Afrika ile ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi stratejisi kapsamında Ticaret Bakanlığı ev sahipliğinde, Afrika Birliği (AU) iş birliğiyle, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) ve Türkiye-Afrika İş Konseyleri organizasyonu ile düzenlenen Türkiye- Afrika Ekonomi ve İş Forumu’nun ikincisi, 10-11 Ekim 2018 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirildi. Afrika’daki siyasi liderler ve üst düzey karar vericiler ile önemli portföy yöneticileri ve iş insanlarının bir araya geldiği Türkiye-Afrika II. Ekonomi ve İş Forumu’nun açılışı Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Etiyopya Cumhurbaşkanı Dr. Mulatu Teshome, Ruanda Cumhuriyeti Başbakanı Edouard Ngirente, T.C. Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, Afrika Birliği Komisyonu Ekonomik İşler Komiseri Victor Harison, DEİK Başkanı Nail Olpak ve Pan-Afrika Ticaret Odaları Başkan Yardımcısı Melaku Ezezew’in katılımları ile gerçekleşti. Türkiye-Afrika II. Ekonomi ve İş Forumu’nun açılışında konuşan T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Kazan-kazan ve eşit ortaklık temelinde, karşılıklı saygıya dayalı ilişkilerimizi her alanda ilerletmeyi arzu ediyoruz. Bu anlayışla göreve geldiğimiz günden beri, hiçbir ayrım yapmadan Afrika kıtasının tamamıyla iş birliğimizi güçlendirmenin gayreti içindeyiz” dedi. Türkiye’nin Afrika kıtası ile iş birliğine büyük önem verdiğini belirten Erdoğan, “Özellikle 2005 yılını Başbakanlığım döneminde, ‘Afrika Yılı’ olarak ilan etmiştik. O günden bugüne tempo artarak devam etti. Göreve geldiğimizde Afrika’da 12 büyükelçiliğimiz varken, bugün 41 büyükelçiliğimiz var. Bu sayı artarak devam edecek” dedi.

 

Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerini ve 2. Türkiye – Afrika Ekonomi ve İş Forumu’nu Yeditepe Üniversitesi İngilizce Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Volkan İpek, TÜRKSAM için değerlendirdi.

 

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da düzenlenen 2.Türkiye-Afrika Ekonomi ve İş Forumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Türkiye’nin özellikle Sahraaltı Afrika ülkeleriyle ilgili son yıllarda düzenlediği etkinliklerden biriydi 2. Ekonomi ve İş Forumu. Gerçek katılımcı sayısını bilmiyorum ama panellerde oldukça fazla delege vardı. Bu delegeler Afrika ülkelerinin iş çevrelerinden olduğu gibi aynı zamanda Türk iş çevresinden de oluşuyordu.  Delege sayısının bu kadar fazla olması bize Türkiye’nin Afrika ülkelerini ve tabii ki Afrika ülkelerinin de Türkiye’yi ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor. Etiyopya ve Türkiye Cumhurbaşkanlarının açılış konuşmalarının ardından Etiyopya ve Senegal ile delegelerin önünde imzalanan ticaret ve turizm anlaşmaları Türkiye’nin Afrika açılımının aslında şeffaflığı konusunda bize kesin bir görüntü çizdi diyebiliriz. Türkiye’nin iş çevrelerine açık uluslararası bir forumda uluslararası anlaşmalar imzalaması pek rastlanan bir durum değil. İmzalanan anlaşmalar 2. Türkiye-Afrika İş Forumu’nun orijinalliğine katkıda bulundu. Anlaşmalarının ardından gerçekleşen üç panel her ne kadar daha çok Türkiye’nin Afrika’daki yatırım ve iş olanakları üzerine eğilse de oldukça bilgilendiriciydi. Tosyalı Holding, Summa Holding ve Karadeniz Holding’in Sahraaltı Afrika’da başardıkları projeler ülke adına birer başarı öyküsü sayılabilir. O anlamda üç holdingin de Yönetim Kurulu Başkanları Sahraaltı Afrika’da başarı için kendi uyguladıkları modelleri çok net açıkladılar. Panellerde Sahraaltı Afrika’ya yatırım yapmayı planlayan Türk iş adamları ve iş kadınları için önemli ipuçları sunuldu. Bunun yanında örneğin Eximbank’ın ve Afrika Kalkınma Bankası’nın da kıtada yatırım için izleyicilere verdikleri bilgiler doyurucuydu. Türkiye’de pek çok şirketin kendi iç dinamiklerindeki yönetim ve karar verme mekanizmalarındaki hatalar nedeniyle zor durumda olduklarını biliyoruz. Yine bu şirketlerin pek çoğunun Sahraaltı Afrika’yı kendilerine bir çıkış kapısı olarak gördüklerinin de farkındayız. 2. Türkiye-Afrika İş ve Ekonomi Forumunun Sahraaltı Afrika’ya söz konusu nedenle önem veren şirketler için yararlı olduğunu düşünüyorum. Şunu da eklemek gerekir ki, 2. Türkiye-Afrika İş Forumu bize Türkiye’nin Afrika açılım planındaki diplomatik, ekonomik, siyasi ve kültürel boyutları arasında özellikle kurumlar ve iş çevreleri açısından en çok benimsenenin ekonomik olduğunu gösterdi.

