url.jpg

Egemenlik,  Olağanüstü Hal Ve Siyasal Şiddet Tartışmaları Üzerine

Başlamadan Önce…

15 Temmuz 2016 ‘dan önce kaleme almış olduğumuz bu makale, egemenlik  olağanüstü hal ya da siyasal şiddet gibi argümanları önemli teorisyenler üzerinden yorumlamakta idi. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi  yeniden makaleyi okumamızı ve kavramları yeniden şekillendirmemizi sağladı. Görülen şudur 15 Temmuz gecesi yaşadıklarımız herhangi bir parti ya da siyasal angajmanı değil, bizatihi millet iradesini hedef almıştır.   15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili yazılıp konuşulacak çok şeyin olduğu da ortadadır. Ama yine de 15 Temmuz öncesi kaleme aldığımız bu makalede 15 Temmuza dair bir not düşmemekteyiz. Çünkü belli kavramların altı oyulmuş ve Türk siyasal hayatı yeni bir döneme giriş yapmıştır. Bu sürede yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız sonrasında yeniden bu süreç ile ilgili bu kavramları aktaracağız.  Fakat demokrasiyi ya da halk iradesini yok sayarak, ülkemizde ‘’siyasal şiddeti’’ bizlere yaşatan Fetöcu yapılanmanın artık bir yapılanma olarak kalmamasını, ülkemiz içerisindeki kaosun da bir an önce bitmesini temenni ediyorum… [1]

 

Giriş

Şiddet eylem olarak nasıl ortaya çıkmıştır? Bir şiddet eylemi hangi fonksiyonlar ile şekillenmektedir? Ya da şiddetin türleri var mıdır? İktidar ve yasa ile şiddet bir döngü içerisinde midir? Bu soruların hepsinin tek bir cevabını bulmak oldukça zordur. Çünkü şiddet yaygınlaştıkça şiddetin türlerini anlamak ve aktarmak da bir o kadar zorlaşmaktadır. Şiddeti anlamaya yönelik olarak iki ayrı tanım karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi minimalist yani zor veya cebir kullanımı şeklinde ortaya çıkan şiddettir.

 

Şiddet, bireylere yönelik olarak, fiziksel hasar vermeye yönelik olan cezalandırma eylemi olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu da bize şiddetin ilk elden, fiziksel olarak zor kullanma gücünün olduğunu aklımıza getirmektedir. Vücut bütünlüğüne yapılmış olan eylem ya da davranışlarını da bu düzlemde fiziksel şiddet kategorisine alabiliriz. O halde şiddetin ilk tanımı olarak fiziksel şiddet bizlere dar bir bakış açışı sunmaktadır. Ama şiddet sadece fiziksel olmakla kalmamış,21.yy’lara doğru gelindiğinde farklı birçok şiddet türü ortaya çıkmaya başlamıştır.[2]

 

Egemenliğin veya iktidarın şiddeti, siyasal şiddet, devrimci şiddet, yapısal ve psikolojik şiddet ya da bunların daha ötesinde terörizm ve soykırım şiddetin en uç noktaları olarak sınıflandırılmıştır. Siyasal ve ekonomik nedenlere dayalı olarak ortaya çıkan şiddet 21.yy kadar gelindiğinde milyonlarca kişinin ölümüne sebep olmuştur. O halde şiddetin dar bir bakış açısından kurtulması gereken ikinci bir tanımı daha vardır. Bu da ihlal olarak ortaya çıkan şiddettir. Daha geniş ve kapsamlı bir bakış açısı sunan bu şiddet tanımının içerisinde siyasal şiddetten yapısal şiddete kadar birçok şiddet tasnifi bulunmaktadır. [3]

 

Bu çalışmada şiddetin öncelikle egemenlik kavramı üzerinden nasıl şekillendiği ardından ise iktidarın şiddetinin nasıl bir siyasal şiddet haline 21.yy’a doğru tarih sahnesinde yaşanan olaylar ile birlikte açıklanacaktır. Çünkü şiddet iktidarın yıkıcı olduğu yerde ortaya çıkmaktadır. Ya da şiddet iktidarın siyaset yapabilme dürtülerinden birisidir. O halde iktidarının şiddete dönüşebilmesi için zor gücünü de elinde barındırabilmesine bağlıdır. Bu çalışmada ise Carl Schmitt, Walter Benjamin ve Giorgio Agamben perspektifinden şiddet tanımlarına baktığımızda şiddetin aynı zamanda bir hukuk yaratma potansiyeli olduğu argümanı karşımıza çıkmaktadır. Bu 3 teorisyen, şiddetin egemenlik mantığına oturtarak, şiddetin hukukta norm, yasa ilişkisi içerisine hapsolduğunu vurgulamaktadırlar. Walter Benjamin şiddetin eleştirisini yaparken, yasanın amaç araç ilişkisinde şekillendiğini belirtmektedir. Hukukun aslında adaletle ilgisinin olmadığını ve egemenin yaptıklarını meşrulaştırdığı bir araç olarak ortaya koymaktadır.

 

 Benjamin’e göre ortada yasa düzlemde iki türlü şiddet vardır. Bunlar yasa koyan ve yasayı koruyan şiddet olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada Benjamin’in bu şiddet argümanlarına bakarak günümüzde yaşanan darbe süreçlerinden örnekler vererek bağlayacağız. Yine çalışmanın antitezlerinden birisi olarak ortaya çıkacak olan nokta Giorgio Agamben’in Walter Benjamin’den gördüğü ilahi şiddet temasının çürütülmesi olacaktır. Benjamin, devlet ve iktidarı bir araç ve sarmal ilişkisi olarak görmektedir. Bu noktada Agamben, Benjamin ile hem fikirdir. Fakat Benjamin şiddetin ortadan kaldırılmasının mümkün olup olmadığı sorusunu sormaktadır. Buna da ilahi bir şiddet ile çözülebileceğini ortaya koymaktadır. Bu şiddet mesiyanilik bir şiddettir ve Benjamin’e göre tek bir seferde yapılarak egemenliğin kökeninde var olan şiddete son verecek olan bir şiddettir. [4]

 

Agamben Benjamin gibi şiddete son verecek olan eylemi, teolojik ya da metafizik bir nitelikte görmemektedir. Agamben şiddeti yalın hayatının bir kuşatılması olarak ele almaktadır. Bu hali Carl Schmitt gibi o da hayatın bir sınır kavram olarak ele alınması gerektiğini belirtmektedir. Agamben bu noktada saf bir şiddet olarak şiddete dair hukukun işlevsel söyleminde dile getiremeyenleri ifade etmektedir. Her iki düşünür yasanın ya da iktidarın temelinde şiddet eylemlerinin bulunduklarını ifade etseler bile, hukuku daha sonra ilga edecek olan bir yasa sonrası alan olarak gelişen şiddete itiraz etmektedirler. Buna mesiyanilik anarşizm adını veren Derrida, bu durumu karanlık bir adalet arayışı olarak ifade etmektedir. [5]

 

I.Egemenlik Kavramı Ve Olağanüstü Hal

1.Egemenlik Kavramının Farklı Açılardan Tanımı

Egemenlik kavramının farklı birçok tanımı bulunmaktadır. Egemenlik kavramı ilk defa Jean Bodin tarafından ortaya çatılmıştır. Bodin egemenlik kavramını, “ bir devletin mutlak ve sürekli gücü” şeklinde tanımlamıştır. Bodin’e göre egemen mutlaktır. Kendisini güç ve işlev açısından egemen tanımı Bodin tarafından sınırlandırılmamıştır. [6]

 

