Mensubu olduğum kuşak, ulusumuzun kurtarıcısı ve devletimizin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk hayata gözlerini yumduğu yılda veya bir iki yıl sonrasında dünyaya gelmiştir. Bu kuşak, Atatürk’ün büyüklüğünü önce yakın çevresinden dinleyerek öğrenmiş; sonra okuyarak ve daha sonraları da hayatı yaşayarak, eserlerinin ne anlama geldiklerini bilinçli algılamalarla değerlendirerek anlamış, idrak etmiştir. Atatürk sevgisini içinde hissetmiş; ona sarsılmaz biçimde bağlanmış ve gerçekleştirdiği devrimleri muhafaza etme azmini taşımıştır. Bu kuşak Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni kendilerine emanet ettiği gençlik olduğunun bilincine varmış ve bundan kıvanç duymuştur.

 

Büyük Önderimiz için inşa edilen Anıtkabir onun ebediyete intikalinin 15. yıldönümünde hazır hale geldi. Ata’mızın aziz naaşı 10 Kasım 1953 Salı günü düzenlenen büyük devlet töreniyle geçici olarak yerleştirildiği Ankara’daki Etnoğrafya Müzesi’nden alındı ve Anıtkabir’e taşındı. Bu tarihi törende Ankara Koleji’nin erkek izcileri, Kız Lisesi’nin izcileriyle birlikte Anıtkabir’in Şeref Holü’ne çıkan merdivenlerinde saflar halinde nöbet tuttular. Törenin Anıtkabir’deki aşamalarına tanıklık ettiler. Bu izciler arasında ben de vardım. 14 yaşındaydım. Hayatımın en büyük heyecanını ve onurunu o gün yaşadım.

 

Ayrıca, Ankara Koleji’nin kız izcilerine ve Gazi Lisesi’nin erkek izcilerine farklı mahallerde görev verildi. Tören için görevlendirilen okulların izci oymakları 10 Kasım 1953 Salı sabahı 05.30’da Etnoğrafya Müzesi’nin yakınındaki Ankara Gazi Lisesi’nde toplandılar. Görev yapacakları yerlere oradan hareket ettiler. Törenin başlayacağı 09.05’den önce Anıtkabir’e ulaştık. Mozoleye çıkan merdivenlerde saflar halinde sıralandık. O gün saymıştık. Hafızam beni yanıltmıyorsa merdiven 42 basamaktan oluşuyordu. Anıtkabir’in avlusundan mozoleye bakış halinde merdivenlerin sağ bölümünde iki sıra Kız Lisesi’nin izcileri; bir sıra Ankara Koleji’nin erkek izcileri; merdivenlerin sol kısmında iki sıra Ankara Koleji’nin erkek izcileri; bir sıra Kız Lisesi’nin izcileri yer aldı. Her sırada 25 izci vardı. Merdivenlerin orta bölümünde yer alan hitabet kürsüsünün hemen arkasında koyu vişne rengi kadifeyle kaplanmış gösterişli bir katafalk hazırlanmıştı.

 

Etnoğrafya Müzesi’nden hareket edecek olan kortejin opera binasının önünden geçip Bankalar Caddesi yolu ile Ulus Meydanı’na doğru ilerlemesi; orada sola dönerek Büyük Millet Meclisi’nin (eski Meclis binası) önünden geçmesi; Ankara Tren İstasyonu’nda sağa saparak Ulaştırma Bakanlığı’nın önünde sola dönmesi ve demiryolu köprüsünün altından geçtikten sonra Tandoğan Meydanı’na varması ve  oradan da Anıtkabir’e ulaşması plânlanmıştı. Halk tören kortejinin geçeceği yolların iki yanını sabahın erken saatlerinden itibaren hınca hınç doldurmuştu. O gün Ankara’da gökyüzü bulutsuz, masmaviydi. Atamızın güzel mavi gözlerinin rengi gökyüzüne yansımıştı. Sanki güneş de Türk Milleti’nin büyük Ata’sına olan ihtiramına bütün enerjisiyle katılmak ve Atatürk’ü selâmlamak istemişti.

