinin hakim olduğu istikrarlı bir Ukrayna, bölgede Rusya’nın yayılmacı girişimlerine karşı, Karadeniz ve Kafkaslarda istikrarın  sağlanması noktasında Türkiye için iyi bir müttefik anlamına gelmektedir.  Buna karşılık otoriter yapılı  ve tercihlerini Rusya’dan yana koyan bir Ukrayna, Karadeniz bölgesinde yeni bir istikrarsızlık kaynağı olacaktır. Bu bağlamda siyasal krizin sonucunda Ukrayna’nın dış politika eğilimleri Türkiye’nin bölgesel pozisyonunu doğrudan etkileyecektir. Ukrayna ve Türkiye arasındaki ilişkiler ABD açısından da kritik konuma gelmektedir.[14] Öte yandan Doğu Avrupa’da sözkonusu olabilecek Rus-Alman etkinlik rekabetinin dengeleyici gücü olması mukadder olan Ukrayna’nın bu konumu, Türk-Ukrayna ilişkilerinin gelecekteki önemini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.[15]

 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Türkiye, Ukrayna’nın bağımsızlığını ilk tanıyan ülkeler arasında yer almıştır. Ukrayna ile ilk kurulan siyasî ilişkilerin ardının getirilememesi sebebiyle, zaman içinde özel sektörün kurmuş olduğu ekonomik ve ticarî ilişkiler, siyasî ilişkilerin önüne geçmiştir. 1992 yılında imzalanan “Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması” ancak 1994 yılında yürürlüğe girmiştir.

 

Ukrayna ile 1992 yılında 126 milyon Dolar olan ikili dış ticaret hacmi 1995 yılında 1 milyar doların üzerine çıkmıştır. 1998 yılında ise dünyadaki ve özellikle de Rusya'da yaşanan ekonomik krizden büyük ölçüde etkilenen Ukrayna`ya olan ihracatımız yüzde 18 oranında azalmış ve 274 milyon dolara gerilemiştir. Bu ülkeden yaptığımız ithalat ise yüzde 15 oranında artmıştır.

 

Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, 2000 yılı sonu itibarıyla bu ülkeye olan ihracatımız 258,1 milyon Dolar, bu ülkeden ithalatımız ise 981,5 milyon Dolar olmak üzere iki ülke dış ticaret hacmi 1,239,6 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. 2004 yılının ilk 7 aylık rakamlarına baktığımız zaman ise Ukrayna’ya ihracatımızın 281,882 milyon Dolar, bu ülkeden ithalatımızın ise 1,307,225 milyon Dolar olduğu görülmektedir.[16] Önceki yıllarda olduğu gibi 2004 yılında da iki ülke dış ticaret hacminde Türkiye aleyhine ciddi bir açık söz konusudur. Ancak Ukrayna’nın mevcut ekonomik potansiyeli ve Türkiye ekonomisi ile biribirlerini tamamlar nitelkte bulunmaları, iki ülke ilişkilerinde siyasî olduğu gibi ekonomik alanda da büyük bir gelecek açmaktadır.

 

Türk dış politikasında önemli bir yer tutan veya tutması gereken Kırım Özerk Bölgesi’nin Ukrayna’ya bağlı olması da bu ülke ile ilişkilerimize ayrı bir boyut katmaktadır. Ukrayna ve Türkiye'nin üzerinde durduğu önemli konulardan biri de, Stalin rejimiyle Kırım'dan zorla göç ettirilen Kırım Tatarlarının geri yerleştirilmesiyle ilgili işbirliğidir. Türkiye yönetimi, Kırım'a geri dönmüş olan 260.000 Kırım Tatarının Ukrayna toplumuna entegrasyonunun sağlanmasında Ukrayna’nın karşılaştığı zorlukları yenebilmesi için Kırım Tatarlarına ev kurulmasında ve gereken altyapının oluşturulmasında destek vermektedir.