 

2. Türkiye Afrika İş Forumunun Türkiye’nin Afrika ülkeleriyle olan dış politikasını nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz?

 

Sürekli olarak Orta Doğu bölgesinde sayılan Fas, Tunus, Cezayir, Mısır ve Libya eğer Afrika kıtasına eklenirse toplamda elli yedi ülkelik bir kıtadan söz ediyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin Afrika anlayışı, Afrika kapsamı, Afrika algısı bu elli yedi ülkeden oluşuyor. Buna bir de Afrika’daki Afrika Birliği ya da Afrika Kalkınma Bankası gibi uluslararası örgütleri de eklemeliyiz. Elli yedi ülkeyle ve önemli iki tane uluslararası kuruluşla dış politika geliştirmek ve bunu genel bir Afrika kelimesinin içine yerleştirmek doğru değil. Bu ülkeler ve kuruluşlar tabii ki Afrika’da, ancak her ülke en azından siyasi ve ekonomik olarak birbirinden farklı, her ülkedeki Afrikalılık anlayışı da farklı. Türkiye’nin 2. Türkiye Afrika İş ve Ekonomi Forumu gibi düzenlediği etkinlikler bu farklılıklara artık daha çok vurgu yapıyor. Forum panellerinde Türk şirketlerinin Sahraaltı Afrika’da neler yaptıklarını ülke temelinde olarak anlatmaları önemliydi. Aynı şekilde bu farklı ülkelerden ve kuruluşlardan gelen delegelerin de kendi ülkelerinin Türkiye ile olan ilişkilerini geliştirdiğinden de eminim. Türkiye zaten cumhuriyetin ilk yıllarından beri dünya tarafından tanınmak ve bilinmek isteyen bir ülke. Bu istek 21. yüzyılın başında Afrika kıtasını da kapsamış durumda, o nedenle zaten bir Afrika açılımından söz ediyoruz. Afrika Türkiye’nin dış politika alanında yazılı bir metne bağlı kaldığı ve bu yazılanları uyguladığı ilk bölge konumunda aynı zamanda. O nedenle Afrika ile ilgili atılan her adım ve bu bağlamda düzenlenen tüm etkinlikler Türkiye’nin Afrika ülkeleriyle olan dış politikasını olumlu etkiliyor. Bunun aksini düşünmek pek doğru da olmaz zaten.

