11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de “İkiz Kulelere” yapılan saldırısı Soğuk Savaş dönemi ve saldırı gününe kadar dünyada süre gelen durağanlığı alt üst eden, özellikle Müslüman ülkelerde çatışmaların ve savaşların yaşandığı bir dönemin başlangıcı olmuştur. Saldırının hemen ardından ABD’de yapılan açıklamalar, “ABD ana kıtasının saldırı altında” olduğu şeklinde olmuştur. Bu ifadelerle karşı saldırı hakkının doğduğu gizli ve diplomatik bir şekilde ifade edilmekteydi.

 

Bilindiği gibi Soğuk Savaş dönemi içinde yer alan iki kutuplu dünya düzeni, bir tarafta pasif durumdaki bağlantısızları da içeren yapısıyla dünyada bu gün özlemi duyulan barış ve istikrarı sağlamaktaydı. Çatışmalar bölgesel olarak her iki kutup tarafından da bir şekilde kontrol edilebilir durumdaydı. Arap – İsrail sorununda bir kısım mesafeler alınmıştı. Hindistan- Pakistan arasındaki gerginlik bir şekilde tırmanmaya dönüşmeden kontrol edilebilmekteydi. Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu’da sunni olarak yaratılan İran, Irak savaşı birşekilde sona erdirilmişti. Sovyetler Birliği kendi içinde hakimiyeti altında tuttuğu ülkelerdeki gerginlikleri bir şekilde kontrol ederek istikrarı sağlarken, Varşova Paktı kanalıyla dünya istikrarına katkıda bulunmaktaydı. ABD ve Avrupa ise NATO çerçevesi içinde Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’ne angaje olduğundan bunun dışındaki emellerini ertelemiş gözükmekteydi. Kısacası, ABD ve Avrupa Rusya ile uğraşmaktan başka bir konuya el atma fırsatı bulamamaktaydı. Sovyetler Birliği dağılarak, Rusya 1990’larda kendi içine dönünce, Batı rahat bir nefes alarak “bakalım şimdi ne yapabiliriz” arayışı içerisine girmiştir.

 

Bunun ilk tezahürü, Batı’nın Hıristiyan aleminin entegrasyon faaliyetlerine girişmesi ve bu ülkeleri emniyet altına almak şeklinde olmuştur. Batı Avrupa öncelikle Varşova Paktı’ndan ayrılan Doğu Avrupa ülkelerini kanatları altına alma çabası içine girmiştir. Doğu Almanya, Batı ile birleşmiş ve diğer Doğu ülkelerinin AB ve NATO şemsiyesi altında güvenlikleri sağlanmıştır. Bunun yanısıra dağılan Yugoslavya’daki çatışmalar kontrol altına alınarak arzu edilen düzen sağlanmıştır. Bu suretle, İkinci Dünya Harbi acı tecrübesini yaşayan Avrupa kıtasında çatışma ve sürtüşme olasılıkları ortadan kaldırılırken, ileride Rusya’nın tekrar bu ülkeler üzerinde hak iddia etme durumuna karşı da önlem alınmıştır. Bu arada Soğuk Savaş dönemi süpergücü olan Rusya’nın Batı için tehdit oluşturmasının önlenmesi için gerekli arayışlar içine girilmiştir. Coğrafi, nüfus ve askeri bakımdan büyüklüğü ve ekonomik çöküntüsü nedeniyle NATO üyesi olma imkanı bulunmayan Rusya’yı NATO yanına alarak kontrol etmek istemiştir. Rusya, büyük enerji kaynakları ve bunların dağıtım merkezini elinde bulundurmasına rağmen ABD ve Avrupa’nın sert güç ile müdahale edemeyeceği kadar kuvvetli bir ülkedir. Sahip olduğu nükleer silahlar bunun en büyük güvencesidir ve üstelik Hırıstiyan bir topluluktur. Ekonomik ve demokratik işleyiş bakımından son derece zayıf olan Rusya bir şekilde yumuşak güç (soft power) unsurları ile yola getirilebilirdi. Bunun için çeşitli platformlar ortaya konulmuş ve müşterek hareket edilebilecek bir enstrüman olarak, 1994’de Barış için Ortaklık projesi geliştirilmiş ve 1997’de Paris’te Rusya-NATO Güvenlik Anlaşması imzalanarak, Rusya’ya havuç uzatılmış ve böylece en azından 2000 yılında Putin’in Başkanlığına kadar uluslararası politika ve potansiyel tehdit açısından pasifize edilmiştir.