 

Türkiye’nin Ukrayna ve Kırım Özerk Bölgesi’ne yönelik politikasını anlayışla karşılayan ve Kırım’da nüfus itibariyle Rusya lehine olan durumu Türkiye ve Kırım Tatarları ile dengelemeye çalışan Ukrayna’nın bu konudaki politikaları genel şartları çerçevesinde Türk politikaları ile örtüşmektedir.

 

2004 yılı başlarında Ankara’ya resmî bir ziyarette bulunan ve bu ziyaret esnasında Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin organize ettiği bir konferansta konuşan Ukrayna Başbakanı Yanukoviç, Rusya ile mevcut sıkı ilişkilerine rağmen Türkiye ile de bu ilişkileri dengeleyecek düzeyli bir işbirliği kurma mesajları vermiştir.

 

Moldova

 

NATO üyeliğinin ardından yakında AB üyesi de olması beklenen Romanya ile olan tarihsel akrabalıkları da göz önünde bulundurulduğunda bölgesel önem kazanan Moldova, aynı zamanda GUUAM’ın[17] da önemli üyelerinden birisidir. AB, Rusya ve Ukrayna arasında sıkışmış olan Karadeniz’in bu küçük ülkesi 2004 yılı içinde Türkiye ile önemli sayılabilecek nitelikte bir ilişkiler zinciri kuramamıştır.

 

Gagauz Türklerinin tarihsel vatanları olan Gagauz Özerk Bölgesi’nin Moldova sınırları içinde bulunması sebebiyle Türk dış politikası içinde önemli bir yer tutması beklenmesine rağmen, genel çerçevede Türkiye ile olumlu ilişkiler içinde olan Moldova ile ikili ilişkilerin istenen düzeyde olmadığı düşünülmektedir.

 

Moldova sınırları içinde bulunan Dinyester Özerk Bölgesi’nin ayrıklıkçı faaliyetleri ve bu girişimlere Rusya tarafından müsamaha gösterilmesi de, benzer statüde bulunan Gagauz Özerk Bölgesi’nin konumunu hassaslaştırmaktadır. Moldova’nın Transdnyester Bölgesi, Rus azınlığın çoğunlukta yaşadığı bir bölgedir. Transdnyester bölgesi Moldova’dan bağımsızlığını ilan etmiş fakat uluslar arası  alanda hiçbir ülke tarafından tanınmamıştır. Ancak bu bölgenin, Rusya’dan gayriresmî destek gördüğü düşünülmektedir. Diğer taraftan Moldova’daki Rus askerî üssünün Gürcistan’da olduğu gibi boşaltılmasının istenmesi  Moldova’yı da dış politikada dikkatle izlenmesi gereken ülkeler sınıfına sokmaktadır.

 

Beyaz Rusya

 

Batılı ülkeler tarafından anti demokratik olmakla suçlanan ve kendisine “Avrupa’nın son diktatörü” yakıştırması yapılan Alexander Lukaşenko liderliğindeki Beyaz Rusya, bir taraftan Rusya Federasyonu ile birleşme çalışmalarını sürdürürken; diğer taraftan da bir halk oylaması ile anayasayı değiştirerek kendisine ömür boyu devlet başkanlığı yolunu açarak “diktatör” yakıştırmalarını adeta haklı çıkarmaktadır.[18] Başta Batı ülkeleri olmak üzere uluslar arası  camiada pek sevilmeyen ve bu sebeple de dünyaya kapalı bir şekilde yaşayan Beyaz Rusya ile Türkiye’nin ilişkileri de doğal olarak en alt seviyede yürümektedir.

 

Önemli bir ekonomik potansiyeli bulunmayan ve Rusya’nın bir uydu devleti halinde olan Beyaz Rusya’nın belki de takip edilmesi gereken en önemli özelliği bu ülkenin Rusya Federasyonu ile tam birliğe yönelik entegrasyon çalışması başlatmış olmasıdır. Zira bu entegrasyon çalışması Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Çünkü Rusya Federasyonu ile Beyaz Rusya arasındaki ilişki ve benzerlikler, Türkiye ile Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri arasındaki benzerlik ve ilişkilere örnek teşkil edebilir.