Thomas Hobbes ise egemenliği, devletle birlikte var olan bir kavram olarak görmektedir. Bodin egemenliğin kaynağını Tanrı olarak görürken Hobbes Bodin’in aksine toplum olarak görmektedir.[7]  Leon Duguit egemenlik, siyasal güç, devletin gücü, kamusal otorite gibi kavramlar ile eş anlamlı olarak kullanmaktadır. Leon Duguit egemenliği 1789 tarihi ile birlikte ele alarak egemenlik hakkında bir kavrayış sunmaktadır. O halde egemenlik ile devletin gücü aynı anlamda kullanan Duguit bizlere egemeni var edenin kim olduğu sorusunda da yardımcı olmaktadır. Egemenin kim olduğu sorusuna yanıt olarak Duguit egemeni var edenin bir irade olduğunu belirtmektedir. İradenin ise bir eylemi olan harekete her an geçebilen bir enerji olarak tanımlamaktadır. Duguit’a göre egemenlik bir iradedir. Bundan dolayı egemenlik kendinden başka hiçbir şey tarafından belirlenmeyen, kendine has bir özelliği olan bir iradedir. Egemenliğin kendi konusunu gücünü belirme alanını bulunmaktadır. [8]

 

Egemenlik sınırı olmayan mutlak bir ifadedir. Bundan dolayı uyruklar ve egemen arasında Duguit’a göre bir astlık üstlük ilişkisi bulunmaktadır. Bu durumda Tabiatı gereği egemenlik emredici bir irade alanına sahip olmaktadır. Duguit bizlere egemenliğin özellikleri şu şekilde sıralamamaktadır.

  1. Egemenlik bölünmezdir.
  2. Egemenlik devredilemezdir.
  3. Egemenliği elinde bulunduran aynı zamanda belli bir ülkedeki iktidarı kullanan bireylerdir.[9]

David Runciman ise Devlet Kavramı: Kurgusal Olanın Hâkimiyeti adlı metininde egemenliğin basit olarak hükümet ya da iktidar ile özdeşleştirilemeyeceğini, ayrıca egemenliğin halk ya da belli bir topluluğa indirgenemeyeceğini vurgulamaktadır. Runciman’a göre egemen olan ya da devlet, hepsinin üstünde varlık alanını sürdürendir. Bu noktada Duguit gibi Runciman’da devletin egemen olanın taşıdığı kişilikler olduğunu vurgulamaktadırlar. [10]

 

           Bu noktada Machiavelli ’de egemenliği güç ve iktidar ilişkilerini elinde bulunduran olarak tanımlamaktadır.[11] Machiavelli, devlet mantığı ile egemenliği ve gücü birlikte tanımlamaktadır. [12] Hükümet etmek ve bu egemenliği vatandaşların yönetimi olarak aktarmaktadır.[13] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası egemenliği kayıtsız, şartsız milletindir ilkesini benimsemektedir. Egemenliğin kullanılmasını, hiçbir şekilde bir kişiye ya da zümre veya sınıfa bırakılamayacağını vurgulamaktadır.[14]Hiçbir sınıf ya da zümrenin kaynağını Anayasadan almadan da devlet yetkisi ile egemenliği kullanamayacağı yazılmaktadır.[15]

 

Sonuç olarak baktığımızda egemenlik bu tanımlardan anlaşılacağı üzere, her şey den önce devletle özdeşleşen bir kurumdur. Kendisini bir güç ilişkisi içinde var eden egemenlik, devletin hükmetme gücünü de hukuksal dayanaklar ile ifade etmektedir. Egemenlik bu noktada iktidarın ya hükümetin kendisi olmamakta devletin bir kamusal gücünü temsil etmektedir.[16]

 

2.Olağanüstü Hal Kavramı

Olağanüstü hal kavramını; olağan olan durumların dışına çıkan ve olağan olan durumlarda alınamayacak olan kararların alınarak bu durumun bir olağanüstü hal mıntıkasına dönüşmesi olarak tanımlamamız mümkündür. Bu hali ile anayasal çerçevede, bir takım yetkilerin, belirli bir süre olarak işletilememesi ya da olağan yetkilerin askıya alınması hali olarak da olağanüstü hal kavramını açıklamamız mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında olağanüstü hal kavramı şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi bir şekilde bozulması ile ilan edilebilecek olan bir durum olarak tanımlanmaktadır.[17]

 

Bir başka olağanüstü hal kavramına bakacak olursak; toplum içerisinde yaygın şiddet hareketlerinin giderek büyümesi ile bu şiddet eylemlerinin belirli bir süre sonra çatışmaya dönüşme hali ortaya çıkan kaos durumuna son verme hali olarak tanımlanmaktadır. Bu noktada olağanüstü hal usul ve yöntemlerinde bireylerin bazı temel hak ve hürriyetlerinin sınırlandırıldığı ifadesi vardır. Olağanüstü hal kavramı bu noktada zorunluluk doktrini olarak da tanımlanmaktadır.[18]

 

Sonuç olarak baktığımızda olağanüstü hal kavramı kendi içerisinde teorik olarak farklı tanımlamalar geliştirmiştir. Zaruret hakkı teorisinden siyasi teoriye kadar bu noktada her ülke ya da her düşünüre göre olağanüstü hal tanımı farklıdır. Fakat bizim için önemli olan egemenlik kavramı ile olağanüstü hal kavramı arasındaki bağlantıyı bulmaktır. Gördüğümüz üzere egemen devlet için çok önemli olan bir kavramdır. Çünkü egemen devlet içerisindeki varlığını taşıyan ve ona şekil veren bir olgudur. Özellikle ulus devletlerin ortaya çıkması ile beraber egemenlik literatürde kendine daha siyasal bir pozisyon bulmuştur. Buradan hareketle olağanüstü hal kavramı da ulusların devlet içerisindeki kaos ortamından çatışmadan ya da şiddet olaylarından uzak tutularak ilan edilebilecek olan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. O yüzden olağanüstü hal kavramına kimin karar verdiği ve bunu ne şekilde hangi koşullar içinde yaptığı bizler için bu çalışmada önem taşımaktadır. Çünkü kimi yazarlara göre olağanüstü hal durumu kaostan çıkarıp olağan bir duruma ya da “normal” bir duruma getirmek iken kimilerine göre ise olağanüstü hala karar veren egemen bunu şiddet ile birlikte iç içe geçerek yapmaktadır. Yani bir nevi bu düşünürlere göre şiddet ile hukuk aynı anda işlemektedir.

 

Buradan yola çıkarak öncelikle Carl Schmitt ’in hukuk siyaset ve şiddet ilişkisi üzerinde egemenlik ile olağanüstü hal kavramlarına nasıl bir işlev kazandırdığına ardından ise Giorgio Agamben’in Schmitt ’den hareketle ortaya attığı egemenlik paradoksu kavramını işleyeceğiz. Bu teorik bilgiler bizim alt yapımızı oluştururken egemenlik ve olağanüstü hal kavramlarına Schmitt ve Agamben destekleyici olarak bunların pratik de olmuş hali olarak Türkiye’deki darbe süreçlerinden ve sonuçlarından örnekler vereceğiz. Sonuç olarak çıkacağımız nokta ise egemenin hukuktan ve olağanüstü hal durumundan nasıl yararlanarak siyasal şiddet mekanizmasını kullandığı olacaktır.