 

Daha sonra dünya haritasını önüne alan ABD ve Batı Avrupa ülkeleri oluşturacakları Yeni Dünya Düzeni için değerlendirmelerde bulunmaya başlamışlardır. Dünya haritasına dikkatlice bakıldığında Rusya hariç, bütün önemli enerji kaynakları ve stratejik ulaşım hatlarının halen “Gelişmekte Olan Ülkeler” statüsünü geçememiş Müslüman ülkelerin egemen olduğu topraklardan geçtiği görülmektedir. Müslüman ülkelerin sahip olduğu kaynak ve stratejik noktaların Batı ve Hırıstiyan alemi tarafından kontrol altına alınabilmesi için öyle bir tehdit ortaya konulmalıydı ki, bu tehdit üniversal olarak her türlü durumda bu devletler üzerinde uygulanabilmeliydi. Böyle bir tehdidin yaratılması haçlı zihniyetini bulunduğumuz asırda dahi devam ettiren Hırıstiyan alemi için hiç de zor olmamıştır. Tehdit, başlangıçta “İslam Köktendinciliği”, daha sonra “İslami Terörizm” olarak belirlenmiştir. Bu suretle Batı istediği İslam ülkesini bu tehditle suçlayarak, müdahale edebilecek ve kendi koşullandırdığı şekilde yönetebileceği bir sistem kurabilecekti.

 

ABD 1990’larda Sovyetler’in yıkılmasının hemen sonrasında kendi gücünün farkında olmadığından, yeni dünya düzeninin tesisinde BM, NATO gibi uluslararası kuruluş ve kurumları kullanmaya yönelik bir stratejiyi benimserken, 11 Eylül sonrasında “Ben dünyanın bir numaralı süper gücüyüm, karşımda eskiden olduğu gibi bir rakip yok. Ben ne dersem o olur. Karşı çıkanlar bunun karşılığını görür” şeklindeki bir strateji uygulaması içine girmiştir. Aldığı tek taraflı kararları BM ve NATO ülkelerine onaylatma çabası içine girmesine rağmen, bu husus onun için çok da önem arzetmemiş, verdiği kararı tek başına uygulamaya koymuştur. Nitekim ABD’nin Irak’a askeri müdahalesi BM tarafından kabul görmemesine rağmen icra edilmiştir.

 

İşte ABD’nin 11 Eylül saldırısının ardından verdiği beyanatlardaki “ABD ana kıtası İslami Terörün saldırısı altındadır” temasının altında yatan gerçek niyet budur. Bunun hemen arkasından NATO’nun beşinci maddesi yürürlüğe sokulmuş ve ABD’ye yapılan bu saldırı bütün NATO üyesi devletlere yapılmış kabul edilmiştir. BM bu açıklamayı kabul ederek, bu yönde gerekli düzenlemeleri yapmıştır. Arkasından ABD ilk iş olarak, Rusya’nın gözünün olduğu ve zengin doğal kaynakların bulunduğu Afganistan’a müdahale etmiştir. Bu ülkeyi arzu ettiği gibi kontrol edebilseydi Orta Asya’nın merkezindeki konumu nedeniyle, Rusya’nın güneyindeki kuşağı tamamen kontrol altına alacak bir duruma gelebilecekti. Bunun hemen sonrasında Irak’a müdahale ile Ortadoğu’da fiili olarak var olma iradesini gerçekleştirmiştir. Ortadoğu’daki fiili varlığı bölgenin ve enerji kaynaklarının ABD kontrolü altında olmasını sağlayacaktır. Eğer, Irak’ta demokratik rejimi işler hale getirebilirse bu İran ve diğer Ortadoğu ülkelerine örnek olacak, bu ülkelerin rejimleri ABD istekleri doğrultusunda düzenlenebilecekti. Dolayısıyla İran, Suriye ve diğer Arap ülkeleri süper gücün kontrolü ve güdümünde yeni bir yapıya oturtulabilecekti. Ne yazık ki, ABD bu güne kadar Irak’ta istediği başarıyı sağlayarak, örnek teşkil edebilecek yapıyı oluşturamadı. İsrail-Filistin sorunu halen kanayan yara olarak devam etmektedir. Suriye şu anda son derece güçsüz olmasına rağmen hala konumunu belirleyememiş bir durumdadır. Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve Körfez İşbirliği Ülkeleri aşırı derecede konvansiyonel silahlanma yarışı içindedir ve doğal olarak, Ortadoğu bölgesini silahlanma yarışında lider konuma sokmaktadır. Kısacası Ortadoğu iki kutuplu dönemde olduğundan fazla bir istikrarsızlık ve çatışma ortamı içindedir. Silahlanmanın bu hızla devam etmesi, önümüzdeki dönemde potansiyel çatışmaların habercisi olarak görülmektedir.

