Tarihinin her döneminde hasım saldırılara maruz kalan ülkemizin bugün içerisine girdiği karanlıkta 1980’li yılların etkisi büyüktür. O günlerdeki istihbarat teşkilatlarının saldırı-sabotaj-suikast operasyonlarına daha sonraları terörle bağlantılı istihbarat faaliyetleri dahil oldu. Bugün hâlâ geçmişteki terör-istihbarat teşkilatları bağlantısının tekrarını yaşıyoruz.

 

1980’ler, İstihbarat Teşkilatları ve Terör

 

1986-87 yıllarında yakalanan teröristler Suriye, Arsel ve Halve kamplarında ve İran’da Devrim Muhafızlarının elinde eğitim aldıklarını itiraf ediyorlardı. Kürtçü bölücülerden ayrıca Hatay merkez olmak üzere Suriye sınırına yakın bölgelerde etkili olan Acilciler de Bekaa’da eğitim görüyorlardı.

 

İngiltere’nin Durham Üniversitesi’nden Prof. William HALE, Suriye’nin PKK’yı örtülü operasyonlarda kullanmasının gerekçesini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkladı: Suriye aldığı suyu azaltacağını düşündüğü GAP projesine engel olmak üzere PKK ve ASALA’ya siyasi, ekonomik ve lojistik destek veriyordu.

 

80’in ikinci yarısında Suriye’den giren PKK’lıların katliam yaptıktan sonra tekrar aynı yoldan kaçmaları karşısından Türkiye, Suriye Büyükelçisini birkaç kez çağırarak sınırlarına hakim olmalarını istedi. Tahran Radyosu her PKK baskınından sonra Celal TALABANİ’nin Türkiye’yi uyarmasını tekrar eder oldu. TALABANİ, kışkırtıcı bir dille Türkiye’yi, Irak’a karışmaması için uyarıyordu.

 

CIA, İran’a yönelik operasyonlarında Türkiye’yi üs olarak kullandı. Bazı hallerde ise bizzat üçüncü ülke operasyonları gerçekleştirdi. Irak’taki Kürtçüler BARZANİ, TALABANİ ve ÖCALAN, ABD ile İran arasında paylaşılamadı. Her iki hasım ülke de Kürtçüleri diğerine karşı kullanmak için girişimlerde bulundular. ABD’nin Kürtçü ilgisinin Türkiye’ye yansımaları oldu. O günlerde henüz açıkça niyetini belli etmeden diplomatik değişimi Kürtlerin kültürel hakları kılıfına sararak ortaya koydu. Bu arada Ermeni tasarısının Temsilciler Meclisi’nden geçmesi ihtimalinin yüksek olduğunun tarafımıza özellikle duyurulduğunu hatırda tutmak lazım.

 

Bölgenin uluslararasına açık bir istihbarat üssü olmasına bağlı olarak Kıbrıs Rum kesimi bu durumun dışında değildi. PKK’lı teröristlere lojistik ve eğitim üssü olan Rum kesimi MOSSAD’a da üslük görevi yapıyordu.

 

Hizbullah örgütünün başı Mehmet HALİT ile ÖCALAN’ın aralarında anlaşmaları neticesinde PKK’lı teröristlerin İran’da eğitim almaları konusunda karara vardılar. İran’ın Hizbullah-ı İslami üzerinden Türkiye’deki terörist faaliyetleri desteklediği bir sır değil. Hasım ülke istihbarat teşkilatlarıyla bağlantılı faaliyetlerden mahkum olan Ali KENT, İran’ın Türkiye’de yürüttüğü istihbarat faaliyeti hakkında ayrıntılı bilgiler verdi. Bu bilgilere göre; İran’ın Sivas’ta para karşılığında çalışan ajanları vardı ve burada bir ayaklanma çıkarmanın hazırlığı içerisindeydiler. İslami Cihat örgütünün PKK ile işbirliği bulunuyordu ve PKK, Amerikalılara eylem yapılması konusunda yardım ediyordu.