 

2005 Yılı Beklentileri

 

Rusya Ukrayna Bölgesi’nde ikili ilişkiler bakımından en önemli beklenti, Başkan Putin’in Aralık ayı içinde gerçekleşmesi beklenen Ankara ziyaretinden sonra Türk-Rus ilişkilerinde yeni bir aşamanın başlamasıdır. Zira, resmî ilişkiler çerçevesinde devlet başkanlığı düzeyinde gerçekleştirilecek bu ziyaret ile şimdiye kadar daha çok özel sektörün öncülüğünde ve el yordamıyla yürütülen ilişkilere yeni bir bakış açısı getirileceği ve ilişkilerde bugüne kadar etkin kullanılamayan kurumsal enstrümanların devreye sokulacağı düşünülmektedir. Rus askerî ve sivil bürokratik elitlerinin bir kısmı Türkiye’ye karşı halen ön yargılı davranışlar içindedirler. Bu sebeple ziyaret esnasında gerek Rus basını ve gerekse de bahsi geçen kesimlerin Türkiye’yi daha yakından tanıma fırsatları olması, Rusya’nın tarihsel Türk algılamasında zaman zaman içine düştüğü ikilemi yenmesi açısından faydalı olabilir.

 

Başkan Putin’in ziyareti ile beraber ilk defa doğrudan Rus yatırımlarının Türkiye’ye gelmesi beklenmektedir. Diğer taraftan bu ziyaret esnasında ekonomik ve ticarî konuları kapsayan sahalarda bir dizi anlaşmalar da imzalanacaktır. Bu sebeple 2005 yılı içinde ekonomik alanda ikili ilişkilerimiz açısında ciddi bir ilerlemenin olacağını beklemek mümkündür.

 

Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB’ye girmesiyle bu ülkede artan denetimler, yoğunlukla burada bulunan Rus sermayesinin yeni alanlar aramasına sebep olmaktadır. Diğer taraftan Rusya’da oligarklar üzerinde giderek çoğalan baskılarla ekonomik liberalizmden uzaklaşılması, 2004 yılında Rusya’dan yaklaşık 20 milyar Dolar civarında sermaye kaçışına sebep olmuştur.[19] Bütün bu hususlar göz önüne alındığında ve akılcı politikalar uygulandığında Türkiye, 2005 yılında Rus sermayesinin akınına uğrayabilir. Aynı şekilde Rusya ile olan ticaret açığımızın Rusya ile yapılacak bir dizi anlaşmalarla dengelenmesi ihtimali de önümüzdeki yılın beklentileri arasındadır.

 

2005 yılında devreye alınmasıyla BTC’nin iki ülke arasında bir rekabet alanı olmaktan çıkması, enerji kanalları konusunda iki ülkeyi işbirliği yapabilecekleri pozisyona getirmiştir. Bu konuda Rusya’nın boğazlara alternatif boru hatları inşasına girişeceğini açıklaması boğazları bir sorun olmaktan çıkaracağı gibi iki ülke arasında yeni bir işbirliği alanı yaratmıştır. Ancak, inşa edilecek boru hatları konusunda Türk toprakları alternatifsiz değildir ve Türk karar alıcıların karasız davranışları diğer alternatif hatların, özellikle de Burgaz-Alexsandropoulas hattının şansını artırmıştır.[20]

 

Rusya’nın yükselen petrol fiyatlarına paralel olarak petrol ihracatını artırma istekleğinin ihraç kanalları konusunda kısıtlamalarla karşılaşması Rusya’yı alternatif kanal arayışlarına itmiştir. Yukarıda da bahsedildiği üzere, Türk Boğazlarına alternatif boru hatları inşası isteği de bu ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Ancak Rusya’nın tarihsel önyargılarını aşarak petrol ihracatında BTC’yi kullanmaya karar vermesi Türkiye açısından beklenen, ancak Rus jeopolitik düşüncesi açısından gerçekleştirilmesi çok düşük olan bir ihtimaldir.