 

ABD yukarıdaki hareketlerine paralel olarak Kafkaslarda gerekli girişimlerde bulunmuştur. Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılması sözünün verilmesi ve ABD’nin buradaki varlığı Rusya’yı çileden çıkartmış ve müdahale etmesine sebep olmuştur. Batı Rusya’ya karşı diplomatik çıkışların dışında somut bir tepki gösterme cesaretini gösterememiştir. Daha evvel de kendisine karşı Batı ile cilveleşen Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı destekleyerek icra ettiği harekat ile Azerbaycan’ın canını yakmış ve ABD ve Batı buna bir tepki gösterememiştir. Halen bu iki bölgede de çatışma ortamı sürmektedir.

 

Orta Asya’ya baktığımız zaman, ABD ve AB, Sovyetler Birliği’nden bağımsızlıklarını kazanan Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan’dan oluşan beş Orta Asya ülkesine demokratik rejimi kurma bahanesi ile girmeye çalışmışlardır. Ancak, Rusya’nın Putin dönemi ile beraber uyguladığı Dış Politika Stratejisi nedeniyle bu ülke ile karşı karşıya kalmışlardır. Rusya’nın arka bahçesi olarak nitelendirdiği bu bölgede ABD ve AB varlığına karşı olan tepkisi Batı’yı oldukça güç bir duruma düşürmüştür. Ortaya düşük profilli bir çatışma ortamı çıkmıştır. Orta Asya ülkeleri halen Rusya’nın nüfuzu altından kurtulmaya çalışırken, diğer taraftan da güvenilir bir Batı müttefikliği arayışı içindedir.

 

Türkiye’ye gelindiğinde ise, BM ve NATO üyesi olan Türkiye, AB üyelik koşulları bahanesiyle Batı ve ABD tarafından çeşitli dayatmalarla şekillendirilmek istenmektedir. Türkiye bu yolda yürümekte ısrar ettiği sürece, istese de istemese de şekillendirme devam edecek gözükmektedir.

 

Yukarıda arz edilen resim değerlendirildiğinde bütün çatışmaların ve savaşların İslam ülkelerinde olduğu görülmektedir. 11 Eylül saldırısı sonrası Müslümanlar için de yeni bir dönemin başlangıcı anlamına geliyordu. Adeta Huntington`un ilan ettiği ‘Medeniyetler Çatışması` dönemine giriliyordu. Bu dönemle birlikte Müslümanların yaşadığı topraklarda çıkan çatışma ve karışıklıkların ardı arkası kesilmez olmuştur. Bu dönemde hiç bir Hıristiyan veya Batı ülkesinde böyle bir ortamın gelişmediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bir nevi Hıristiyan aleminin “İslam Terörü” bahanesiyle Müslüman ülkelerin egemen oldukları kaynaklara ve stratejik merkezlere müdahale doktrininin uygulaması olarak tezahür etmiştir.

 

11 Eylül’den sekiz yıl sonra, 2009 yılına baktığımızda, hala İslam Dünyası ateşler içindedir. Filistin`de ne savaş ne de sorun sona ermiştir. Müslüman coğrafyada çatışmanın bulunduğu yerler Filistin, Irak ve Afganistan`la sınırlı değildir. Bunların gölgesinde kalsa da İslam coğrafyasının diğer parçaları; Doğu Türkistan, Keşmir, Cezayir, Tunus, Etiyopya, Burma, Moro, Çeçenistan, Lübnan, Türkiye, Afganistan, Pakistan, Keşmir, Hindistan, Somali, Sudan, Çad, Açe, Mısır, Sudan, Sri Lanka, Cezayir ve daha pek çok bölgede savaş, çatışma ya da krizler sona ermemiş ve devam etmektedir.