 

3.Carl Schmitt’de Egemenlik Ve Olaganüstü Hal Kavramı

Carl Schmitt, Almanya’nın önde gelen hukukçu ve felsefecilerinden birisidir. Birçok yazar tarafından, “çağımızın Hobbes’u” olarak nitelendirilmektedir. Bu doğrultuda Schmitt egemenlik, siyasi ilahiyat, desisyonizm gibi kavramlar üzerinde durmuş ve bu konularda çalışmalar yapmıştır. Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat adlı eserinde egemenliğin tanımını yaparak, olağanüstü hal ile olan bağlantısını açıklamaktadır. Egemenlik ile olağanüstü hal arasındaki kavramsal bağıntıya örnek olarak J. Bodin’de bulunan doğal hukukçu devlet kuramını vermektedir. Schmitt’e göre egemen, olağanüstü hale karar verendir. Bu noktada egemenlik kavramı bir sınır kavram olarak kullanılmaktadır. Sınır burada belirsiz bir alan değil, en dıştaki etki alanına ait bir kavramdır. O yüzden olağanüstü hali bir olağan durum dışı olarak sınır kavram ile şekillendirmektedir.[19]

 

Schmitt, olağanüstü hali, egemenliğin hukuki açısında son derecede önemli bulmaktadır. Çünkü olağanüstü hal hakkında verilen karar tam manası ile bir karardır.[20] Son derece tehlikeli olan bu karar, mevzu hukukta da asıl olarak öngörülemeyen bir haldir. Yine de bu hal, egemen tarafından verildiği için Schmitt’e göre, anayasada bu şekli ile belirtilebilir. Egemen acil durumlarda ne yapılması gerektiğine, karar verendir. Burada ortaya çıkan olay ise Egemenliğin Şiddetidir.[21]

 

Bodin, egemenlik bir devletin mutlak ve sürekli iktidarıdır şeklinde belirtmektedir. Schmitt ’de bu noktada Bodin ’den etkilenerek egemenin kanunlara ne derece bağlı olduğunu ve kime karşı sorumlu olduğunu sorgulamaktadır. Bu noktada Bodin “Verilen sözler bağlayıcıdır çünkü verilen bir sözün sorumluluk yükleyen gücü doğal hukuka dayanır, ”diye yanıtlamaktadır. Schmitt bu noktada her düzenin de bir karara dayandığını vurgulamaktadır. Yani egemenin de belirli bir düzen içinde belirli bir karara dayandığını belirtmektedir.[22]

 

Olağanüstü halden bahsedebilmek için prensip olarak sınırsız bir yetkinin söz konusu olması gerekmektedir. Bu da mevcut düzeninin tümüyle askıya alınmasıdır. Böyle bir durumda Schmitt, hukuk geri adım atarken devletin baki kalacağının aşikâr olacağını vurgulamaktadır. O yüzden de Schmitt, olağanüstü halin anarşi ve kaostan farklı bir şey olduğunu belirtmektedir. Âmâ hala bununla birlikte bir düzenin mevcut olduğunu vurgulamaktadır.[23]

 

4.Giorgio Agamben’de Egemenlik Paradoksu Kavramı

Giorgio Agamben Kutsal İnsan ve İstisna Hali kitaplarında egemenlik kavramı üzerinde durmuş ve Carl Schmit’in yukarıda anlattığımız fikirlerinden etkilenmiştir. Agamben’e göre egemenlik paradoksu dediğimiz olay şunlara dayanmaktadır.

  1. Egemen olan kişi aynı anda hem hukuk düzenin içinde var olan, hem de bu düzenin ya da sistemin dışında olandır.
  2. Bu noktada egemen kişi kendisine hukuk düzeninin içinde belirli noktaları askıya alma ve kimin bu istisna durumu içinde olacağına karar veriliyorsa, egemen bu düzene ait olandır.
  3. Bu evrede egemenin hem sistemin içinde hem dışında olması Agamben’e göre önemsiz bir durum değildir.[24]

 

Agamben bu noktada bizlere egemenlik içerisinde önemli olan istisna kavramından bahsetmektedir. İstisna bir sınıfa, gruba ya da topluluğa dahi edilemeyen şeydir. Egemen ise bu durumda istisna haline karar verebilecek olan tek mekanizma olarak tanımlamaktadır. Çünkü egemen, Agamben’e göre hüküm verendir.  Egemenin bu durumda Agamben ihtiyaç duyduğu zamanlarda bu istisna halini yarattığını ve bu yaratma gücünü de elinde bulunduğunu söylemektedir.[25] Bu hali ile baktığımızda bu noktaya gündelik hayattan bir örnek vererek devam edecek olur isek eğer: Aile kurumu içerisinde baba figürünün egemen olan kişi olduğunu varsayalım. Kadının ise babadan emir alan ve hüküm verene tabi olan buyruk olduğunu düşünelim. Aile içerisinde babanın kadın üzerinde çocuk sahibi olma ve erkek çocuk sahibi olma ifadesi ile doğacak olan kız çocuklarını otomatik olarak dışladığını görmekteyiz. Bu noktada kurumsal olarak aile içerisinde yapısal şiddet uygulayarak, kız çocuk sahibi olma hakkını anneden bir şekilde almaktadır. Bu durum da kız çocukları için cinsiyetçilik kavramı üzerinden görülmektedir. Fakat burada anlatmak istediği o halde istisna durumunun aynı zamanda bir dışlama hali olarak karşımıza çıktığıdır. Egemen babanın kız evladının istisna haline getirerek dışlaması.

 

Agamben’e göre dışlanan şey dışarıya terk edilen değil, dışarıda tutulandır. Kız evladını erkek evladı göremeyen babanın kızını dışarıda tutması aileden biri ya da evlattan biri olarak görmemesi fikridir. Bu noktalardan hareket edecek olur isek, egemenliğin yapısı Agamben’e göre istisnadan oluşmaktadır. Egemenlik hukukun hayata göndermeler yaptığı orijinal bir yapı şeklindedir. Agamben burada hiçbir şeyin aslında hukukun dışında olmadığını zaten hukuku yaratanın da egemen olduğunu bizlere sunmaktadır. Bu yüzden Agamben egemenin, hukuk ve şiddet ile birleşerek bir belirsizlik alanı yarattığını söylemektedir. Egemenin şiddet ile hukuk arasında bir belirsizlik noktasında olduğunu vurgulamaktadır. Bu belirsizlik mıntıkasını da hukukun şiddete, şiddetin de hukuka bulaştığı eşik olarak tanımlamaktadır. [26]Agamben ’in kullanmış olduğu istisna hali Carl Schmitt ‘in olağanüstü hal kavramının eş değeridir.

 

5.Egemenlik Ve Olağanüstü Hal Kavramları Üzerinden Türkiye’deki Darbe Süreçleri Hakkında Genel Bir Değerlendirme

Türkiye’deki darbe süreçlerini Schmittyen bir teori ile ortaya koyarsak eğer, istisnaya karar verilebilmesi için egemenin olağanüstü koşullar içerisinde de karar verebilmesi gerekmektedir. Bu evrede baktığımızda Türkiye Cumhuriyeti içerisinde darbe sürecine karar veren ordu, asker gibi devlet aygıtları kendilerini egemen olarak görmektedirler. Egemenlik yetkilerini de darbe yaparak kullanmışlar ve olağanüstü hale karar vermişlerdir. Bu noktada şu ana kadar gerçekleşmiş olan darbeleri sıralayacak olur isek;

  1. 27 Mayıs Darbesi 1960
  2. 12 Mart Muhtırası 1971
  3. 28 Şubat Post Modern Darbesi 1997
  4. 12 Eylül Darbesi 1980
  5. 27 Nisan E- muhtırası 2007

 