 

İki ülke arasında başlıca sorun alanlarını teşkil eden; Mavi Akım, BTC, Boğazlar, Çeçenistan, Kafkasya gibi alanlarda 2004 yılında yaşanan gelişmeler ve bu sorunların bir kısmının  çözülmesi veya aşılmak üzere olması, 2005 yılı için umutlanmamıza sebep olmaktadır. Bu çerçevede, 2005 yılında Türk-Rus ilişkilerinin belki de en önemli kırılma noktasını, askerî alanda yapılması muhtemel işbirliği oluşturmaktadır. Bu alanda Rusya’nın önemle üzerinde durduğu, başta helikopter ihalesi olmak üzere Türk silah pazarından istediği payı alması durumunda, iki ülke ilişkilerini tahmin edilenin bile çok ötesine götürebilir. Ancak kısa vadede bu konuda önemli bir ilerlemenin sağlanabileceği düşünülmemektedir.

 

Çeçenistan/PKK denkleminin de, ilk defa doğrudan ve üst düzeyli görüşmelerle masaya yatırılması ve uluslar arası terörizmle mücadele alanında işbirliği belgesi imzalanması beklentisi, önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin Rusya tarafından bu alanda mesnetsiz suçlamalara maruz kalmayacağının işareti olabilir. Ancak önümüzdeki yıl, Rusya’nın Çeçenistan konusunda daha da hassaslaşacağı ve bu alanda Türkiye’den net taleplerde bulunacağı öngörülmektedir.

 

Kafkasya’da Gürcistan temelli yaşanan gerginliğin 2005 yılında da devam edeceği değerlendirilmektedir. Buna rağmen, özellikle Azerbaycan-Ermenistan sorunu ve Türk-Ermeni ilişkilerinin Rusya boyutunda, önümüzdeki yıl sürpriz gelişmelerin olabileceği düşünülmektedir.

 

Türkiye için hassas bir alan olan Kıbrıs konusunda BM Güvenlik Konseyi Daimî Üyesi olarak Rusya’nın desteğinin, 2005 yılında 2004’ün son dönemlerinde olduğu gibi hissedilmeye devam edileceği, Rusya için Çeçenistan sorunu sebebiyle ise benzer hassasiyette olan İslam ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi çabalarına, Türkiye’nin İKÖ çerçevesinde destek vereceği beklenmektedir.

 

2001 yılında imzalanmasına rağmen, bugüne kadar pek mesafe katedilemeyen, ikili işbirliği ile beraber çok boyutlu işbirliğini de öngören “Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı”nın Putin’in ziyaretinden sonra işlerlik kazanacağı ve iki ülkenin Kafkasya ve Orta Asya’da ortak bazı adımlar atabileceği de beklenmektedir.

 

Genel olarak ikili ilişkilerde 2005 yılında sıcak bir dönemin başlayacağı beklenmektedir. Putin, Rusya’da şimdiye kadar düzenlediği uluslar arası toplantılara AB ve ABD liderlerini çağırmış ve Türk liderleri davet etmekten hep uzak durmuştur. Ancak gelişen ilişkilere paralel olarak ilk defa bir Türk lider Rusya’da yapılan uluslar arası bir toplantıya davet edilmiştir. Bu çerçevede, Başbakan Erdoğan, Mayıs 2005’te yapılması planlanan İkinci Dünya Savaşı Zaferinin 60. yıldönümü kutlamalarına davet edilmiştir.