 

Türkiye’nin şu anki Afrika ülkeleriyle olan dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

2002 yılında uygulamaya başlanan Açılım Planı başarıyla devam ediyor ancak bu planın uygulayıcısı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın biraz yalnız kaldığını gözlüyoruz. Erdoğan Afrika ülkeleriyle ilişkileri geliştirme konusunda çok çalışıyor çok çabalıyor ama özellikle sivil toplumdan gerekli desteği alamıyor gibi. Türkiye’deki iş çevreleri bir şekilde Afrika ülkelerine yön veriyorlar. Aslında bu noktada devlet tarafından düzenlenen 2. Türkiye-Afrika Ekonomi ve İş Forumu gibi etkinliklerin payını da teslim etmek gerek. Bu tip etkinlikler olmazsa Türk iş çevreleri Afrika ülkelerindeki yatırımlarını ne kadar ciddiye alır ya da Afrika ülkelerine olan algılarını ne kadar net gösterebilir emin olmak zor. Özel sektörün Afrika ülkelerine olan ilgisini de aslında devlet ve devletin başındaki Cumhurbaşkanı Erdoğan şekillendiriyor gibi duruyor, yani özel sektörün işini de Cumhurbaşkanı Erdoğan temellendiriyor. Onun dışında, kendi alanımdan söylemekte daha yarar var belki, akademik olarak Türkiye’de Afrika çalışmaları diye bir kavramdan söz etmek pek olanaklı değil.  Toplam altı üniversitede Afrika Çalışmaları merkezleri var ancak bu merkezlere yeterli ilginin gösterilmediği göze çarpıyor. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Asya Çalışmaları Merkezi Türkiye- Çin Forumu düzenleyebiliyor örneğin, ama bu Afrika çalışmaları merkezlerinde herhangi bir etkinlik düzenleme girişimi en azından şu an için görünmüyor. Türkiye’nin üreten çalışan yayınlar yapan çok ciddi bir Afrika Çalışmaları Merkezi’ne ihtiyacı var. Devlet tarafından bu kadar önemsenen, bu kadar ciddiye alınan Afrika kıtasının Türkiye’deki akademik hayata daha çok yansıması gerekiyor diye düşünüyorum. Her şeye rağmen Afrika konu olarak hiç çalışılmıyor da değil ancak makalelerdeki yoğunluk genelde Türkiye-Afrika ülkeleri ilişkileri üzerine. Geçenlerde bir akademisyen Güney Sudan’la ilgili makale yazmaya çalışmış ama konuya öyle uzak kalmış ve teorik yapısını konuya öyle oturtamamış ki yazdıkları fazlasıyla havada kalmış. Bence akademideki asıl sorun sahaya inememek, saha araştırması yapmamak, daha doğrusu sahaya inmek istememek ve saha araştırması da yapmak istememek. Bunu sadece Afrika için söylemek doğru olmaz, ülkedeki bölge çalışmalarının genel bir sorunu bu. Türkiye’de bölge çalışan pek az akademisyen saha araştırmasına önem veriyor. Belki tekrar etmekte yarar var, Türkiye’nin Afrika ülkeleriyle olan ilişkileri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kişisel girişimleriyle ve ona destek veren belli birkaç devlet kurumunun elinde şekilleniyor. Sivil toplum aynı dinamikliği izleyemiyor, devlete Afrika açılımında eşlik edemiyor. Bu eşlik gelmeyince de örneğin Çin’in Afrika’daki etkinliğine karşı bir rekabete girmek oldukça zorlaşıyor. Yazılı bir metne bağlı kalarak uygulanan Afrika dış politikasının sivil toplum tarafından daha çok benimsenmesi gerekiyor.  Bu bağlamda kendini Afrika’nın pek çok ülkesine uçuyoruz diye tanıtan Türk Hava Yolları’nın da bir şeyler yapmasında yarar var. Afrika ülkelerine gitmek ve araştırma yapmak isteyen öğrencilere, akademisyenlere, gazetecilere özel fiyatlı kampanyalar uygulamalı. Afrika’nın her yerine uçabilirsiniz, Afrika üzerinde sayısız tur da atabilirsiniz ancak sadece iş adamı ya da iş kadını odaklı çalışırsanız Afrika’ya sadece iş adamlarını veya iş kadınlarını uçurabilirsiniz. Türk Hava Yolları’nın Afrika açılım planına olan katkısı yadsınamaz ancak Afrika ülkelerine olan uçuşlarda en azından araştırmacılara ve akademisyenlere özel fiyatlar da sunmalı. Bunu yaparsa ben Türkiye’deki Afrika çalışmalarının çok gelişeceğini düşünüyorum. Akademisyenlerin de saha çalışmalarıyla destek verdiği bir Afrika Açılım Planı’nın çok daha verimli olacağına da eminim. Bir de Zanzibar Cafe ya da Addis Ababa pastası gibi oryantalizm içerikli popülizmi bir kenara bırakmak gerekiyor. Dünyada kimsenin kölelikten acı çekmiş insanların yaşadığı Zanzibar Adası’nın adını alıp Caddebostan’da bir kafeye verme hakkı yok diye düşünüyorum. Kölelik acısından kapitalist kar elde etmek doğru değil. Bir de İstanbul’da bir pastane mönüdeki tatlılarından birine Addis Ababa adını vermiş, bu da oldukça üzücü. Yeni çiçek anlamına gelen ve aslında İtalyan kolonyalizmine karşı oldukça mücadele etmiş bir şehrin adı Türkiye’de ya da dünyada herhangi bir tatlıya verilmemeli.