 

Ürdünlü köstebek Adnan Süleyman AMERİ, Mart 1987’de, yargılandığı DGM’de 55 yıl hapis cezası aldı. Cezaya neden olan suçları; Kırıkkale mühimmat fabrikasının sabotajı ve bunun neticesinde yedi kişinin ölümü ile arabasına yerleştirilen bombayla Ürdünlü öğrenci Rafet ŞABAN’ın öldürülmesi girişimi ve suç işlemek amacıyla örgütlenmek. Ürdün Büyükelçiliği’nde çevirmen olan bu şahıs ile İran asıllı Ali KENT aynı zamanda Ürdün Büyükelçiliği Birinci katibi Zati SATİ’yi öldürmekten de suçluydular. Suriye istihbaratının talimatları doğrultusunda Sivas, Erzurum, Kars ve Iğdır’da ayrılıkçı örgütlenmeyi sağlamakla görevli olduğunu itiraf etti.

 

Bu şahıs itiraflarında ayrıca Suriye servisi ile birlikte hareket eden Ebu Nidal Filistin grubunun Kırıkkale barut fabrikasının sabotajını gerçekleştirdiğini, Ali KENT ise Z. SATİ’nin suikast eyleminde rolü bulunan İslami Cihat ile ilişkisi olduğunu açıkladı.

 

Suriye’nin diğer istihbarat faaliyetlerini de açıklayan söz konusu ajanlar, barajların eylem hedefi olduğunu, Suriye’nin askeri üsler, limanlar, nükleer silahlar ve Sinop’taki dinleme üssü hakkında da bilgi talep ettiklerini bildirdiler. FKÖ temsilcisi Ebu Firaz, da adının bu istihbarat operasyonlarına karışması üzerine, kendisiyle birlikte 27 Filistinli öğrenci Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı.

 

Hafız ESAD’ın kardeşi ve Genelkurmay Başkanı Cemil ESAD, PKK’nın Mart 1987’de yapılan Dördüncü Kongresi’ne katıldığı gazete haberlerinde yer aldı.

 

Nusaybin/Açıkyol köyüne 8 Mart 1987 tarihinde yapılan PKK baskınında sekiz vatandaşımızın öldürülmesi Türkiye’yi ayağa kaldırdı. O günlerde henüz teröristlerin döktükleri kan oranında tepki göstermeye alışık olunmadığı için aslında tek bir cana kıyılması bile tepki göstermek için yeterliydi. Aynı şekilde o günlerde terörü terör olarak kabul eden Batı’da da tepkiler görüldü. BBC yaptığı haberde PKK’lıların Suriye’den geldiklerini ve eylemden sonra tekrar buraya kaçtıklarını bildirdi. Eylemin Kamışlı’da planlandığı belirtildi.

 

PKK’lılar Suriye’nin Resulayn, Telebat, Derbesiye, Kamışlı, Amuda ve Aydan’dan Türkiye’ye sızıyorlardı. Suriye istihbaratı tarafından düzenlenmiş sahte pasaport taşıyan kırk kadar PKK’lının Türk-Amerikan ekonomik hedeflerine sabotaj yapacakları duyuruldu. Sınırın Suriye tarafındaki önlemler nedeniyle El Muhaberat’ın bilgisi olmadan neredeyse sineğin bile uçmasına imkân yoktu. Dolayısıyla PKK’nın her saldırısının arkasında Suriye istihbarat teşkilatı vardı.

 

Elazığ Ferro-Krom işletmesinde PKK tarafından Mart 1990 ayında şehit edilen dokuz mühendisle ilgili yapılan balistik inceleme sonucunca eylemde kullanılan kalleş mermilerinin Irak malı oldukları ortaya çıktı. Güvenlik birimleri bu mermilerin İran, Irak ve Suriye’de bol miktarda bulunduklarını, ancak Suriye’den girmiş olduğunu bildirdiler.