           Bu noktada baktığımızda darbeler ya da muhtıraların dışında bir de darbe girişimleri bulunmaktadır. Bu evrede egemen olmak isteyen ya da yasa kurucu ve koruyucu arasındaki bağı aşağıda Walter Benjamin üzerinden anlatarak buraya yeniden döneceğim. Şu anda burada incelemek istediğimiz egemenin olağanüstü hale karar verirken bu yetkisini hangi koşullar içinde gerçekleştirmiş ve bunun sonuç olarak nasıl bir siyasal şiddet içerisine girmiş olmasıdır. Mevcut bütün yasaların, normların kurumların ya da devlet mekanizmasının kendi üzerlerindeki egemen tarafından onun tekeline alınması ve bunun da askeri darbeler şeklinde çıkıyor olması siyasal şiddetin örneklerinden biri olarak tanımlanabilmektedir.[27]

 

Bu noktada egemen tarafından askıya alınan bu yasalar karşımıza Agamben’in ifadesi olan olağanüstü hal kavramı ile Türkiye’deki askeri darbelerin gerekçesi olarak çıkmaktadır. Kenan Evren yaptığı konuşmalarda Türkiye’deki iktidarların ya da partilerin kriz yönetimi içinde oldukları ve bu durumdan dolayı da krizlerin yönetilebilmesi için egemen olarak kendilerinin olağanüstü hal durumuna geçtiklerini belirtmiştir. [28]

 

Bu noktada Evren’in konuşmasından yola çıkacak olursak yasasız bir yasa gücünün varlığını görmekteyiz. Nitekim demokrasilerde halkın temsilcileri onların kazanmış oldukları bir hakları gasp edilerek yerlerine asker gibi egemenin geçmiş olması durumu ile karşı karşıya kalmıştır. Agamben’in ifadesi ile Evren gücünü yasasız bir yasadan almaktadır. İşte tam olarak karşımıza çıkan durum şu şekildedir. Darbeler ile olağanüstü hal kavramını getiren yeni yasasız yasalar bunun sonucunda bir belirsizlik alanı yaratmışlardır. Bu belirsiz alan egemen için kuralların olmadığı egemenin mutlak anlamda aldığı kuralların başkasına işletilerek kendisine işletmediği bir alandır. Aşağıdaki verilere bakacak olur isek Türkiye’deki darbeler sonucunda yaşananları daha iyi resmetmemizde işe yarayacaktır.

  • 27 Mayıs 1960 darbesi Türkiye’de eski iç işleri, dış işleri ve başbakan idam edildi.
  • 12 Mart sonrasında alınan sıkıyönetim kararları ile TRT, Üniversitelerin özerklikleri kaldırıldı.
  • 12 Eylül sonrasında tüm ülke genelinde sıkıyönetim ilan edildi.
  • 1980-1984 yılları arasında yaklaşık olarak 50 kişi idam edildi.
  • MGK’nın almış olduğu birçok karar ile siyasi partiler kapatıldı ve siyasetçilere bir dönem siyaset yasağı getirildi.[29]

 

Bu örnekleri sıralamamız mümkündür. Birçok değişik örneği bulunmak ile birlikte egemen olağanüstü hal kararı sonucunda ülke içerisindeki kargaşa ortamından kurtarmak isterken siyasal şiddeti mekanizmasını devreye sokmuştur. Karşılaştığı krizleri çözme niyetinden uzaklaşmış olan egemen bu istisna halinde yasanın gücünden yaralanarak idam cezalarından, yasaklara, tutuklamalardan demokratik hak ihlallerine kadar birçok farklı hukuk kuralı ortaya atarak olağanüstü durumda bir yasa –şiddet ilişkisi meydana getirmiştir. [30] Derrida bu durumu egemenin muğlak koşulları kendi lehine kullanarak yasayı kendine mal ettiğini belirtmektedir.[31]

 

 II. Yasa Koruyucu Şiddet – Yasa Koyucu Şiddet Ve Dikdatörlük Kavramları

1.Tali Kurucu İktidar ve Asli Kurucu İktidar Sorunu

Walter Benjamin, şiddetin eleştirisinin görevini şiddetin hukuk ve adaletle ilişkisini ortaya koymakta görmektedir. Benjamin bu noktada hukuk içerisinde doğal ve pozitif hukuk ayrımına gitmektedir. Doğal hukuk da adil amaçlar için, şiddet kullanılmasında bir sorun görmemektedir. Benjamin doğal hukukta şiddet kullanımına örnek olarak, adil olmayan amaçlar için kötüye kullanılmadığında herhangi bir sorunun olmayacağını belirtmektedir. Benjamin Darwin’in görüşten örnek vererek doğal seleksiyon içerisinde yaşamsal amaçlara uygun olarak şiddet kullanımında bir sorun olmadığını vurgulamaktadır.[32]

 

Doğal hukukun tam zıttı olarak ise Benjamin, pozitif hukuktan örnekler vermektedir. Çünkü pozitif hukuk şiddetin doğal bir oluşum ile oluştuğu fikrini ret ederek, şiddetin tarihsel bir oluşum olduğu savını kabul etmektedir. Bu hali ile doğal hukuk, mevcut hukuku sadece amaçların eleştirisi olarak yargılayabilmektedir. Pozitif hukuk ise oluşmakta olan hukuku sadece araçların eleştirisi yardımıyla yargılayabilmektedir.[33]

 

Walter Benjamin bu noktada doğal hukuk ve pozitif hukuk ayrımlarından yararlanarak,  hukuk koruyucu egemen ile hukuku koyan egemen arasında bir sarmal olduğunu belirtmektedir. Hukuk koruyucu egemen güç, kendi iktidarını ve gücünü daha da pekiştirmek için her yaptığı hareketle aslında hukuk koyan egemenin gücünü zayıflatmaktadır. Hukuk koruyucu olan polis ve asker gibi devlet aygıtları[34] belirli bir evreden sonra hukuk koyan egemenin yerine geçmek istemektedirler. Bu yüzden hukuku koruyan şiddet, tehdit etmekte olan şiddettir. Her iki egemen arasında yaşanan bu rekabetin aracı ise şiddet mekanizması olmaktadır. Buna ise siyasal şiddet diyebiliriz.

 

Bu durumu Benjamin George Sorel’in grev fikri ile açıklamaktadır. Genel grev Sorel’de ikiye ayrılmaktadır. Bunlardan birincisi siyasal grev olan[35], sadece devlet içerisindeki egemenlerin mücadelesi haline gelmiş olan bir iktidar yarışıdır. Bu durumu Benjamin bir devletin yerine farklı araçlarla başka bir devletin geçmesi ve devlet fikrinin pekiştirilmesi olarak ifade etmektedir. Bu durumda hukuk koruyucu egemen ile hukuk koyan egemen arasında geçecek olan şiddet sorunsalı bu noktada George Sorel’in siyasal grev fikri ile örtüşmektedir. Bu yüzden hukuk koyucu egemen ile hukuk koruyucu egemen arasında yaşanan siyasal şiddettir şeklinde yorumlayabiliriz[36]

 

2.Darbe Süreçlerini Benjamin Üzerinden Okumak

Yasa koyucu egemen ile yasa koruyucu egemen üzerinde yaşanan gerilimw en iyi örneklerden birisi darbelerdir. Daha önce Schmitt ve Agamben’in egemenlik ve olağanüstü hal kavramlarından örnek verdiğimiz darbeler bu noktada Benjamin’de ki şiddet sarmalında karşımıza çıkmaktadır. Örneğin 2002 yılında meydana gelen Venezuela darbe girişiminde devlet başkanı Hugo Chavez’i devirmek için tasarlanan ve akabinde başarısızlıkla sonuçlanan darbe girişimi bizlere, Chavez karşıtı komutanlar ile yani hukuk koruyucu egemen ile devlet başkanı arasında yaşanan mücadeleyi resmetmektedir. [37]