 

Afrika ülkelerinin dünya siyasetindeki konumlarını nasıl açıklayabiliriz?

 

Klasik bir cevap, giderek zayıflayan halkların yanında giderek modernleşen devlet yapıları var Afrika’da. Ruanda’da insanlar açlıktan ot yerken devlet dronelarla hastaneden hastaneye kan taşıyor. Etiyopya devleti Eritre’yle barış yapıyor, 2.4 milyar dolarlık demiryolu inşa ediyor, ne var ki insanlar sokakta uyuşturucudan ayakta duramıyor. Kamerun’da Paul Biya devleti İsviçre’de bir otelin kral dairesinden yönetiyor, ama İngilizce konuşulan bölgelerdeki insanlarla Fransızca konuşulan bölgelerdeki insanlar birbirini öldürüyor. Örnekleri çoğaltabiliriz. İkincisi, 2050 yılında Afrika’daki nüfusun şimdikinin neredeyse iki katına çıkacağını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu yeni bir pazar yeni bir sosyoloji demek oluyor ki şu anda kıtada bulunup kıtayla ilgilenen tüm ülkeler- buna Türkiye’yi de eklemek gerekir- Afrika ile ilgili planlarını veya projelerini yeniden gözden geçirmek zorunda. Tabii bir de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki Afrika gücünü önemsemek gerekiyor. Kıtanın hemen hemen her bölgesinde yatırımları olan Çin 2014 yılında Afrikalı ülkeleri Kuzey Kore’ye uygulanmak istenen yaptırımlar konusunda uyarmıştı ve eğer bu ülkeler Kuzey Kore’ye yaptırım oylamasına karşı gelmezlerse onlara yaptığı hibeleri keseceğini söylemişti. Günün sonunda Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndaki o oylama Afrikalı ülkelerin toplu hayır oyu ile olumsuz sonuçlanmıştı. Son olarak maden kaynaklarının büyük bölümünün hala Afrika’da bulunduğunu ve dünya siyasetine artık bu kaynakların yön verdiğini unutmamak gerekiyor. Bu noktada da örneğin Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki koltan kaynaklarının yüzde 82’sine Çin tarafından el konulmasına göz yumulmamalı, ya da Nijer Deltasındaki petrolün yüzde 73’ünün İngiliz BP ve Shell tarafından pazarlanmasına izin verilmemeli. Kıtadaki madenlerin belli tekeller tarafından kullanılmasına karşı daha ciddi önlemler alınmalı. Afrika ülkeleri hala oldukça hassas bir yapıya sahipler ve bir ülkedeki kriz kolaylıkla diğer ülkelere ya da diğer bölgelere sıçrayabiliyor. Özellikle madenler konusunda yaşanan tekelleşme dünya ekonomisinin gelecekteki ihtiyaçlarını karşılayacağı kesin olan Afrika ülkelerinin çıkmaza girmesine neden olabilir.