 

Ukrayna’da Kasım ayı sonunda neticelenmesi beklenen devlet başkanlığı seçimleri Ukrayna’nın yönünün belirlenmesi bakımından önemlidir. Bugünkü Başbakan Viktor Yanukoviç’in kazanması durumunda Rusya ile sıkı işbirliği politikasının süreceği beklenmektedir. Türkiye ile ilişkilerin ise mevcut düzeyinde devam edeceği beklenmektedir. Eski Başbakan Viktor Yuşenko’nun kazanması durumunda Ukrayna’nın  Batıya yöneleceği beklenmektedir. Mantıken bu ihtimalin Türk-Ukrayna ilişkilerinde daha sıcak gelişmelere yol açacağı düşünülebilir. Ancak, bu konunun henüz netlik kazanmadığı söylenebilir. Diğer taraftan Türkiye için oldukça hassas bir konu olan Kırım’ın Yuşenko döneminde Ukrayna’nın Rusya’dan uzaklaşması politikasının takip edileceği göz önüne alındığında, mevcut Rus çoğunluk sebebiyle ve Rusya’nın da dolaylı etkisiyle etnik bazda bazı sorunlar yaşaması gündeme gelebilir. Ancak Ukrayna için aşılması gereken en önemli sorun bölünmeye kadar gidebilecek devlet başkanlığı seçimlerinin bir an önce neticeye varmasıdır.

 

Moldova’nın AGİT gibi Avrupa enstrümanlarının desteğini alarak 2005 yılı içinde Dnyester sorununda ve Rus askerî üssünün bu bölgeden çekilmesi hususunda Rusya’yı sıkıştıracağı ve bir çözüm bulmaya zorlamaya çalışacağı beklenmektedir. Moldova’nın önümüzdeki yıl içinde Rusya ile etnik bazda ve askerî üsler konusunda ilişkilerinin gerginleşmesi, bu ülke içinde bulunan Gagauz Özerk Bölgesi’ni de etkileyecektir. Bu durumun Türkiye’ye doğrudan yansıma potansiyeli yüksektir.

 

Türk dış politikasında önemli bir yer tutmayan Beyaz Rusya’da bugünkü Devlet Başkanı Aleksander Lukaşenko’nun üçüncü defa devlet başkanı seçilmesini sağlayacak referandumda evet oyu çıkmasının ardından, daha uzun yıllar mevcut politikaların devamı manasına gelen Lukaşenko’lu yıllarla devam edileceği öngörülmektedir. Türkiye ile ilişkilerde ise 2005 yılı için olağanüstü bir durum öngörülmemekte ve mevcut ilişkiler seviyesinin korunacağı düşünülmektedir.

 

Sonuç

 

1 Eylül 2004 tarihinde Beslan’da yaşanan terör hadiseleri Rusya Federasyonu’nda yeni bir dönemin sayfalarını açmıştır. Bu dönemin en önemli özellikleri, ülkede merkezi eğilimlerin güçlenmesi, federal yapıda kısıtlama ve yeni federal reformlar, terörizmle mücadele adına demokratikleşmeden geri adımlar atılması ve bu çerçevede Duma’da kabul edilen yerel yönetimler reformu, ana muhalefet partisi olan Komünist Partisi’nin ve liberal eğilimli partilerin giderek zayıflaması, milliyetçi akımların giderek siyasî alanda güçlenmesi ve ekonomik liberalizmin zayıflatılmasına karşın devletçi eğilimlerin giderek ağırlık kazanması ve Putin’in önlenemez yükselişi olarak sayılabilir.

 

Başkan Putin ile beraber bölgede ve uluslar arası alanda Rusya’nın gücü artmaktadır. Kırgızistan’dan sonra Tacikistan’da ikinci askeri üssünü açan Rusya, bir bölge gücü olarak uluslar arası arenaya yeniden dönüş hesapları yapmaktadır.[21] Son olarak bizzat Başkan Putin tarafından açıklanan “hiçbir ülkede olmayan yeni bir nükleer silah geliştirildiğine” dair haberler de Rusya’nın bu amacının tezahürüdür.[22] Rusya yeniden küresel bir güç olma hesaplarını yaparken, bölgenin bir diğer gücü olan Türkiye’yi de giderek daha fazla oranda dikkate almaktadır. Bölgede yaşanan hadiseler ve gelişen bu ilişkiler dinamiği önümüzdeki dönemde Türk-Rus ilişkilerinde önemli aşamaların kaydedileceğini göstermektedir.