Ya da Türkiye’deki darbe süreçlerine baktığımızda 1960 yılından önce Demokrat Parti iktidarda iken egemen olarak dayanağı yasa koyucu olan 1923 anayasası ve Halk Partisi asli kurucu iktidarı idi. Ardından meydana gelen süreçlerde yasa koruyucu olan askeri birlikler tarafından olağanüstü hal ilan edilerek egemen olma yönündeki şiddet kullanma tekellerine başvurmuşlardır. Yasa koyucu olan 1923 asli kurucu iktidarının yerini 1960 darbesi eski yasa koruyucular geçmiş ve bu yasa koruyucular 1960 yılından sonra ilan ettikleri 1962 anayasası ile yeni yasa koyucular ve kurucu iktidarlar olmuşlardır. Benjamin bu sarmal içerisinde gelişen noktayı bizlere siyasal şiddet olarak açıklamaktadır. Zira bu süreci 1980 darbesi ve ardından gelen 1982 anayasası ile de görmemiz mümkündür. Kenan Evren yaptığı açıklamalarda ben kurucu iktidarım beni yargılayamazsınız ifadelerini kullandığında tam olarak Schmittyen bir tarzda egemenliğinin gücünden bizlere bahsetmektedir. [38]Kurucu iktidar olduğu için Evren onu yargıladıklarında yargılayan mahkemenin de ihtilal yapacağını belirtmiştir. Tam olarak Benjamin’ci ifade ile tali kurucu iktidar ile asli kurucu iktidar arasında bir “şiddet” döngüsü bulunmaktadır.

Bu noktada Benjamin’de tali kurucu iktidar hukuk koruyucu bir misyona sahip olan ve asli kurucu iktidardan gücünü alan bir egemenlik biçimidir.[39] Yani tali kurucu iktidar yaptığı her bir anayasa değişikliği ile asli kurucu iktidarı zayıflatabilir. Schmitt bu noktayı bizlere Diktatör[40] adlı eserinde şu şekilde aktarmaktadır. Diktatörlük; egemen diktatörlük ve komiseryal diktatörlük olarak ikiye ayrılmaktadır.[41] Bu hali ile komiseryal diktatörlük hukuk koruyucu devlet aygıtları gibi işlev sürmektedir. Egemen diktatörlük ise tali kurucu iktidar olup anayasayı tamamen değiştiren ve yerine yenisi ortaya çıkaran diktatörlük çeşitidir. Bu hali ile Benjamin’in asli kurucu iktidar sorunsalını Schmitt ’deki egemen diktatörlük sorunsalında bulabiliriz. Bu yüzden diktatörlük bir hali ile siyasal şiddet mekanizmasını elinde bulunduran ve onu yönlendiren bir mekanizmadır. [42]

 

3.Carl Schmitt’de Dikdatörlük Kavramı ve Demokrasi

Schmitt, Parlamenter Demokrasinin Krizi[43] adlı eserinde liberal tahayyülleri eleştirirken diktatörlüğün, demokrasinin tam zıddı olmadığını söylemektedir.[44] Schmitt, gerçek demokrasileri, sadece eşitlere muamele değil, aynı zamanda eşit olmayanlara eşitsiz muamele olarak da görmektedir. Bu yüzden demokrasinin liberal tahayyüllerden farklı bir kavram olduğunu aktarmaktadır. [45] Bu durum Slavoj Zizek’de görülen seçilmiş olanların artık kendi içlerindeki rekabet mücadelesinden dolayı demokrasinin bir kriz hali olduğunu söylemesi ile neredeyse aynıdır. Schmitt bu noktada parlamentoyu bir halk komitesi olarak görmektedir. Hükümeti de bir parlamento komitesi olarak tanımlamaktadır. Bu noktada aslında parlamentarizm düşüncesinin oldukça demokratik görebileceğini söylemektedir.[46]

 

 Fakat Schmitt eğer ki parlamentoda bulunanların halk tarafından yönetildiğini düşünecek olur isek azınlık yönetiminin de çoğunluk yönetimininde halk tarafından temsil edileceğini vurgulamaktadır. Bu yüzden azınlıklarında çoğunluğun da halkın kendisi olduğunu ve onları yine seçenlerin halk olduğunu belirterek, [47]azınlık ya da çoğunluk ne olursa olsun bunun adı halk yönetimi ise ve parlamenter demokrasi bir kriz halindeyse, önemli olan devletin yani egemenin ayakta kalması ise tek bir kişinin yani diktatörün yönetimi de anti demokratik değildir argümanını savunmaktadır.[48] Pratik ve teknik sebepler ile halk yerine onları temsil edenler karar verebiliyorlarsa, aynı halk yerine tek bir temsilcinin de karar verebileceğini vurgulamaktadır. Bu yüzden de diktatörlük yönetiminin anti liberal olduğunu fakat anti demokratik olmadığını vurgulamaktadır.[49]

 

4.Kuzey Kore Örneğini Dikdatörlük Kavramı Üzerinden Değerlendirmek

Kuzey Kore resmi adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Kore İşçi Partisi tarafından yönetilmekte olan, resmi ideolojisinin sosyalizm olduğu yazan bir devlettir. Bu noktada Kuzey Kore ile ilgili verileri Schmitt’in diktatörlük ve parlamenter demokrasi eleştirilerinden yola çıkarak değerlendirecek olur isek;

  • Her ne kadar sosyalizm ile yönetildiğini iddia etse de ülke dışa kapalı bir yapılanma içerisindedir. Bu noktada ülke içerisinde insan hakları açısından birçok kısıtlamalar bulunmaktadır. Çünkü azınlıklar ile çoğunluğun arasında kimin yönettiğinin öneminin Schmittyen bir teori ile düşünüldüğünde Kuzey Kore demokratik olduğu ifadesini bu yüzden diktatörlükten farklı görmeyecek politikalar izlemektedir.
  • Örneğin Kuzey Kore’de hükümet yabancıların ülkeye girişini engelleyici yasalar çıkarmıştır. Egemen olan devlet, hukuk ile birlikte olağanüstü kararlar alarak bir belirsizlik mıntıkası yaratmış ve demokratik olduğunu iddia ettiği politikalar ile aslında diktatörce bir tutum sergilemektedir.
  • Kuzey Kore’deki vatandaşlar ülkelerinden özgür bir şekilde çıkarak seyahat etme haklarını kullanamamaktadır.
  • Diğer komünist ya da sosyalist ülkelere göre Kuzey Kore daha uğuldadığı ağır yaptırım ile egemenlik kontrolünü çok sıkı denetlemektedir.
  • Kuzey Kore halkı devlet tarafından 3 ayrı sınıfa ayrılmıştır ve her biri hakkında gizli dosyalar tutulmaktadır. [50]

 

Genel olarak değerlendirdiğimizde sosyalist bir yönetim biçimine sahip olsa bile Schmitt’in ifadesi ile parlamentarizme ya da liberalizme karşı anti demokratik olmadığı iddia edilen uygulamalar ile diktatörce bir yönetim tarzı benimsemektedir. Yorumlayacak olur ise eğer; Kuzey Kore’de anti demokratik olmadığını ifade eden diktatörlük yönetimi ya da egemen diktatör aldığı siyasal ya da olağanüstü kararlar sonucunda kendi mutlaklığı ya da sınırsız olan gücü doğrultusunda siyasal şiddet mekanizmasını kullanmaktadır. Ülke içerisinde yaşanan vatandaşlarına yapısal şiddetten, psikolojik şiddete, devrimci şiddetten siyasal şiddete kadar uzanan şiddet türlerini uygulamaktadır.  Carl Schmitt egemenin verdiği kararı bizlere açıklarken aslında sonucunda bu siyasal şiddet mekanizmasının da ortaya çıkacağını belirtmektedir.