 

 BARZANİ’nin Kandil’i kontrol etmesinin imkansız olduğu yalanı uzunca bir süre Suriye tarafından da Bekaa’daki terörist kamplara müdahale edemeyeceği şeklinde kullanıldı.

 

Ve Batı’ya gelince: 1990’lara gelindiğinde PKK’nın başına Kürt kelimesini getirerek çeşitli isimler altında açtığı örgüt sayısı 36 idi. Bunların 32’si Almanya’da, 3’ü Hollanda’da ve biri de Fransa’daydı. 1987’de mahcup ifadelerle suçlanan Türkiye’nin karşısına çok kısa bir süre giderek büyüyen bir terör örgütü çıkarıldı.

 

Terörist-İstihbaratçı Arasındaki İlişkinin Değişmesi

 

Dünya genelinde faaliyet yürüten anarşist-terörist örgütler Soğuk Savaş döneminde devlet destekli olma ortak karakteri taşıyorlardı. Söz gelimi Orta Doğu’daki örgütler İsrail hedeflerine saldırırlarken arkalarında Arap ve İslam ülkelerinin destekleri bulunuyordu. Onların arkasındaysa SSCB’nin büyüğü Rusya vardı.

 

Bir zamanlar Orta Doğu’nun Paris’i olan Beyrut bu durumu anlatan çarpıcı bir örnektir. Lübnan’ın Orta Doğu çatışmasının merkezi olmasından sonra tüm dünyanın teröristlerinin ve ajanlarının cirit attığı bir şehir haline geldi. Uçak kaçırma, rehin alma, olimpiyatı basma gibi eylemlerin batı ülkelerini en zayıf noktasından vurması, söz konusu yapının değişimine neden oldu. Batılı istihbarat teşkilatları terör örgütleriyle ilişkilerini ve teröre karşı çalışmalarını Türkiye gibi bölgeye yakın üçüncü ülkelere taşıdılar.

 

SSCB’nin can çekişmesi ve sonunda da dünya sahnesinden inmesi terör örgütlerinde iki şekilde etki yarattı. Eski usul devlet destekli terörde ısrar edenler yitip giderken yapısal değişiklik gerçekleştirenler daha da güçlenerek varlıklarını sürdürdüler. İdeolojilerini Marksizm-Leninizm’den etnik-dini temeller üzerine naklettiler. Örgüt yapısının hantallığını üzerlerinden attılar. Para kaynaklarını kendileri yaratarak organize suç faaliyetlerine ağırlık verdiler. Öncekilerin aksine dış ilişkilerin önemini kavradılar.

 

Terör ile istihbarat arasındaki ilişki, sözünü ettiğimiz bu değişimlerden ayrıca İran-Irak ve diğer bölgesel güçler arasındaki savaşların da etkisi altında kaldı. Batı’nın ekonomik çıkarlarının terör örgütlerinin faaliyet esaslarıyla örtüşmesine sıkça rastlanır oldu. Etnik ve dini terör örgütleriyle doğrudan ilişki kurmaları kaçınılmaz oldu. Bizim teröristimiz Batı’nın özgürlük savaşçısı oldu.

 

İstihbarat teşkilatları hedef ülkelerdeki diplomatik temsilciliklerinin çatısı altında serbestçe faaliyet yürütmeye başladılar. Hedef ülkenin halkıyla doğrudan ilişki kurarlarken basın-yayın mensuplarından, vakıflardan, hükümet dışı örgütlerden (HDÖ-STÖ), üniversitelerden, meslek kuruluşlarından, siyasi partilerden, kanaat önderlerinden, aydınlardan (!) vb. yararlandılar.

 

11 Eylül 2001 terör-istihbarat ilişkisindeki meşruiyet iddialarına daha çok dayanak sağladı. Terör henüz kaynağındayken yok edilme iddiasıyla diplomasi ve HDÖ paravanının arkasından terörle kurulan ilişkiyi hedef ülke aleyhine çok daha saldırganlaştırdı. Terör örgütlerinin silahla elde etmeye çalıştığı istekleri, diplomasi-HDÖ aracılığıyla hedef ülke için baskı unsuru haline getirildi.