 

Saat 9’u 5 geçe büyük Atamızı hayata veda edişinin 15. yıldönümünde içten bir sevgi, derin saygı ve kopmayan bağlılık duygularıyla bir kere daha andık. Atamızın naaşını taşıyan top arabasını takip eden, içinde devlet ricalimizin de yer aldığı kortejin Etnoğrafya Müzesi’nde 09.05’te yapılacak anma  töreninden sonra Anıtkabir’e doğru harekete geçeğini biliyorduk.  Ancak, o yılların teknik ve teknolojik imkânları içinde, Anıtkabir merdivenlerinde beklerken törenin gelişmeleri hakkında doğrudan bilgi alma imkânımız yoktu. Oysa, tören Ankara Radyosu’ndan naklen veriliyordu. Etrafta dolaşan sivil ve askerî görevlilerin kendi aralarında yaptıkları konuşmalardan kortejin vardığı noktalar hakkında kulağımıza zaman zaman haber çalınıyordu.

 

Törenin ertesi günü gazetelerde çıkan haberlerden Atamızın al bayrağımıza sarılı tabutunu taşıyan top arabasını 136 asteğmenin çektiğini; top arabasının her iki yanında 6 generalin yürüdüğünü ve kortejin 09.20’de Etnoğrafya Müzesi’nden Anıtkabir’e doğru yürüyüşe geçtiğini öğrendik.

 

Saat 11.00’i geçtikten sonra kortejin Tandoğan Meydanı’na vardığı haberi geldi. Heyecanlanmaya başladık. 12.00 civarında kortejin Anıtkabir Aslanlı Yolu’nun merdivenlerine yaklaştığı söylendi. Bulunduğumuz yerdeki görevlilerin hareketlendiğini gördük. Bizlerden sıralarımızı düzenli hale getirmemiz istendi. Türkiye’nin baş izcilerinden oymak beyimiz İbrahim Selet hepimizin kıyafetlerini teker teker yeniden gözden geçirdi. Keplerimizi, fularlarımızı, kordonlarımızı, tozluklarımızı düzeltti. Her halinden O’nun da büyük bir heyecan yaşadığı belliydi. Ben tören avlusundan merdivenlere bakış halinde sol taraftaki safların en ön sırasındaydım. “Hazır ol!” komutu verildiği zaman saat 12.15 idi. Esas duruşa; ihtiram duruşuna geçtik geçtik. Dimdik Ata’mızı beklerken coşkun duyguların seline kapılmış ve kafamda düşünce fırtınasına yakalanmış haldeydim.

 

O sabah uyanmamızdan itibaren 7 – 8 saat geçmişti. Yaşadığımız tarihî olayın istisnaî niteliği ve içinde bulunduğumuz heyecan dolu ortam bizlerin yorulma hissini adeta yok etmişti. Tek düşüncemiz ve arzumuz o günün her dakikasını Atamızı içimizde hissederek dolu dolu yaşamaktı. O güne kadar babalarımızın, annelerimizin, ağabey ve ablalarımızın Atatürk ile ilgili çeşitli hatıralarını dinlemiştik. Hele hele onu yakından gördüklerine, elini sıktıklarına, onun tarafından okşandıklarına dair anılar karşısında kıskançlık veya gıpta duygusuna kapılmaktan kendimizi alamamıştık. Biz de Atamızı hayattayken görmek isterdik ama bu ayrıcalığa erişemedik. Bununla beraber, bizler de Atamızın aziz naaşının Anıtkabir’e nakledilmesi törenine milyonlarca Türk gencini temsilen katılma, bu tarihî olaya hem de mozoleye 40 – 50 basamak mesafede tanıklık etme ayrıcalığına sahip olduk. Anıtkabir 10 Kasım 1938 sabahı ebediyete intikal eden Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk ulusunun sinesinde ölümsüzleşmesinin   görkemli somut sembolünü oluşturmaktaydı.  Şimdi artık bizim de çocuklarımızla, torunlarımızla iftihar duygusu içinde paylaşabileceğimiz pahabiçilmez değerde bir anımız vardı.

 

Bunları düşünürken gözüm bayrak direğine takıldı. O vakte kadar gördüğüm en uzun bayrak direğiydi. “Bayrağımıza böyle uzun, yüksek direkler yakışır” diye düşündüm. Ama ne yazık ki şanlı al Bayrağımız o gün sanki boynu bükük vaziyetteydi. Direğin ortasında vakur fakat hüzünlü biçimde dalgalanmaya çalışıyordu. Mustafa Kemal Atatürk bayrağımızı daima yükseklerde dalgalandırmıştı. Bayrağımız yükseklerde dalgalanmaya alışmıştı. Ama o da bugün başını önüne eğmiş Atatürk’ü selâmlıyordu. İçimden bayrağımıza seslenmek ve “merak etme Atasına bağlı Türk Ulusu seni daima en yükseklerde dalgalandıracaktır” diye haykırmak geldi.