 

III. Giorgo Agamben’den Schmitt Ve Benjamin Arasındaki Olağanüstü Hal Tartışmasına Genel Bir Bakış

Giorgio Agamben Olağanüstü Hal ile ilgili yazdığı metninde, olağanüstü hal oluşturma yönündeki en büyük çabayı Carl Schmitt ’de gördüğünü belirtmektedir. Agamben’e göre Schmitt ’in amacı olağanüstü hali yasal bir bağlam içerisine almaktır. Schmitt ‘’bütünlüğü içerisinde yasal düzeni askıya aldığı’’ oranda, olağanüstü halin, ‘’her türlü yasal düzenlemeden kaçınıyor’’ göründüğünün Agamben’e göre farkındadır. Fakat Agamben’e göre Schmitt açısında mesele, olağanüstü hal ile yasal düzen arasında böyle bir ilişki olduğunu göstermektir.

 

Daha önce bahsettiğimiz ‘’Olağanüstü hal ile anarşi ve kaos arasında her zaman bir fark vardır ve yasal anlamda, hala içinde bir düzen barındırır, her ne kadar bu yasal anlamda bir düzen olmasa da’’ sözü Schmitt için bir paradoks değildir. Schmitt ‘in yasaların askıya alınmasının basit anarşiden değil de hala yasal alandan türediğini gösterebilmesi lazım şeklinde Agamben bu cümleyi yorumlamaktadır. Bu hali Agamben istisna haline karar verenin egemen olduğunu belirtmektedir. Agamben ’in istisna hali olağanüstü halin kendisidir.

Agamben’e göre Olağanüstü hal, normun geçerli olduğu ama uygulanamadığı ve yasa değerine sahip olmayan tasarıların eylemlerin yasa gücünü elde ettiği bir hukuk rejimini ifade etmektedir. Olağanüstü hal, yasasız bir yasa gücünün söz konusu olduğu kuralsız bir alandır. Bu hali Agamben Walter Benjamin ile Carl Schmitt arasındaki olağanüstü hal tartışmasını bu bakış açısı üzerinden okumaktadır. Benjamin’in 1923 yılında Siyasi İlahiyatı okuması ve bir dizi alıntı yapması sonucu bu tartışma başlamıştır. Agamben bu noktada, Schmitt ‘in egemenlik kuramının, Benjamin’in şiddet eleştirisine bir yanıt olarak okunabileceğini söylemektedir. Agamben Benjamin’in şiddet eleştiresindeki sorununu, şiddetin yasaların dışında ya da daha da ötesinde olduğunu, yasaların ortaya süren şiddet ile yasaları koruyan şiddet arasındaki diyalektiği parçalayacak bir şiddet, saf, ilahi, devrimci bir şiddet olarak adlandırdığı görmektedir.

 

Bu hali ile Schmitt ‘in egemenlik doktrinin hangi anlamda Benjamin’in eleştirisine bir yanıt olarak görebileceğimizi vurgular Agamben. Bu olağanüstü hal tam olarak Schmitt ‘in anlamaya ve yasanın dışında saf bir şiddet olduğuna dair ilk tezle birleşme çalıştığı alandır. Çünkü Agamben Schmitt açısından saf şiddet diye bir şey olmadığını, nomos’a mutlak anlamda dışsal olan bir şiddetin olmadığını, çünkü olağanüstü halin bir kez ilan edildiğinde, devrimci şiddetin de kendisini yasalar dâhilinde bulduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla Agamben’e göre olağanüstü hal, Schmitt ‘in Benjamin’in saf şiddet olduğuna dair ilişkin verdiği teze karşılık uydurduğu bir araçtır.

 

Schmitt’ e göre, yasal düzenin işleyişi son kertede bir düzenlemeye, olağanüstü hale tatbik edilmesi halinde geçici olarak askıya alınarak olağanüstü hale dayanır. Fakat Agamben istisnanın kural haline gelmesi ile birlikte Schmitt ‘in olağanüstü hal kuramın yerle bir olacağını açıklamaktadır. Bu hali ile Agamben Schmitt ve Benjamin arasındaki tartışmada, Schmitt ‘in ne olursa olsun yasalara olan bağlantısını sürdürmeye çalıştığı, Benjamin’in ise tersine çevirerek, bu bağlantıdan özgürleşmek gerektiğini söylediği bir kuralsızlık alanı olduğunu tespit etmektedir.[51]

 

IV. Çalışmanın Sonucuna Doğru

1.Şiddet Nedir Ve Türleri Nelerdir?

Şiddet kavramı oldukça eski bir kavramdır. Çünkü toplumlar var oldukça şiddet de onlar ile birlikte var olmaya devam etmiştir. Şiddetin en yaygın kabul edilen tanımı “kişileri yaralamayı ya da mallara zarar vermeyi amaçlayan davranıştır” [52] John Keane göre şiddeti tanımlamak zor bir iştir. John Keane göre şiddetin kendine yönelik olarak belirttiği bir amacı vardır. [53] Buna göre Keane şiddeti, “rahatsız olması, alıkonması, kabaca ya da sertçe müdahaleye uğraması, dokunulmazlığının bozulması, onurunun kırılması, aşağılanması ya da kirletilmesi” olarak tanımlamak mümkündür. [54] Keane’e göre şiddet, “bir grubun veya bireylerin başkalarının bedenlerine yönelttiği şok, çürük, çizik, şişme ya da baş ağrısından kırılmış kemiklere, kalp krizlerine, kol ve bacakların yitirilmesine, hatta ölüme dek uzanan bir dizi sonucun ortaya çıkmasına neden olabilecek nitelikteki, istenmeyen fiziksel müdahaleler olarak ele alınırsa” daha iyi anlaşılabilir. Bu noktada şiddet tanımlarını genel olarak değerlendirdiğimizde ortak tanımları olarak şunlar karşımıza çıkmaktadır.

  • Şiddet kişilerin canını yakmaktadır.
  • Yaralamak, öldürmek ya da mala zarar vermek şeklinde çıkmaktadır.
  • Bu noktada şiddet eyleminde aslında yasalara aykırı olarak güç kullanma eylemi vardır.
  • Şiddet maddi ve manevi olarak vücut bütünlüğüne yönelik tehdit ya da tehlike durumudur.

 

Hannah Arendt’a göre şiddet iktidar ve güç ilişkisi içerisinde değerlendirilmektedir. [55] George Sorel’e göre şiddet devrimcidir. Kitleleri harekete geçiren ve devlet sistemi alaşağı eden bir durumdur. [56]  Bu noktadan hareketle şiddetin türlerinin bir şemasını çizecek olur isek eğer;

  1. Fiziksel Şiddet
  2. Psikolojik Şiddet
  3. Yapısal Şiddet
  4. Cinsel Şiddet
  5. Ekonomik Şiddet
  6. Devrimci Şiddet
  7. Etnik ve Dini Şiddet
  8. Terörizm ve Soykırım
  9. Siyasal Şiddet

 

Bu çalışmada Carl Schmitt, Walter Benjamin ve Giorgio Agamben’in teorilerinden yararlanılarak egemenlik, olagansütü hal, istisna hali gibi kavramlardan yola çıkarak egemenliğin nasıl bir siyasal şiddet mekanizması geliştirdiğini ifade ettik. Bunun kullandığı ve sonucunda ise bazen egemenin hukuk ve şiddeti bir arada kullanarak kendini ayakta tutma çabalarına yönelik bir yol haritası çizmeye çalıştık. Son olarak bu noktada siyasal şiddetin tanımını vererek konunun teorisini ve pratiğini bu tanım üzerinden açıklayacağız.