 

PKK’daki Paralel Değişim

 

Dünyanın genelindekinin doğrultusunda bölge özelinde görülen değişime PKK’nın şaşırtıcı bir süratle uyduğunu gördük. Daha henüz ne olduğuna karar veremediği ilk yıllarındaki kanlı çete olmaktan, Filistin tarzı Marksist-Leninist ve devlet destekli terör örgütü olmaya geçişinde Suriye’nin ve Bekaa’daki varlığının etkili olduğu biliniyor. Açıklamaya çalıştığım batının terörle ilişkisindeki değişim ise etnisite temeline kaymasında etkili olmuştur.

 

Bölgesel husumetlerde önemli bir oyuncu olmaya başlaması batının dikkatinden kaçmadı. Türkiye’deki kanlı eylemleri, bölgesel güçlerle ilişkisi ve batıda kalabalıklaşmaya başlayan Kürt diasporası içindeki örgütlülüğü ve nihayet organize faaliyetlerdeki kıtalar arası etkinliği hemen dikkati çekiyordu.

 

Eylemlerindeki tırmanış, İran, Suriye, Irak ve Ermeni diasporasıyla ilişkilerindeki yoğunluk ve buna bağlı olarak istihbarat teşkilatlarıyla ilişkilerde artış oranında PKK’nın uyuşturucu kaçakçılığındakiyle batı ülkelerine giden sığınmacı sayısındaki artış 1985-1998 döneminin en önemli özelliğidir.

 

Bu gelişmeye paralel olarak batı ülkelerinin karanlık labirentlerinde kurulan ilişkilerde de yeni gelişmeler oldu. Bu arada PKK, İtalya ve Almanya örneğinde olduğu gibi bazı batı ülkelerine baskı ve şantaj yaparak, bazılarındaysa faali meçhul suikast ve cinayetlere karışarak ve bazılarında da sosyal sorunlara neden olarak batı topraklarında kendisine yer açmayı başardı.

 

Bölgede PKK ile iyi geçinmeden çıkarlarını koruyamayacağına inanma kolaycılığına kaçan batı, PKK’ya dizgin vurmaktan başka bir yol bulamadı. Karşılıklı çıkar esasına dayalı olarak karanlık köşelerde istihbaratçıları aracılığıyla kurduğu ilişkinin sonuçlarını diplomasi yoluyla önümüze koymaya başladı.

 

PKK-istihbaratçı arasındaki görüşmenin sonuçları önce HDÖ’ler ve çeşitli kuruluşların raporlarına daha sonra da dış politikalarına yansıdı. Ve bir gün geldi kendi insanımız bile PKK’nın bir “Kürt sorunu” olduğuna inanır oldu.

 

Bölgede olanların batıdakinden tek farkı burada diplomasi ve nezaket kılıfına pek özen gösterilmemesidir. Bunun dışında bugün itibariyle PKK, İran ile Kuzey Irak yönetiminin birbirlerine karşı kullandıkları bir kozdur. Suriye Baas’ının ayakta durmasında İran ve Irak’ın elinde silahtır. Şam yönetiminin ve işbirlikçi ülkelerinin Türkiye’ye ödetmeye çalıştıkları bir faturadır. Ermenistan’ın her sıkıştığında başvurduğu bir kiralık katildir. Bölgedeki Şii-Sünni üstünlük mücadelesinin kiralık oyuncusudur. Silah kaçakçılarının en muteber müşterisidir. Dünya’daki kaba-saba örtülü operasyonların babaları olarak tanınan bölge ülkelerinin istihbarat teşkilatlarının staj gördükleri bir alandır.

 

Şimdi; cevabını zaten bilenler ve samimiyetle dile getirenler dışında kalanların, PKK’nın Kürtlerin mi yoksa Kürtlerden başka herkesin mi hizmetinde olduğunu dürüstçe söylemeleri kendileri için bir onur sorunu ve vicdan borcudur.