 

Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı 1915’ten sonra belki de şanlı bayrağımızı serbestçe şerefle dalgalandıracak imkânımız olamayacaktı diye de düşündüm. Şurası muhakkaktı ki, Mustafa Kemal kendisini Anadolu’nun sinesine atıp halkı bayrağımızın altında istiklâl mücadelesine katılmak için önderlik etmeseydi, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmayı kendisine hedef edinmiş hür ve bağımsız yaşayan bir ulus olamayacaktık.

 

O günkü törende görev alıyor olmanın benim ve akranlarım için ne anlama geldiğini zihnimde değerlendirmeğe çalıştım. Kendi kendime “Atatürk  Büyük Nutku’nda ‘Ey Türk gençliği, birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir’ diyerek Cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etmişti. Atatürk’ün ‘Ey Türk gençliği’ sözleriyle hitap ettiği kütleyi bu vakte kadar kendi ablalarımızın ve ağabeylerimizin de dahil oldukları kuşak oluşturmuştu. Bu gün Türk gençliğini Ata’nın manevî huzurunda nöbet tutan yaşları ortalama 15-16 olan biz izciler temsil ediyoruz. Bunu yaparken de Cumhuriyeti korumak ve savunmak görev ve sorumluluğunu üstleniyoruz” diye düşündüm. Atatürk’ün Gençliğe Hitabı’nı içimden okudum. Her cümlesinin anlamını yaşadığım coşkun duygular içinde o anlarda çok daha iyi anladığımı fark ettim. “Bir gün, istiklāl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin” cümlesini içimden birkaç defa tekrarladım. Tekrarladıkça heyecan ve kendime güven duydum. Atamın bize güvenerek lâyık gördüğü yüce görevleri hayatım boyunca yerine getirmek için elimden gelen gayreti göstereceğime dair gönülden and içtim. Orada hazır bulunan bütün arkadaşlarımın da aynı duygu ve düşüncelerle dolu olduklarından emindim.

 

Zihnim ve kalbim bu düşünceler ve duygularla doluyken milletimizin kurtarıcısı ve devletimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bayrağımıza sarılmış tabutu sevgili Mehmetçiklerinin omuzlarında aslanlı yolun sonunda göründü. Saatler 12.40 gösteriyordu.  Ata’mızın tabutunu 12 Mehmetçik omuzlarında taşıyordu. Tabutun çevresinde 12 general yürüyordu. Tabut mozoleye çıkan merdivenlerin başına getirildiği zaman heyecanımız son haddini bulmuştu. Atamız ile aramızda 10 metre vardı. Atamızı esas duruşta dimdik izci selâmıyla selâmlıyorduk. İçimden ağlamak geldi. Ama erkeğin ağlayamayacağını düşündüm; kendimi tutmaya çalıştım. İmdadıma arkamızdaki sırada kız izcilerden yükselen hıçkırıklar yetişti. Kendimi bıraktım. Sarsıla sarsıla ağladım. Sıradaki birçok arkadaşım da ağlıyorlardı. 12 Mehmetçik Atamızın tabutunu çelik gibi sağlam omuzlarında hüzünlü ama dimdik vakur bir edayla ve ağır adımlarla merdivenlerden yukarı çıkarmaya başladılar. Merdivenlerin orta bölümündeki katafalka yerleştirdiler. Saat 12.50 idi.

 

5 dakika kadar sonra Cumhurbaşkanı Celal Bayar Türk ulusuna hitaben bir konuşma yaptı. Konuşmasını “Atatürk, şimdi seni kurtardığın vatanın her köşesinden gelen topraklarla gömüyoruz. Fakat hakiki yerin Türk milletinin minnet dolu sinesidir. Nur içinde yat” sözleri ile tamamladı. Cumhurbaşkanının konuşmasından sonra tabut yine 12 Mehmetçik tarafından omuzda defin mahalline götürüldü. Atatürk’ün aziz naaşı Mehmetçikler tarafından tam 13.30’da ebedî istirahatgâhına indirildi ve toprağa tevdi edildi. Böylece, Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, milletinden aldığı destekle kurduğu ve kendi deyimiyle “ilelebet payidar” olacak olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başkenti Ankara’daki, Türk milletinin ona sevgi dolu sinesini temsil eden Anıtkabirinde, ölümsüzlüğe erişmiş oldu.

 

Ne mutlu bana ki, o günü yaşadım!