 

2. Siyasal Şiddet Nedir?

Isabelle Sommier’e göre siyasal şiddet, politik bir topluluğun içinde, siyasal rejime, aktörlerine ya da bazen rekabet halinde olan politik gruplara mevcut iktidarın temsilcilerine yönelik olarak yapılan her türlü saldırıdır. [57]Robert Gurr ise siyasal şiddeti politik bir çevrede, bu çevreye ya da aktörlerine yönelik olarak yapılmış toplu saldırı olarak tanımlamaktadır. [58]Bu noktada Schmitt’den Agamben’e giden yolda egemenin uygulamış olduğu şiddeti siyasal şiddet olarak buraya koyabiliriz.

 

Çünkü siyasal olan alan egemenin elinde olan alandır. Siyasal kavramı aynı egemenlik gibi devredilemez, bölünemezdir. O yüzden siyasal olan ile egemen arasında bir ilişki vardır. Örneğin Marx işçi sınıfını egemen diktatör yapmak isterken siyasal olanın araçlarını kullanma fikrini ortaya atmıştır. Lenin Menşevikler ile girdiği çatışma da kendi egemenliği için şiddete başvurmuştur. Ya da Sorel siyasal grev ve proleter grev fikirlerini ayırırken tamamen devletsiz bir alan fikrini yaratmak için grev ideolojisini kullanmıştır. Hitler ya da Mussolini faşizm fikirlerini bir anda ortaya atmamışlar onlar belli bir kitlenin desteğini alarak egemenlik vasfına ulaşmışlar. Fakat egemenlik süresi içerisinde siyasal şiddet ve hatta devlet terörünü en uç noktalarda soykırım boyutunda kullanarak, güçlerini yasa ve egemen alanında var etmişlerdir. Agamben’in istisna alanları olarak bizlere verdiği kamp örneğinde de gördüğümüz üzere Hitler dönemine Yahudiler vatandaşlıktan çıkarılarak tabi olacakları bir anayasa bırakılmamıştır. Schmitt’in ifadesi ile Hitler olağanüstü hale karar vererek Yahudileri kamplara göndermiş ve kendi koyduğu yasalar içinde bir adalet döngüsü yarattığını iddia etmiştir. Derrida’nın ifadesi ile yasa ile adaletsizlik arasında en temel egemenlik örneği bu noktada Hitler Almanya’sı olmuştur.

 

Sonuç

Bu çalışmada Carl Schmitt, Walter Benjamin ve Giorgio Agamben’in teorik miraslarından yararlanılarak ilk olarak Jean Bodin’den devralınan egemenlik tanımı yapılmış ve ardından egemenlik kavramına getirilen farklı yaklaşımlara değinilmiştir. Buradan çıkan sonuç ise egemenin devredilemez, bölünemez ve mutlak olduğudur. Daha sonra olağanüstü hal kavramının açıklaması yapılarak egemenlik ve olağanüstü hal kavramı arasındaki bağ bulunmaya çalışılmıştır.

 

Burada hareketle Carl Schmitt’de görülen egemenlik ve olağanüstü hal kavramının ne demek olduğu bunların siyasal şiddet üzerinden nasıl yorumlanacağının teorik alt yapısı ortaya koyulmuştur. Daha sonra 21. yy hala önemli fikirler sunan Giorgi Agamben bu tartışmaya katılmış ve onun üzerinden de bir egemenlik paradoksu açıklaması yapılmıştır. Her iki düşünürden çıkan sonuçlar doğrultusunda bunların praksis olma yolunda bir okuması Türkiye’deki darbeler üzerinden yapılmıştır. Zira görülen şudur ki egemenliğin farklı açılardan tanımlarından çıkan sonuç doğrultusunda hüküm ve buyruk verme gücü ile olağanüstü hal yetkisini kullanma kararı darbelerde yaşanan süreç ile şekillenmiştir. Fakat her ne kadar bir kaos ortamından çıkılma iddası ile ilan edilen darbeler sonucunda görülen şudur ki egemen aldığı kararlar neticesinde sıklıkla siyasal şiddete başvurmuştur. Bu hali Schmitt’in egemen olarak tanımladığı nokta Agamben’in kurala dönüşen istisna hali olarak karşımıza çıkmış ve egemenin şiddeti olarak şekillenmiştir.

 

İkinci bölümde ise Walter Benjamin üzerinden gidilerek tali ve asli kurucu iktidar kavramlarına değinilmiştir. Benjamin’in hukuk ile şiddeti yanyana gördüğü yasa koyan ve koruyan şiddetin ne olduğu ve ne şekilde işletildiği ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Buradan çıkan sonuç ise asli kurucu iktidarın sürekli olarak şiddet tehdidi altında varlığını sürdürmesidir. Bu da yukarıda değinmiş olduğumuz siyasal şiddet tanımına uymaktadır. Yine bu noktada 21.yy dahi hala bitmek bilmeyen ihtilal ya da darbe diye nitelendirebileceğimiz noktalara atıflar yapılarak hukuk şiddet ilişkisinin bir okuması yapılmaya çalışılmıştır.

 

Ardından Carl Schmitt’in parlamentarizme ya da liberalizme getirdiği eleştirilerden yola çıkarak diktatörlüğün bir anti demokratik uygulama olmadığı tezine değinilmiştir. Buradan hareketle Kuzey Kore örneği üzerinden gidilmiş ve sosyalist argümanları olduğunu iddia etse dahi aslında nasıl diktatörlük düzleminde yönetildiği Schmitt’in teorisi kapsamında incelenmiştir. Buradan çıkan sonuç ise yine siyasal şiddet mekanizmasının varlığı olacaktır.

 

Üçüncü bölümde ise Giorgio Agamben’in Carl Schmitt ve Walter Benjamin ile ilgili aktarmış olduğu bilgilerinin genel bir değerlendirmesi yapılmıştır. Buradan çıkan sonuçlar noktasında egemenin şiddetinin bir siyasal şiddet türü içerisinde değerlendirilebileceği noktasına ulaşılmıştır.

 

Son bölümde ise şiddetin genel olarak bir tanımı yapılmış, şiddet türlere ayrılmış ve bunlar içerisindeki çalışmanın ana argümanı olan siyasal şiddet mekanizması açıklanmaya çalışılmıştır. Ardından egemenin şiddetinin siyasal şiddet içerisinde değerlendirilebileceği fikri ile çalışmamız sona ermiştir.

 

 


[1] Gülçin Sağır, Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalı.

[2] Aykut Çelebi, ‘Sunuş’, Aykut Çelebi(ed.), Çev. Ece Göztepe, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, içinde (İstanbul: Metis Yayınevi, 2010) , s.11-12.

[3] Keith Krause, ‘Beyond Definiton: Violence in Global Perspective’ , Global Crime, cilt 10(4), 2009, s.335-337.

[4] Walter Benjamin, George Sorel’in ‘Proleter Grev’ fikrinden etkilenerek, bunun ilahi şiddet düzlemine verebilecek iyi bir örnek olduğunu varsaymaktadır. Çünkü proleter genel grev fikrinin sistematik olarak bir amaca hizmet etmeyerek düzenin ilgası şeklinde ortaya çıktığını vurgulamaktadır. Daha fazla bilgi için bkz: Georges Sorel, Şiddet Üzerine Düşünceler, Çev. Anahid Hazaryan (Ankara: Epos Yayınları, 3.Baskı, 2013), s.105-300

[5] Derrida, Walter Benjamin’in ilahi şiddet yani, yasa sonrası şiddet fikrini bir mit olarak görmektedir. Derrida’nın Şiddet ve Metafizik metninin tartışıldığı ve Benjamin eleştirisi yapıldığı başka bir metin olarak bkz: Samir Haddad, ‘A Genealogy of Violence, From Light to Autoimmune ' Diacritics, cilt 38(1-2), 2008, s.121-142.