 

Zaman zaman savaşmış olsalar da, Avrasya bölgesinin ilişkileri yüzyıllara dayanan iki hükümran gücü nihayet işbirliği potansiyelinin farkına varmak üzeredirler. Rusya’nın Dışişleri eski Bakanı İgor İvanov’un da belirttiği gibi; “ Biz yalnızca komşu devletler değiliz. Yüzyıllara dayanan ortak tarih ve son dönemlerdeki eşi görülmemiş ekonomik ve ticarî işbirliği ile insanî ilişkiler bizi birleştirmektedir.”[23]

 

Dipnotlar

 

[1] Sinan Ogan, “Türk-Rus İlişkilerinde 11 Eylül Yansımaları” ASAM Analizleri, 15 Ocak 2002, ASAM İnternet Sayfası, www.avsam.org

[2] Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Resmî İnternet Sayfası, www.mid.ru, 26 Şubat 2004.

[3] Sinan Ogan, “Putin's Visit to Turkey and the Cooperation Action Plan in Eurasia', Turkish Daily News, 2 Eylül 2004.

[4] Sinan Ogan, “Rossisko-Turetskie Otnoşeniya na Yuzhnom Kavkaze: Partnerstvo ili Soperniçestvo?”, Vestnik Analitiki, No. 3, s.17, 2004, s. 96.

[5] Mehmet Ali Birand, “Putin ile Mülakat”, CNN Türk, 1 Eylül 2004.

[6]  'Turtsiya Mozhet Otkazat'sya ot Zakupki 145 Çernıh Akul', www.starana.ru , 27 Ağustos 2004.

[7] “Tovarooborot Rossii s Tursiey Vıros na 60%”, http://vneshmarket.ru, 26 Ağustos 2004.

[8] “Erdoğan, Putin ile Görüştü”, http://www.kanald.com.tr/haber/politika_haber.asp?id=7, 2 Eylül 2004.

[9] “Kuzey Osetya…Türkiye, Terörist Saldırıyı Şiddetle Kınadı”, AA, 4 Eylül 2004.

[10] Nazim Cafersoy, “Ukrayna Yol Ayırımınde”,  Stratejik Analiz, No. 55, Kasım 2004, ss.71-76.

[11] Andrey Vladimirov ve Andrey Smirnov, “Vpered, v SSCB”, İtogi, 2 Kasım 2004.

[12] Grigory Nahamkin, “Razdvoenie Ukrainı”, Delovie Ludi, Eylül 2004, s. 48.

[13] Anatoly Medetsky, “Outrage as Yanukovych Takes the Lead”, The Moscow Times, 23 Kasım 2004.

[14] Nazim Cafersoy ve Anar Somuncuoğlu, “Ukrayna: Avrasya’nın Stratejik  Kaderinin Belirlendiği Ülke”,  Stratejik Analiz, No. 15, Temmuz 2001, ss.23-34.

[15] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, İstanbul, 2001, s. 193.

[16] “Ukrayna Ülke Bülteni”, DEİK Yayını, Ekim 2004.

[17] Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Azerbaycan, Moldova

[18] “Dogonit li Putin, Lukaşenko?”, Vlast, 11 Ekim 2004.

[19] Dimitrii Dokuçaev, “Begi, Rubl, Begi”, Moskovskie Novosti, 8 Ekim 2004.

[20] Sinan Ogan, “Türk Boğazlarına Alternatif Arayışları” Petrol Dünyası Dergisi, 1 Aralık 2004.

[21] Sinan Ogan, “Rusya’nın Türkistan’da İkinci Hamlesi: Tacikistan Askeri Üssü”, www.turksam.org

[22]  Sinan Ogan, “Putin’in Bombası”, Zaman Gazetesi, 19 Kasım 2004.

[23] Igor Ivanov, “A Meeting with Press and Businessmen”, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Resmi İnternet Sitesi, www.mid.ru, 8 Haziran 2001.