[6] J. Bodin, On Sovereignty,  Çev. J. H. Franklin (Cambridge: Cambridge University Press, 6 th.), s.1.

[7] Cemal Bali, Akal,  Sivil Toplumun Tanrısı (İstanbul: Engin Yayınları, 2. Baskı,1995), s.111-119.

[8] Leon Duguit, Egemenlik ve Özgürlük,  Cemal Ali Akal (ed.), Çev. Didem Köse, Sedef Koç, Devlet Kuramı, içinde ( Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2011) , s.380-384.

[9] Ibıd., s.384-398.

[10] David Runciman, Devlet Kavramı: Kurgusal Olanın Hâkimiyeti, Çev. Gökhan Aksay, Der. Quentin Skinner, Bo Strath, Devletler ve Yurttaşlar, içinde,  (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Baskı Mart 2011), s. 27-36.

[11] N. Machiavelli, Hükümdar, Çev. Necdet Adabağ (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, IX. Basım 2014), s.xii.

[12] Alessandro Passerin d’Entreves, Devlet Kuramı, Cemal Ali Akal(ed.), Çev. Başak Baysal, Devlet Kuramı, içinde ( Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2011), s. 196-201.

[13] Ibıd., s.xii.

[14] Ömer Keskinsoy, 2010 Anayasa Değişiklikleri (Ankara: Savaş Yayınevi, 3.Baskı, 2011), s.38.

[15] Daha fazla ayrıntılı bilgi için: Constıtutıon Of The Republic Of Turkey, TBMM Anayasasına bakılabilir.

[16] H.Emrah Beriş, Egemenlik Kavramının Tarihsel Gelişimi ve Geleceği Üzerine Bir Degerlendirme, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt:63 Sayı:1 Yıl:2008, ss.55-80.

[17] Ömer Keskinsoy, op.cit.,  s.102.

[18] Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku (Ankara: Yetkin Yayınları, 1989), s.329.

[19] Carl Schmitt, Political theology: four chapters on the concept of sovereignty, Trans. George Schwab (Cambridge: MIT, 1985), s.17-20.

[20] Carl Schmitt ‘de siyasal kavramı oldukça önemlidir. Siyasal olanın tanımı yaptığı bu karar biçimi egemenlik nosyonunda ortaya çıkmaktadır. Carl Schmitt, Siyasal Kavramı, Sunuş. Aykut Çelebi, Çev. Ece Göztepe (İstanbul: Metis Yayınevi, 2006)

[21] Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat: egemenlik kuramı üzerine dört bölüm, Çev. Emre Zeybekoğlu (Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, Şubat 2014), s.14-15.

[22] Phillip W. Gray, ‘Political Theology and the Theology of Politics: Carl Schmitt and Medieval Christian Political Thought’, American Political Science Association, Cilt:20, 2003, s.175-200.

[23] Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat, op. cit ., s.19.

[24] Giorgio Agamben bu ifadelerinde Carl Schmiit’in Political Theology kitabına atıfta bulunarak egemenlik paradoksunu şekillendirmiştir. Giorgio Agamben, Kutsal İnsan, Çev. İsmail Türkmen (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013) ,s. 25.

[25]  Giorgio Agamben, Kutsal İnsan, Çev. İsmail Türkmen (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013) ,s. 28.

[26] Ibıd., s.45-55.

[27] Egemen B. Bezci, Yasa Şiddet Darbe, Birikim Dergisi, 15 Ağustos 2013.

[28] “Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan Devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır.” Kenan Evren’in 12 Eylül tarihinde yapmış olduğu radyo televizyon konuşmasıdır. Daha fazla bilgi için: Kültürel Yapılanma Grubu, Yorumsuz 12 Eylül Belgeleri, https://ismetparlak.files.wordpress.com/2012/06/12eylul_belgeleri.pdf  Erişim Tarihi 14.05.2016, Saat: 21.01.

[29] Ibıd.,  s.189.

[30] Jasques Derrrida, ‘Yasanın Gücü ve Otoritenin Mistik Temeli’, Aykut Çelebi (ed.), Çev. Zeynep Direk, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, içinde (İstanbul: Metis Yayınevi, 2010) , s.48.

[31] Ibıd., s. 50.

[32] Walter Benjamin, ‘Şiddetin Eleştirisi Üzerine’, Aykut Çelebi(ed), Çev. Ece Göztepe, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, içinde (İstanbul: Metis Yayınevi, 2010) , s.20-21.

[33] Ibıd., s.21.

[34]Louıs Althusser bunları baskıcı devlet aygıtları olarak nitelendirmektedir. Daha ayrıntılı bilgi için: Louıs Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev. Alp Tümertekin (İstanbul: İthaki, 2006), ss.115.

[35] Bunlardan ikincisi ise Proleter Grevdir.

[36] Walter Benjamin, op.cit., , s.32.

[37] Daha fazla bilgi için bu belgesel: Chavez: İnside the Coup (2003)

[38] Cumhuriyet Gazatesi,  12 Eylül İddianamesi, 21 Mart 2012, s.1-2.

[39] Walter Benjamin, op.cit., , s.9-42.

[40] Carl Schmitt, Die Diktatur (Berlin: Duncker&Hunker, 2006)

[41] Ertan Kardeş, Schmitt’le Birlikte Schmitt’e Karşı (İstanbul: İletişim Yayınevi, 2015), s.103-106

[42] Chantal Mouffe, The Challenge of Carl Schmitt (London: Verso, 1999), s.75-212.

[43] Schmitt günümüzde parlamenterizmi hükümet etme ve siyasi sistem olarak varlığını sürdüren bir araç olarak görmektedir.

[44] Carl Schmitt, Parlamenter Demokrasinin Krizi, Çev. Emre Zeybekoğlu (Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, Aralık 2014), s.44.

[45] Ibıd., s.25.

[46] Carl Schmitt, Parlamenter Demokrasinin Krizi, op.cit, s.52.

[47] Carl Schmitt, Kanunilik ve Meşruiyet, Çev. Mehmet Cemil Ozanüstü (İstanbul: İthaki Yayınları, 2016), s.19-31.

[48] Carl Schmitt, The crisis of parliamentary democracy, Trans. Ellen Kennedy (Cambridge: MIT, 1985), s.45-66.

[49] Carl Schmitt, Parlamenter Demokrasinin Krizi, op.cit, s.52-53.

[51] Giorgio Agamben, Olağanüstü Hal, , Aykut Çelebi(ed), Çev. Ece Göztepe, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, içinde (İstanbul: Metis Yayınevi, 2010), s.165-174.

[52] Ted R. Gurr ve Hugh D. Grahm, Violence in America (New York: Signet Books, 1960), s.XVII.

[53] J. Keane, Şiddet ve Demokrasi, Çev. Meral Üst (Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2010), S.25.

[54] J. Keane, Şiddetin Uzun Yüzyılı, Çev. B. Peker (İstanbul: Dost Yayınları, 1998),  s. 68.

[55] Hannah Arendt,  Şiddet Üzerine, Çev. Bülent Peker (İstanbul: İletişim Yayınları, 2014) s.10.

[56] George Sorel, op.cit., s. 105.

[57] Isabelle Sommier, Devrimci Şiddet, Çev. Işık Ergüden (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016) , s.21-22.

[58] Robert Gurr, Why Men Rebel (Princeton: Princeton University Press, 1971), s3-5.